Yararlı Bilgiler

Erkeklerde prostat kanseri, akciğer kanserinden sonra ikinci sıklıkta görülüyor. Türkiye’de özellikle Batı böldelerinde daha yaygın olan prostat kanserini ne kadar biliyoruz?

Peki, belirtileri neler? Kimler risk altında? Açık ameliyat mı kapalı ameliyat mı tercih ediliyor? Prostat kanseri en çok hangi yaşlarda görülüyor?

Prostat kanseri genel olarak yaşlı erkeklerin hastalığıdır. 40 yaş altında nadir görülmektedir. Tanısı, ortalama 65 yaş civarında konulmaktadır. Kanda PSA testinin daha sık yapılması sayesinde, pek çok prostat kanseri, herhangi bir bulgu vermeden erken dönemde saptanabilmektedir.

Ameliyatlarda robotik cerrahi yöntemi tercih ediliyor. Çünkü; daha az kanama yaşanıyor, idrar tutma ve sertleşme mekanizmaları korunarak kanserli prostatı çıkarmak kolaylaşıyor

Ülkemizde görülme sıklığı nedir?

Erkekler arasında akciğer kanserinden sonra ikinci sıklıkta görülüyor. Bir yıl içinde, her yaştan 100 bin erkeğin 31'ine prostat kanseri tanısı konuyor.

Prostat kanserinin belirtileri nelerdir?

Prostat kanserinin belirtileri, hastalığın evresine göre değişir. Hastalık, ilk aşamada hiçbir bulgu vermiyor. Tanı, çoğunlukla yükselen kan PSA değeri sonrası yapılan biyopsiyle konuyor. İleri evrelerde ise, idrar yollarındaki tıkanmaya bağlı olarak, sık idrar, idrarda yanma, gece idrara kalkma gibi belirtiler görülebiliyor. Hastalık yayılmış ise kemik ağrısı, kansızlık, halsizlik, gibi yakınmalar olabiliyor. Kesin tanı, prostattan biyopsi alıp patolojik inceleme yapılarak konuyor.

Prostat kanseri ameliyatı yaygın olarak açık mı, kapalı mı yapılıyor?

Radikal prostatektomi adını verdiğimiz prostat kanseri ameliyatı ülkemizde daha çok açık yöntemle yapılıyor. Ancak robotik cerrahi yöntemini uygulayan merkezlerin sayısı ve robotik ameliyat sayısı hızla artmakta. Üroonkoloji Derneği ve robot kayıt verilerinden edinilen veriler ışığında, son yıllarda ülkemizdeki ameliyatların yüzde 25- 30'unun robotik cerrahi yöntemiyle gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz.

Robotik cerrahi yönteminin, Prostat kanseri ameliyatındaki üstünlüğü nereden geliyor?

Robot sayesinde hekimler dar alanda, derin bölgelerde rahatça çalışabiliyor.3 boyutlu yüksek görüntü kalitesi ve yüksek hareket kabiliyetli ince kolları sayesinde hem hastaya hem hekime avantaj sağlıyor.

Robotun sunduğu bu teknik avantajlar nedeniyle, prostat ameliyatları net görüntü altında çok daha az kanamayla yapılabiliyor.

İdrar tutma ve sertleşme mekanizmalarını koruyarak sadece kanserli prostatı çıkarmayı daha kolay hale getiriyor.

Robotik cerrahinin üstünlüğü Türkiye'de yeterince biliniyor mu?

Dünyada 2000'li yılların başından bu yana robotik prostat cerrahisi yapılıyor. Ülkemizde ilk 'robotik radikal prostatektomi' Nisan 2005'te Florence Nightingale Hastanesinde gerçekleştirildi. Bugün, robotik cerrahinin bilinirliği 10 yıl öncesine oranla daha fazla. Artık hastaların bir bölümü doğrudan robotik cerrahi yöntemini tercih ederek başvuruyor. Bu noktada, hastalarımızın gerçekçi beklentilerle doğru biçimde bilgilendirilmesi son derece önem taşıyor.

