Arama

Üzgünüz, Aradığınız Sonuç Bulunamadı

Aramanızla eşleşen herhangi bir sonuç bulunamadı, lütfen arama terimlerinizi değiştirerek tekrar deneyiniz.

Diyabet (Şeker Hastalığı) Nedir? Kapsamlı Bilgi Rehberi

image

Günümüzün en yaygın kronik sağlık sorunlarından biri olan diyabet, dünya genelinde milyonlarca insanı etkileyen ciddi bir durumdur. Genellikle halk arasında "şeker hastalığı" olarak bilinen bu rahatsızlık, vücudun kan şekeri seviyesini düzenleme yeteneğini kaybetmesiyle ortaya çıkar. Peki, tam olarak diyabet nedir ve vücudu nasıl etkiler? Bu kapsamlı rehberde, diyabetin temel tanımından başlayarak hastalığın nedenlerini, belirtilerini ve farklı türlerini derinlemesine inceleyeceğiz.

Rehberimiz, diyabet nedir sorusuna detaylı yanıtlar sunarken aynı zamanda şeker hastalığı teşhisi, modern tedavi yöntemleri ve günlük yaşamda uygulanabilecek pratik yönetim stratejileri gibi konulara da odaklanmaktadır. Amacımız, diyabetin yol açabileceği komplikasyonlardan korunma yollarına kadar geniş bir perspektif sunarak okuyucularımıza bilinçli kararlar vermeleri için gerekli donanımı sağlamaktır. Erken teşhis ve doğru yönetim stratejileri, bu kronik durumla kaliteli bir yaşam sürmenin temelini oluşturur.

Diyabet Nedir?

Diyabet, vücudun kan şekeri seviyesini düzenleme yeteneğini kaybetmesiyle ortaya çıkan kronik bir durumdur. Halk arasında şeker hastalığı olarak da bilinen bu rahatsızlıkta, besinlerden alınan şekerin (glikozun) hücrelere yeterince girememesi nedeniyle kan şekeri seviyesi yükselir. Vücudumuzun enerji için glikoza ihtiyacı vardır, ancak glikozun hücrelere taşınması için pankreas tarafından üretilen insülin hormonuna gereksinim duyulur.

Pankreas, insülin adı verilen bu hormonu üreterek kan şekerini dengelemekle görevlidir. İnsülin, yediğimiz yiyeceklerden alınan glikozun kan dolaşımından hücrelere geçmesini sağlayan bir anahtar işlevi görür. Diyabet durumunda ise ya pankreas yeterince insülin üretemez (Tip 1 diyabet) ya da vücut hücreleri üretilen insüline düzgün yanıt veremez. Bu duruma insülin direnci denir (Tip 2 diyabet). Her iki senaryoda da glikoz hücrelere giremez ve kanda birikerek yüksek kan şekeri düzeylerine yol açar. Kontrol altına alınmayan yüksek kan şekeri ise uzun vadede vücudun çeşitli organlarına ve sistemlerine ciddi zararlar verebilir.

Diyabet, dünya genelinde hızla yayılan küresel bir sağlık sorunudur. Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) verilerine göre, dünya çapında 537 milyondan fazla yetişkin diyabetle yaşamaktadır ve bu sayının artmaya devam edeceği öngörülmektedir. Türkiye'de de durum benzer bir ciddiyet taşımaktadır. T.C. Sağlık Bakanlığı'nın güncel verileri ve TURDEP-II gibi epidemiyolojik çalışmalar, ülkemizdeki yetişkin nüfusun yaklaşık %15'inin diyabet hastası olduğunu ve diyabet riski taşıyan bireylerin sayısının da oldukça yüksek olduğunu göstermektedir.

Diyabetin Nedenleri ve Risk Faktörleri

Diyabetin gelişiminde rol oynayan tek bir sebep yoktur; bu süreçte genetik ve çevresel faktörler bir arada etkili olur. Hastalığın temelinde pankreasın yeterli insülin üretememesi veya vücudun üretilen insülini verimli kullanamaması yatar. Bu temel mekanizmaları tetikleyen ve hastalığa zemin hazırlayan çeşitli diyabet nedenleri ve risk faktörleri bulunmaktadır. Bu diyabet nedenleri ve risk faktörlerini bilmek, hastalığın önlenmesi ve yönetilmesi için kritik önem taşır.