Hastaların en çok korktuğu şey ameliyat sonrasında cinsel fonksiyon bozukluğu, idrar kaçırma gibi sorunlar yaşamak.

Robotla ameliyatta da durum aynı mı?

Robotik ameliyat sonrasında kan kaybının daha az olduğu, idrar kaçırmanın daha az olduğu, ameliyat sonrası erken dönemde görülebilen bu şikayetlerin, özellikle genç hastalarda, daha hızlı düzeldiği görülüyor. Ameliyat öncesi cinsel fonksiyonları normal olan hastalarda, kanser evresi gözetilerek sinirler korunduğunda, ereksiyon yeteneği de daha iyi korunuyor.

Yurtdışında Ekiplere Eğitim Veriyoruz

Prof. Dr. Haluk Akpınar, Kuveyt Sağlık Bakanlığı'nın davetiyle düzenli aralıklarla Kuveyt'e giderek oradaki ekiplere destek veriyor. Kuveyt ve Katardaki robotik cerrahi programlarının başlatılmasında görev aldı. Başta prostat ve böbrek kanserleri olmak üzere çeşitli hastalıkları Robotik cerrahi yöntemiyle tedavi ediyor.
Prof. Dr. Haluk Akpınar, Türkiye'nin sağlıkta geldiği noktayı şöyle değerlendiriyor:

“Türkiye, her türlü ameliyat ve tedavinin yapılabildiği modern hastaneleri, iyi eğitim almış deneyimli doktor ve personeliyle sağlıkta oldukça iyi bir konumda. Uluslararası bilimsel toplantılarda da bu durum net olarak gözlemlenebiliyor. Türk doktorları, yurtdışından gelen hastaları anlamak ve empati kurabilmek konusunda oldukça başarılı."

Prostat Kanseri ve Robotik Prostatektomi

Prostat, günümüzde 70 yaş üzeri erkeklerde en sık görülen bir kanser türüdür. Her yıl yaklaşık 1 milyon kişiye prostat kanseri tanısı konuyor. Ülkemizde de özellikle Batı bölgelerinde prostat kanseri sıklığının giderek arttığı gözleniyor.

Her Yıl Prostat Taraması Yapılmalı

Prostat kanseri iyi huylu prostat büyümesinin aksine genellikle hastada şikayet yaratmıyor. Şikayet yarattığında da vücutta bazı alanlara yayılmış (metastaz yapmış) oluyor. Ailesel yatkınlık, yaşlılık ve etnik köken en önemli 3 risk faktörü olarak göze çarpıyor. Prostat kanseri açısından en riskli grup ise ailesinde (1. derece akrabalarında) prostat kanseri bulunan kişilerdir.

Prostat kanserinde üç risk faktörü var: Ailesel yatkınlık, yaşlılık ve etnik köken. En riskli grup 1. derece akrabalarında prostat kanseri bulunan kişiler.

Ailesel risk faktörü olanlar için 40 yaşından itibaren, risk faktörü olmayanlar için ise 45 yaşından itibaren yılda bir kez prostat taramaları yapılmasını öneriyoruz.
Prostat kanseri tanısı konan bir hastada, vücutta başka alanlara yayılmış hastalık yoksa ve hasta ameliyat olabilecek durumdaysa prostatın tamamının çıkarılması en iyi yaklaşımdır.

Radikal prostatektomi olarak nitelendirdiğimiz bu ameliyat açık, laparoskopik ve robotik olarak yapılabilmektedir. Laparoskopik ve robotik prostatektomide hastanın iyileşme süreci açık ameliyatlara göre daha hızlıdır. Ancak son yıllarda yapılan robotik prostatektomi ile kanser kontrolünün yanında hem idrar kontrolü, hem de sertleşme korunmasının daha yüksek oranlarda ve daha erken dönemlerde olduğu bildirilmektedir.

Biz de kendi hasta grubumuzda robotik prostatektomi ile daha hızlı iyileşmeyi bire bir görmekteyiz. Dünyanın birçok farklı yerinden gelen hastalarımız, özellikle robotik prostatektomi ameliyatını tercih etmektedir. Çünkü bu ameliyatta hastalarımızın memnuniyet oranı oldukça yüksektir. Ameliyatın ardından 3 yada 4 gün hastanede kaldıktan sonra 10 gün içinde normal hayatlarına dönebiliyorlar.

Altın Standart Yöntem: Robotik Cerrahi

Teknolojik gelişmeler özellikle de multiparametrik prostat magnetik rezonans (MR) görüntülemeyle hastanın hayatına mal olabilecek prostat kanserleri saptanabiliyor.

Aynı zamanda prostat MR'ı, bize ameliyat sırasında cerrahi sınırlarımızı belirlemekte yardımcı olmakta, böylece ameliyatta yapacağımız teknik yaklaşımı planlayabiliyoruz. Tedavide altın standart yöntem radikal prostatektomi ameliyatıdır Günümüzde fonksiyonel açıdan en iyi sonuçlar robotik cerrahi ile elde edilmektedir.

 

Taşın Düşmesini Beklemek

Çapı 5 mm’den küçük taşların yaklaşık %75’i kendiliğinden düşer.

• Taş çok büyük değilse,

• Tam tıkanıklık yapmıyorsa,

• Şiddetli enfeksiyon yoksa, taşın düşmesi beklenebilir.

Bu bekleme süresi 4-6 haftaya kadar uzatılabilir. Ancak beklerken, aralıklı kontrollerle taşın herhangi bir bölgede takılıp kalmadığını izlemek gerekmektedir. Bu süre içerisinde bol sıvı alınması, hareketli bir yaşam sürdürülmesi, gerektiğinde ağrı kesici kullanılması önerilir. Önerilen bazı ilaçlar, üreterin özellikle dar olan alt ucunu gevşeterek taşın düşmesini kolaylaştırır. Taş sancısına sıklıkla, bulantı ve kusma da eşlik eder. Varsa, bu yakınmalara yönelik tedavi de eklenmelidir.

Vücut Dışından Şok Dalgası (ESWL)

Sıklıkla böbrekte ya da üreterin üst bölümündeki taşlara uygulanır. Böbreğin yapısı, taşın böbrek içinde durduğu yer, taşın cinsi ve boyutları gibi pek çok faktör irdelenerek karar verilir. Ardışık şok dalgaları neticesinde taş küçük parçalara ayrılır. Bu parçalar idrar yolundan atılır. Nadiren de olsa işlem sırasında anesteziye ihtiyaç olabilir.

Genellikle uygulamadan çok kısa süre sonra hasta eve gidebilir. iki, üç gün içerisinde normal hayata dönüş gerçekleşir. İşlem genellikle sorunsuzdur. Ancak bazen, idrarda kanama, taş parçalarının üreterde üst üste yığılması neticesinde taş yolu oluşması, ek girişimler gerektirebilir.

Ne Zaman Uygulanır? Sıklıkla cerrahi müdahale;

• İzlenen taş, belli bir süre sonunda düşmez veya üreterde takılırsa,

• Hastada dayanılmayacak kadar çok ağrı varsa,

• Tıkanıklık yapan taşa enfeksiyon eşlik etmekte ise,

• Taş, böbrek fonksiyonlarını bozmakta ise uygulanır.

Cerrahi müdahale ayrıca;

• İdrar yolundan girerek doğrudan taşa ulaşma ve taşı kırarak parçaları çıkartma (Üreterorenoskopik Litotripsi-URS) şeklinde olabileceği gibi.

• Bel bölgesinden açılacak küçük bir delikten doğrudan böbreğe girilerek taşların kırılarak çıkartılması (Perkutan Nefrolitotripsi – PCNL) şeklinde de yapılabilmektedir

Böbrek Taşı Tedavisine Karar Verirken Dikkat Edilenler:

• Taşın Tipi ve Büyüklüğü

• Bulunduğu Yer

• Enfeksiyon Olup Olmaması

• Hastanın Yakınmalarının Süresi ve Şiddeti

• Hastanın Genel Durumu ve Yaşı

• Böbrek Fonksiyonlarının Durumu

Bebeklerde Böbrek Taşı Tedavisi

Günümüzde, böbreğe, bir milimetreden ince iğne sistemlerinin içinden görerek girilmekte ve küçük bebeklerde dahi Mikro PCNL ameliyatları başarıyla uygulanmaktadır.