Farklı diyabet türlerinin ortaya çıkış mekanizmaları birbirinden farklılık gösterse de özellikle Tip 2 diyabetin gelişiminde yaşam tarzı alışkanlıkları ve genetik miras büyük rol oynar. Bu durumu tetikleyebilecek başlıca diyabet risk faktörleri şunlardır:

  • Genetik Yatkınlık: Ailede, özellikle birinci derece akrabalarda diyabet öyküsü bulunması, hastalığa yakalanma riskini artırır. Genetik yatkınlık, diğer risk faktörleriyle birleştiğinde diyabetin ortaya çıkma olasılığını yükseltir.
  • Obezite ve Aşırı Kilo: Vücut kitle indeksinin yüksekliği ve özellikle karın bölgesindeki yağlanma, insülin direnci gelişimini tetikleyen en önemli faktörlerdendir. Fazla kilo, vücudun insülini verimli kullanmasını zorlaştırarak pankreası daha fazla çalışmaya iter ve zamanla yorulmasına neden olur.
  • Fiziksel Aktivite Eksikliği: Hareketsiz bir yaşam tarzı, obezite riskini artırmakla kalmaz, aynı zamanda hücrelerin insüline olan duyarlılığını da azaltır. Düzenli egzersiz ise kan şekerini dengeleyen doğal bir mekanizma görevi görür.
  • Yaş: İlerleyen yaş, özellikle 45 yaş sonrası, Tip 2 diyabet için önemli bir risk faktörüdür. Yaşla birlikte metabolizmanın yavaşlaması ve pankreas fonksiyonlarının zayıflaması, kan şekeri dengesinin bozulmasına zemin hazırlayabilir.
  • Polikistik Over Sendromu (PKOS): Kadınlarda görülen bu hormonal bozukluk, sıkça insülin direnci ile birlikte seyreder ve Tip 2 diyabet riskini belirgin şekilde artırır.
  • Yüksek Tansiyon (Hipertansiyon): Kan basıncının sürekli yüksek olması, diyabetle yakından ilişkilidir. Her iki durum da kalp ve damar hastalıkları için ortak bir risk oluşturur ve vücudun genel metabolik dengesindeki bir soruna işaret edebilir.
  • Yüksek Kolesterol ve Trigliserit Seviyeleri: Kandaki yüksek kötü kolesterol (LDL) ve trigliserit düzeyleri, sadece kalp sağlığını tehdit etmekle kalmaz, aynı zamanda Tip 2 diyabet gelişimini hızlandıran metabolik sendromun önemli bir bileşenidir.
  • Daha Önce Geçirilmiş Gestasyonel Diyabet: Hamilelikte ortaya çıkan ve doğum sonrası düzelen gestasyonel diyabet, hem anne hem de bebek için gelecekte Tip 2 diyabet riskinin arttığını gösteren önemli bir işarettir.
  • Sağlıksız Beslenme Alışkanlıkları: Şekerli içecekler, işlenmiş gıdalar ve doymuş yağdan zengin bir beslenme düzeni, kan şekeri dengesini bozarak doğrudan diyabet riskini artırır.
  • Stres: Uzun süreli ve yoğun stres, vücuttaki kortizol gibi hormonların seviyesini yükselterek kan şekeri dengesini olumsuz etkileyebilir ve diyabet gelişimine katkıda bulunabilir.
Bu diyabet risk faktörleri genellikle tek başına değil, birbiriyle etkileşim halinde hastalığın gelişimine zemin hazırlar. Bu nedenle, risk faktörlerinin farkında olarak yaşam tarzında yapılacak bilinçli değişiklikler, diyabeti önleme ve kontrol altına almada en etkili stratejidir.

Diyabetin Belirtileri Nelerdir?