Prof. Dr. Reşit TOKUÇ

Üroloji Uzmanı

Kadıköy Florence Nightingale Hastanesi

Andropoz genellikle 40'lı yaşlarda başlayan ve 50'li yaşlarda daha da belirgin hale gelen erkeklik hormonu denilen "testosteron" seviyesinin düşmesi ile andropoz ortaya çıkar. Cinsel performansınızın azaldığını, konsantrasyon kaybı başladığını, eskiye göre daha yorgun ve daha kızgın olduğunuzu, ruh halinizde çöküşler yaşadığınızı ve vücudunuzda yağlanmanın giderek arttığını fark ederseniz "andropoz"a girmiş olabilirsiniz.

Bununla birlikte testosteron seviyesi düşen her erkek andropoza girmeyebilir. Yapılan bilimsel araştırmalar göstermiştir ki, andropozun ortaya çıkması fizyolojik olduğu kadar bunu hazırlayan sosyal ve psikolojik etkenlere de bağlıdır. Bunların başında kilo fazlalığı, şeker hastalığı (diyabet), kalp damar hastalıkları, yüksek tansiyon, alkol ve sigara gelmekte olup, özellikle stres problemi yaşayan, sosyal ilişkilerinde başarılı olamayanlarda ve tekdüze bir hayat sürenlerde andropoz belirtilerinin ortaya çıkması daha sık görülüyor.

Andropozun etkilerini 3 ana başlıkta toplamak mümkün...

1- Cinsel fonksiyon yönünden: Erkeklik hormonunda ortaya çıkan azalma, ereksiyon problemlerine ve cinsel istekte azalmaya neden olur.

2- Psikolojik açıdan: Kaygılarda artma, depresyona yoğun eğilim, aşırı sinirlilik, zor motive olma ve unutkanlık gibi hayatı oldukça zorlaştıran ciddi tablolar ortaya çıkabiliyor.

3- Bedensel fonksiyonlar açısından: Uyku ihtiyacında artma, konsantrasyonda azalma, kas ve eklemlerde ağrıların ortaya çıkması gibi değişiklikler kişiyi fazlasıyla zorlayabiliyor.

Gençken sağlıklı yaşamaya özen gösterin

Kendisinde yukarıda saydığımız şikayetlerden bir veya birkaçını fark eden erkek, bir üroloji uzmanına başvurursa; yapılacak fizik muayene ve testosteron hormon seviyesinin ölçümüyle teşhis konulur. Sonrasında ise; hastaya özel tedavi seçenekleri ile eksik olan testosteron hormonu yerine konularak bu sıkıntılı dönemden kurtulmak mümkün olur. Özellikle genç yaşlarda sağlığınız için atacağınız adımlar, andropoz dönemini rahat geçirmenizi sağlayacaktır.

Hpv (rahim ağzı kanseri) aşısı

Human Papiloma Virus (HPV) ABD'de en sık görülen cinsel temasla bulaşan hastalıklar arasındadır. Bu ülkede HPV virusu her yıl 6.2 milyon insana bulaşmaktadır. HPV'nin kadın nüfusta her ne kadar bazı önemli hastalıklara sebep olduğu bilinmekte ise de erkeklerde de hastalıklara neden olmakta veya kadınlara bulaştırılmaktadır.

Gardasil (HPV aşısı) canlı virus taşımayan bir aşı olup 6 aylık süre içerisinde 3 doz şeklinde uygulanmaktadır. Rahim ağzı kanseri ve genital siğillere neden olan 4 tip viruse karşı yüksek derecede etkin bir aşı olarak kabul edilmektedir.

HPV Aşısı hangi yaş aralığında yapılmalıdır?

HPV aşısı 12-26 yaş arasında genç kızlara ve en erken 9 yaş başlangıç olarak yapılabilmektedir.

Neden bu kadar genç yaşta önerilmektedir ?

Cinsel yaşam başlamadan önce ve HPV tiplerinden her hangi biri ile karşılaşmamış olmak aşıdan en yüksek korunmayı sağlamaktadır.

Cinsel aktivitesi olanlarda HPV aşısı faydalı mıdır ?

Cinsel yaşamı başlamış olan kadınlarda aşı koruyucu olmasına rağmen, cinsel teması olmamış kişilere göre daha az korunmaktadırlar. Bunun nedeni cinsel yaşamı başlamış olanlarda bazı HPV tipleri bulaşmış olabileceğinden aşının koruma gücünde azalma oluşmaktadır. Buna rağmen herhangi bir HPV tipinde bulaşma olsa dahi diğer 3 tipe karşı korumanın devam ettiği görülmektedir.

Neden 9-26 yaş arası gibi bir aralık sözkonusudur ?

HPV aşısının etkinliği ile ilgili çalışmalar başlangıç olarak bu yaş aralığını kapsamış ve yetkili ilaç kontrol kurumları tarafından sertifiye edilmiştir. Yakın zamanda 26 yaş üzerine çalışmalar başlamış, bazı sonuçlar elde edilmiştir. Halen ilaç izin komisyonları 9-26 yaş aralığını esas almaktadır. (CDC guidelines 2006).

Erkeklerde HPV aşısı yapılabilinir mi?

Kanıta dayalı tıp açısından erkeklerde HPV aşısına ait kesin bir kanıt henüz yeterli değildir. Dolaylı veri ve bulguların ışığı altında penis, anüs kanseri ve genital siğil gibi patalojiler üzerinde yararları olacağı düşünülmektedir. Bilimsel çalışmaların seyrine göre erkeklerin aşılanmasının, kadınları da bazı kanser tiplerinden dolaylı olarak koruyacağı düşünülmektedir. Fakat elimizde kesin kanıtlar olmaması nedeni ile henüz erkekler üzerinde aşılama protokolleri söz konusu değildir.

Gebe kadınlar aşı olabilir mi?

HPV aşısı halen gebelerde önerilmemektedir. Gebelerde ve anne karnındaki bebekler üzerinde, aşının yan etkileri üzerine yeterli kanıt ve araştırmalar yoktur. Bugüne kadar yapılan çalışmalar, gebelerde ve yeni doğan üzerinde istenmeyen etkilerini göstermemiş olmasına rağmen ,mevcut çalışmalar kesin kanıt açısından yetersiz kalmaktadır. Mevcut bilgiler, gebeliğin sona ermesinden sonra aşıların başlamasını veya eksiklerin tamamlanmasını önermektedir. Aşının ilk dozu yapıldıktan sonra gebeliğini fark eden gebelerin diğer aşılarını gebeliğin sonlanmasından sonra devam etmesi gerekmektedir.

HPV aşısının etkinliği ne kadar?

HPV aşısı 4 tip viruse karşı yüzde yüz koruma sağlamaktadır. Bu 4 tip virüsün oluşturabileceği serviks, vulva ,vagina prekanseröz oluşumlarını ve genital siğillerini engellemektedir. Yukarıda belirtilen bu yüksek oranlı koruma 9-26 yaş arasında 4 tip HPV enfeksiyonu ile hiç karşılaşmamış kişileri kapsamaktadır. HPV' nin 4 adet tipinden her hangi biri ile karşılaşmış bireylerde bu koruma oranları düşmektedir. HPV aşısının mevcut prekanseröz lezyonları veya genital siğilleri tedavi edici özelliği kesinlikle yoktur. Koruyucu etki ile tedavi edici etkileri karıştırmamak son derece önemlidir.

HPV aşısı kaç yıl süre ile koruyuculuğunu devam etmektedir?

Aşının kaç yıl süre koruduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bugüne kadar yapılan bilimsel çalışmalar, aşının koruyuculuğunun en az 5 yıl olduğunu kanıtlamıştır. Koruyuculuğun 5 yıl üzerinde olabileceği düşünülmektedir fakat yeterli çalışmalar henüz elde yoktur.