Diyabet, pankreasın yetersiz insülin üretmesi veya vücudun insülini etkili kullanamaması sonucu kan şekeri seviyelerinin yükseldiği ve uzun vadede ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen kronik bir durumdur. Erken teşhis bu komplikasyonları önlemede kritik rol oynadığından, yaygın diyabet belirtileri hakkında bilgi sahibi olmak son derece önemlidir. Belirtiler genellikle yavaş yavaş ortaya çıkar ve başlangıçta hafife alınabilir, ancak zamanla şiddetlenebilir. İşte diyabetin sık görülen belirtileri ve bu belirtilerin altında yatan nedenler:

  • Sık İdrara Çıkma (Poliüri): Vücut, yükselen kan şekeri seviyesini dengelemek amacıyla fazla glikozu idrarla atmaya çalışır. Bu durum böbreklerin normalden fazla çalışmasına ve idrar üretiminin artmasına neden olur. Özellikle geceleri sık uyanmak, bu belirtinin önemli bir işaretidir.
  • Aşırı Susama (Polidipsi): Sık idrara çıkma, vücutta sıvı kaybına (dehidrasyon) yol açar. Vücut, bu kaybı telafi etmek için sürekli susuzluk sinyali gönderir. Bu nedenle kişi, ne kadar su içerse içsin susuzluğunu gideremediğini hissedebilir.
  • Açıklanamayan Kilo Kaybı: Hücreler enerji için gerekli glikozu alamadığında, vücut alternatif yakıt olarak kas ve yağ dokularını yakmaya başlar. Yeterince beslenilmesine rağmen kilo kaybı yaşanması, özellikle Tip 1 diyabette sık görülen diyabet belirtileri arasındadır.
  • Aşırı Açlık (Polifaji): Vücut enerji açığını kapatmak için sürekli açlık sinyali gönderir, çünkü hücreler kandaki glikozu kullanamaz. Bu durum, yemek yedikten kısa bir süre sonra bile doygunluk hissine ulaşılamamasına ve sürekli yeme isteğine yol açar.
  • Yorgunluk ve Enerji Eksikliği: Hücrelerin enerji için glikozu verimli bir şekilde kullanamaması, kişinin kendini sürekli yorgun ve bitkin hissetmesine yol açar. Bu durum, günlük aktiviteleri yerine getirme motivasyonunu düşürür.
  • Bulanık Görme: Yüksek kan şekeri, göz merceğinin yapısını etkileyerek şişmesine ve odaklanma sorunlarına neden olabilir. Bu durum görüşte bulanıklık yaratır ve genellikle kan şekeri seviyeleri normale döndüğünde düzelir.
  • Yavaş İyileşen Yaralar ve Sık Enfeksiyonlar: Yüksek şeker seviyeleri, bağışıklık sistemini zayıflatır ve kan dolaşımını bozar. Bu nedenle yaralar daha yavaş iyileşir ve vücut, idrar yolu veya cilt enfeksiyonları gibi durumlara daha yatkın hale gelir.
  • El ve Ayaklarda Uyuşma veya Karıncalanma (Nöropati): Uzun süre kontrolsüz seyreden yüksek kan şekeri, sinirlerde hasara yol açabilir. Bu durum, özellikle el ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma veya his kaybı gibi belirtilerle kendini gösterir ve diyabetik nöropati olarak adlandırılır.
  • Cilt Problemleri: Diyabet, ciltte kuruluk, kaşıntı ve özellikle boyun veya koltuk altı gibi bölgelerde koyu renkli lekelenmelere (akantozis nigrikans) neden olabilir.
Bu belirtilerden bir veya birkaçını yaşıyorsanız, en kısa sürede bir sağlık profesyoneline başvurmanız önemlidir. Erken teşhis ve uygun tedavi ile diyabetin yönetimi sağlanabilir ve yaşam kaliteniz korunabilir.

Diyabet Türleri Nelerdir?

Diyabet, tek bir hastalık değildir; kan şekeri dengesizliğine yol açan farklı nedenlere sahip bir grup metabolik bozukluğu ifade eder. Temel olarak insülinin yetersiz üretilmesi veya vücut tarafından etkili kullanılamamasıyla ortaya çıkan çeşitli diyabet türleri mevcuttur. Her bir tür, kendine özgü nedenlere, belirtilere ve tedavi yaklaşımlarına sahiptir.