HPV aşısının yetersiz kaldığı noktalar nelerdir?

Aşının bütün HPV virüslerine karşı koruma sağlamaması nedeni ile genital kanser ve siğillere karşı tam bir koruma sağlamaması mümkün olmamaktadır. Rahim ağzı kanserlerinin %30 oranına karşı koruma sağlanmamaktadır. Bu nedenle aşı sonrası kadınların rahim ağzı kanserine karşı tarama testlerine (Pap Smear testi gibi) devam etmeleri şarttır. Aynı zamanda genital siğillerinin %10 oranı kadarı aşıya rağmen korunulmamaktadır. Bu nedenle diğer cinsel temasla bulaşan hastalıklara ve koruma çatısı dışında kalan HPV türlerine karşı kişilerin gerekli duyarlık ve korunmayı göstermesi gerekmektedir.

Genç kızlarda yeterli koruma için aşının her üç dozunun yapılması gerekli midir?

HPV aşısının yeterli koruma sağlaması için genç kızlarda bir veya iki doz yapılması yeterliliği hakkında yeterli kanıt yoktur. Bu sebeple eldeki bilgiler ışığı altında her üç dozun tamamlanması, gerekli koruma için şart görülmektedir.

HPV aşısı güvenilirliği nedir?

HPV aşısının FDA (Federal Drug Administration) kurumu tarafından yaşları 9-26 arası olan 11.000 kadın üzerinde emniyet ve güvenirlik çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışma, aşıya ait ciddi bir yan etki olmadığını göstermiştir. En sık görülen yan etki, aşı yerinde bazen görülen yanma hissidir. CDC (Central Disease Control) ve FDA halen aşı güvenilirliği ile ilgili çalışmalarını ortaklaşa devam ettirmektedir.

Rahim ağzı kanseri ve HPV virusundan korunmanın diğer yolları nelerdir?

Rahim ağzı kanserlerinin %70 oranına neden olan bir başka aşı henüz deneme ve çalışma sürecindedir. Yakın zamanda bu aşı sağlık hizmetine sürülecektir.

Yıllık ve düzenli yapılan pap smear testleri rahim ağzı kanserlerinin büyük bir kısmının erken ve tedavi edilebilinir dönemde yakalanmasını sağlamaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde rahim ağzı kanserine yakalanların büyük çoğunluğu ya hiç ya da son 5 yıl içerisinde Pap Smear testi yaptırmamış kadınlardan oluşmaktadır.

Prezervatif kullanımının, rahim ağzı kanserinden koruma sağladığı ve genital siğilleri azalttığı belli bir oranda bilinmektedir. Aynı zamanda prezervatif kullanılmasının AIDS ve cinsel temasla bulaşan birçok hastalığı belli bir oranda engellediği bilinmektedir.

Genital Enfeksiyonlar

Genital organ enfeksiyonları, bir çok mikrobun bir arada oluşturduğu, üreme fonksiyonunu tehlikeye sokan ve doku harabiyeti yapan, doktorların günlük hayatta çok önem verdikleri bir konudur. Anatomik olarak bakıldığında kadın genital sistemi dış dünya ile karın içi ortamını birleştiren bir yoldur. Dolayısı ile basit bir genital enfeksiyon bile, tedavi edilmediği takdirde karın boşluğuna yayılarak ciddi bir tablo oluşmasına neden olabilir Vajinanın asidik ortamı, her ay dökülen rahim içi tabakası, rahim ağzında geçişi zorlaştıran salgıların bulunması, vajinanın içini döşeyen hücrelerin yapısı ve doğal florada bulunan laktobasil isimli bakteriler, mikropların bu bölgelere tutunup enfeksiyon oluşturmasına karşı vücudun doğal bariyer mekanizmalarıdır. Doğum, düşük, operasyonlar, hamilelik, antibiyotik kullanımı, sentetik iç çamaşırları, hijyen sorunları gibi faktörler varlığında bu doğal bariyerlere rağmen enfeksiyon oluşması kolaylaşmaktadır.