Tip 1 Diyabet Tip 1 diyabet, bağışıklık sisteminin bilinmeyen bir nedenle pankreastaki insülin üreten beta hücrelerine saldırıp onları yok ettiği bir otoimmün hastalıktır. Bu durum sonucunda vücut, kan şekerini düzenlemek için gerekli olan insülin hormonunu hiç üretemez hale gelir. Bu nedenle, bu tür şeker hastalığı teşhisi konan bireylerin yaşamlarını devam ettirebilmek için dışarıdan düzenli olarak insülin alması zorunludur. Bu durum, "insülin bağımlılığı" olarak tanımlanır ve tedavi, enjeksiyon veya insülin pompası aracılığıyla sağlanır.

Genellikle çocukluk, ergenlik veya genç yetişkinlik döneminde teşhis edilen tip 1 diyabet, her yaşta ortaya çıkabilir. Hastalığın gelişiminde genetik yatkınlığın yanı sıra viral enfeksiyonlar gibi çevresel tetikleyicilerin de rol oynadığı düşünülmektedir. Belirtileri, diğer diyabet türlerine göre daha ani ve şiddetli bir şekilde başlar. Yoğun susuzluk, sık idrara çıkma, açıklanamayan kilo kaybı ve aşırı yorgunluk gibi belirtiler kısa sürede belirginleşir.

Yaşam boyu süren bu durumun yönetiminde temel amaç, kan şekeri seviyesini hedef aralıkta tutarak olası komplikasyonları önlemektir. Tedavi süreci, insülin kullanımının yanı sıra düzenli kan şekeri takibi, bilinçli beslenme planı ve fiziksel aktiviteyi içeren kapsamlı bir yaşam tarzı değişikliği gerektirir. Doğru yönetim stratejileriyle bireyler, sağlıklı ve aktif bir yaşam sürdürebilirler. Tip 2 Diyabet Tip 2 diyabet, diyabet vakalarının büyük çoğunluğunu oluşturan ve genellikle yetişkinlik döneminde ortaya çıkan kronik bir hastalıktır. Bu durumun temelinde, vücudun insüline karşı geliştirdiği bir yanıtsızlık durumu yatar. Pankreas, kan şekerini düzenlemek için insülin üretmeye devam etse de vücut hücreleri bu hormonu etkili bir şekilde kullanamaz. Bu tablo, insülin direnci olarak adlandırılır. Başlangıçta pankreas, direnci aşmak için daha fazla insülin salgılayarak kan şekerini dengelemeye çalışır. Ancak zamanla bu telafi mekanizması yetersiz kalır, pankreas yorulur ve insülin üretimi azalır, bu da kan şekeri seviyelerinin kalıcı olarak yükselmesine neden olur.

Genetik yatkınlık önemli bir faktör olsa da diyabet nedenleri arasında en belirleyici olanlar genellikle yaşam tarzı alışkanlıklarıdır. Özellikle yüksek kalorili ve işlenmiş gıdalara dayalı beslenme, hareketsiz bir yaşam ve buna bağlı olarak gelişen obezite, insülin direnci oluşumunu doğrudan tetikler. Bu nedenle, kronik stres ve yetersiz uyku gibi faktörler de insülin metabolizmasını olumsuz etkileyerek tip 2 diyabet riskini artırabilir. Hastalığın belirtileri genellikle yavaş ilerlediği için erken dönemde fark edilmeyebilir, bu da düzenli sağlık kontrollerinin önemini artırır.

Tedavinin temelini yaşam tarzı değişiklikleri oluşturur. Sağlıklı bir beslenme planı uygulamak, düzenli egzersiz yapmak ve ideal kiloyu korumak, kan şekeri kontrolünü sağlamada kritik bir rol oynar. Bu müdahaleler, bazı durumlarda ilaç ihtiyacını azaltabilir veya ortadan kaldırabilir. Yaşam tarzı değişikliklerinin yetersiz kaldığı durumlarda ise kan şekerini düzenleyen oral antidiyabetik ilaçlar veya insülin enjeksiyonları tedaviye dahil edilebilir. Tip 2 diyabet yönetiminde kişiye özel bir tedavi planı oluşturulması esastır. Bu süreçte düzenli kan şekeri takibi, doktor kontrolleri ve bilinçli yaşam tarzı seçimleri, hastalığın ilerlemesini yavaşlatarak olası komplikasyonları önler ve bireylerin sağlıklı bir yaşam sürmesine olanak tanır. Gestasyonel Diyabet (Gebelikte Diyabet) Gestasyonel diyabet, yalnızca hamilelik döneminde ortaya çıkan ve genellikle doğumdan sonra düzelen geçici bir diyabet türüdür. Gebelik diyabeti olarak da bilinen bu durum, gebelik hormonlarının vücudun insüline karşı direncini artırması sonucu kan şekeri seviyelerinin yükselmesiyle karakterizedir. Gebeliklerin yaklaşık %5 ila %10’unda görülebilen bu durum, anne ve bebek sağlığı açısından dikkatli bir takip gerektirir.

Kontrol altına alınmayan gestasyonel diyabet, hem anne hem de bebek için bazı riskler taşır. Anne adayında yüksek tansiyon (preeklampsi), sezaryen ihtiyacı ve ileriki yaşlarda Tip 2 diyabet geliştirme riskini artırabilir. Bebeklerde ise normalden iri doğma (makrozomi), doğum sonrası ani kan şekeri düşüklüğü ve solunum problemleri gibi komplikasyonlara yol açabilir. Bu nedenle tanı konulduğunda, hekim kontrolünde hazırlanan bir beslenme programı, düzenli egzersiz ve gerekirse insülin tedavisiyle kan şekeri düzeyleri dikkatle yönetilir.

Doğumdan sonra durumun düzelip düzelmediği, genellikle 6-12 hafta içinde yapılan testlerle kontrol edilir. Çoğu kadında diyabet ortadan kalksa da gebelik diyabeti öyküsü, ileriki yıllarda Tip 2 diyabet riskini artırdığı için bir uyarı işareti olarak kabul edilir. Bu sebeple sağlıklı yaşam alışkanlıklarının sürdürülmesi ve düzenli doktor kontrolleri, anne sağlığının korunması için kritik önem taşır. Prediyabet (Gizli Şeker) Prediyabet, kan şekeri seviyelerinin normalden yüksek olduğu ancak diyabet tanısı için henüz yeterli seviyeye ulaşmadığı bir ara durumu ifade eder. Halk arasında gizli şeker olarak da bilinen bu durum, genellikle belirgin bir belirti göstermeyebilir. Tanı, açlık kan şekerinin 100-125 mg/dL veya oral glikoz tolerans testi sonrası 2. saat kan şekerinin 140-199 mg/dL aralığında olmasıyla konulur. Bu değerler, kişinin tip 2 diyabet geliştirme riskinin arttığını gösteren önemli bir işarettir.

Prediyabet, ciddiye alınması gereken bir uyarıdır, çünkü teşhis ve tedavi edilmediğinde zamanla tip 2 diyabet hastalığına ilerleyebilir. Ancak bu ilerleme kaçınılmaz değildir. Yaşam tarzında yapılacak doğru değişiklikler, prediyabet sürecini geri döndürmede veya en azından ilerlemesini geciktirmede kilit rol oynar. Düzenli fiziksel aktivite, dengeli ve sağlıklı beslenme alışkanlıkları ve kilo yönetimi gibi adımlarla kan şekeri seviyeleri kontrol altına alınabilir. Bu nedenle, risk faktörleri taşıyan kişilerin düzenli olarak kan şekeri kontrolü yaptırması, erken müdahale ile uzun vadeli sağlık sorunlarından korunmak için hayati öneme sahiptir.

Diyabet Tanısı Nasıl Konulur?

Diyabetin erken teşhisi, hastalığın yönetimi ve olası komplikasyonların önlenmesi açısından hayati önem taşır. Tanı, genellikle belirtiler ve risk faktörleri göz önünde bulundurularak yapılan kan testleriyle konulur. Bu süreçte hekimler, laboratuvar sonuçlarını belirli kriterlere göre bütüncül bir yaklaşımla değerlendirir.

Diyabet tanısında en sık başvurulan yöntemlerden biri açlık kan şekeri ölçümüdür. Bu test, kişinin en az sekiz saat aç kalmasının ardından yapılır. Normal bir bireyde açlık kan şekeri değerinin 100 mg/dL altında olması beklenir. Ölçüm sonucu 100-125 mg/dL aralığında ise bu durum "prediyabet" (gizli şeker) olarak yorumlanır. Değerin 126 mg/dL ve üzerinde olması ise diyabet tanısını kuvvetlendirir. Tanının kesinleşmesi için genellikle bu testin farklı bir günde tekrarlanması istenir.

Bir diğer önemli tanı yöntemi ise Oral Glikoz Tolerans Testi'dir (OGTT). Bu testte aç karnına ilk kan örneği alındıktan sonra bireye standart miktarda glikoz içeren bir sıvı içirilir ve iki saat sonra kan şekeri seviyesi tekrar ölçülür. Normalde ikinci saatteki kan şekeri değerinin 140 mg/dL altında olması gerekir. Değerin 140-199 mg/dL aralığında çıkması prediyabet (glikoz tolerans bozukluğu) olarak adlandırılır. OGTT testi sonucunda kan şekerinin 200 mg/dL ve üzerinde olması ise diyabet tanısı için güçlü bir kriterdir. OGTT testi, özellikle açlık kan şekeri sınırda olan kişilerde durumu netleştirmek için kullanılır.

Diyabet tanısı ve takibinde sıkça kullanılan bir diğer modern test ise HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin) ölçümüdür. Bu test, son iki-üç aylık ortalama kan şekeri seviyesini gösterdiği için açlık gerektirmez ve günün herhangi bir saatinde yapılabilir. Yüzde olarak ifade edilen HbA1c değerinin %5.7'nin altında olması normal kabul edilir. %5.7 ile %6.4 arasındaki bir değer prediyabeti işaret ederken %6.5 ve üzeri bir HbA1c değeri diyabet tanısını doğrular. Bu test, belirti göstermeyen kişilerdeki diyabeti taramak ve tedavi altındaki hastaların kan şekeri kontrolünü izlemek için oldukça faydalıdır.

Sıkça Sorulan Sorular
Diyabetin genetik bir yatkınlığı olduğu bilinmektedir ancak sadece genetik faktörler hastalığın ortaya çıkışını belirlemez. Özellikle Tip 2 diyabet için ailede şeker hastalığı öyküsü bulunması riski artırır. Ancak yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivite gibi çevresel faktörler de hastalığın gelişiminde önemli rol oynar. Tip 1 diyabetin genetik bir bileşeni olsa da bu otoimmün hastalığın tetiklenmesinde çevresel faktörlerin de etkili olduğu düşünülmektedir. Genetik yatkınlığa sahip olmak diyabet olacağınız anlamına gelmez, sadece daha dikkatli olmanız gerektiğini gösterir.
Mevcut bilgilere göre Tip 1 diyabetin kesin bir tedavisi bulunmamaktadır ve ömür boyu insülin tedavisi gerektirir. Tip 2 diyabet ise kronik bir şeker hastalığı türüdür; ancak bazı durumlarda, özellikle erken teşhis edildiğinde ve yaşam tarzı değişiklikleriyle (diyet, egzersiz, kilo verme) kan şekeri seviyeleri normal aralıklarda seyrederek "remisyon" denilen duruma girebilir. Remisyon, hastalığın tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez fakat belirtilerin kaybolduğu ve ilaç kullanmadan kan şekeri seviyelerinin normal aralıklarda kalabildiği bir süreçtir. Bu durum, sürekli takip ve sağlıklı yaşam tarzının sürdürülmesiyle korunabilir.
Diyabet her yaşta ortaya çıkabilir. Tip 1 diyabet genellikle çocukluk ve gençlik dönemlerinde teşhis edilir ancak yetişkinlikte de görülebilir. Tip 2 diyabet ise daha çok yetişkinlerde, genellikle 40 yaşından sonra ortaya çıkar. Ancak artan obezite oranlarıyla birlikte Tip 2 diyabetin genç yaşlarda ve hatta çocuklarda görülme sıklığı da artmaktadır. Gestasyonel diyabet ise hamilelik sırasında ortaya çıkan geçici bir diyabet türüdür.
Diyabetin yaygın belirtileri arasında sık idrara çıkma, aşırı susama, sürekli açlık hissi, açıklanamayan kilo kaybı, yorgunluk, bulanık görme, yaraların geç iyileşmesi ve sık enfeksiyonlar yer alır. Bu belirtilerin bir veya birkaçı fark edildiğinde erken teşhis için mutlaka bir sağlık uzmanına başvurmak önemlidir. Bazen Tip 2 diyabet uzun süre belirti vermeyebilir, bu nedenle risk faktörleri taşıyan kişilerin düzenli kontrollerden geçmesi önerilir.
Diyabet tedavisinde temel amaç, kan şekeri seviyelerini kontrol altında tutarak olası diyabet komplikasyonları riskini en aza indirmektir. Bu, bireysel duruma göre ilaç kullanımı (insülin veya oral antidiyabetikler), düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı ve dengeli beslenme, kan şekeri takibi ve düzenli doktor kontrolleriyle sağlanır. Eğitim ve farkındalık da tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Diyabetin etkili bir şekilde yönetilmemesi, ciddi diyabet komplikasyonları gelişimine zemin hazırlar. Yüksek kan şekeri seviyeleri zamanla sinir, göz, böbrek ve kalp damarlarında hasara neden olarak görme kaybı (retinopati), böbrek yetmezliği (nefropati), sinir hasarı (nöropati), kalp krizi, felç ve ayak sorunları gibi ciddi sağlık problemlerine yol açabilir. Bu nedenle, kan şekeri kontrolünü sağlamak hayati önem taşır.
Gebelik diyabeti, hamilelik sırasında ilk kez ortaya çıkan veya teşhis edilen yüksek kan şekeri durumudur. Genellikle hamileliğin ikinci yarısında görülür ve doğumdan sonra çoğu zaman kendiliğinden düzelir. Ancak gebelik diyabeti geçiren kadınların ileriki yaşamlarında Tip 2 diyabet geliştirme riski daha yüksektir. Anne ve bebek sağlığı için dikkatli takip ve yönetim gerektirir.
Tip 1 diyabet, vücudun bağışıklık sisteminin pankreastaki insülin üreten hücrelere saldırarak onları yok etmesi sonucu ortaya çıkan otoimmün bir hastalıktır. Bu durumda vücut hiç insülin üretemez ve dışarıdan insülin takviyesi zorunludur. Tip 2 diyabet ise vücudun insülini yeterince üretememesi veya üretilen insülini etkili bir şekilde kullanamaması (insülin direnci) sonucu gelişir. Tip 2 diyabet genellikle yaşam tarzı faktörleriyle ilişkilidir ve başlangıçta diyet, egzersiz veya oral ilaçlarla yönetilebilir.
Bu Makale Size Yardımcı Oldu mu?
Bu Makale Size Yardımcı Oldu mu?
Web ve Tıbbi Yayın Kurulu
PROF.DR. HALUK SARGIN
PROF.DR. HALUK SARGIN
Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları
Kadıköy
Florence Nightingale Tıp Merkezi
Kadıköy Florence Nightingale Tıp Merkezi
PROF.DR. F. ELA TEMELOĞLU
PROF.DR. F. ELA TEMELOĞLU
Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları
İstanbul
Florence Nightingale Hastanesi
İstanbul Florence Nightingale Hastanesi
PROF.DR. SİNAN ÇAĞLAYAN
PROF.DR. SİNAN ÇAĞLAYAN
Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları
Ataşehir
Florence Nightingale Hastanesi
Ataşehir Florence Nightingale Hastanesi
PROF.DR. HAKKI KAHRAMAN
PROF.DR. HAKKI KAHRAMAN
Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları
İstanbul
Florence Nightingale Hastanesi
İstanbul Florence Nightingale Hastanesi
İletişim Formu
Yukarı Kaydır
loading