Vulvar enfeksiyonlar (vulvit)

Dış genital organlar vulva olarak isimlendirilmektedir. Genellikle vajinal enfeksiyonlara eşlik ederler. Vulvite sebep olan etmenler arasında östrojen azalması, enfeksiyonlar, sıkı giyecekler, deterjan, sentetik iç çamaşırları, tüy dökücü kremler, vajinal spreyler gibi tahriş eden maddelere maruziyet bulunmaktadır. Şeker hastalığı, kansızlık, karaciğer hastalıkları gibi ciddi sistemik hastalıklar ve kullanılan ilaçlar da vulvite neden olabilmektedir. En sık şikayetler kaşıntı, kızarıklık, şişlik, ağrılı cinsel ilişki, batma ve yanmadır. Tedavi altta yatan etmene genital-enfeksiyonlar-sigilgöre düzenlenir. En sık görülen enfeksiyon etkeni mantarlardır ve genellikle krem şeklinde uygulanan antimikotiklereiyi yanıt verir.

Siğil (kondilom)

Human papilloma virüs (HPV) enfeksiyonları erkeklerde peniste, kadınlarda vajina vulvada siğillerin çıkmasına neden olur. Ayrıca virüsün bazı tipleri rahim ağzı dokusunda değişikliklere ve rahim ağzı kanserine neden olabilir. Tedavisinde kullanılabilen kremler, siğillerin yakılması veya cerrahi olarak çıkarılması kadar etkin değildir. Tedavi edilen hastaların % 30'unda nüks görülebilmektedir. HPV virusunun, cinsel yol dışında bulaşma yolları net olmamakla birlikte cilt teması ile bulaş mümkündür. Dış genital bölgede yerleşen siğillerden korunmak için bu bölgeye virüslü bir malzemenin temasından kaçınılmalı, ortak epilasyon malzemesi kullanımından uzak durulmalıdır. Prezervatif kullanımı, rahim ağzını koruyabilmekte ancak dış genital bölgeyi koruyamamaktadır.

Genital uçuk

Herpes Simplex virusu (HSV) enfeksiyonları genital organlarda ağrılı ülserler oluşturabilir. Ateş, yorgunluk hali, kas ağrıları da eşlik edebilir. Kesin tedavisi yoktur ancak uygulanan tedaviler ağrıyı azaltmaya, enfeksiyonun daha kısa sürede atlatılmasına ve uçuk üzerinde ikincil enfeksiyonların önlenmesinde işe yarar. Gebelikte aktif herpes lezyonu olanlara, bebekte oluşabilecek beyin iltihabından korunmak için sezaryen ile doğum önerilmektedir.

Bartolin absesi

Bartolin bezleri vajinanın her iki yanında, küçük dudakların iç tarafında bulunan, cinsel ilişki sırasında kayganlık oluşmasını sağlayan salgı bezleridir. Bu bezler ince kanallarla vajinaya açılırlar. Geçirilmiş vajinal enfeksiyonlar ve tahriş bu kanallarda tıkanma ile sonuçlanabilir ve bu salgılar dışarı atılamaz, bezin içinde birikerek şişliğe neden olur. Bu salgının mikroplar ile buluşması sonucunda, kist içinde cerahat birikirse bu şişlik bartolin absesi adını alır. Bartolin absesi, şişliğin yanında ciddi ağrı, hassasiyet, kızarıklık ile karakterize bir tablodur. Tedavi için absenin cerrahi yolla boşaltılması, bartolin bezinin marsupiyalizasyon denen bir işlem ile yeniden vajen duvarına ağızlaştırılması ve antibiyotik kullanılması gerekir. Sık tekrarlayan enfeksiyon varlığında ise Bartolin bezinin çıkarılması gerekebilir.

Molluscum Contagiosum

Molluscum Contagiosum, poxvirus denen bir virüsun sebeb olduğu, ciltte kabarık döküntülerle ile kendini gösteren bir hastalıktır. En sık, ortak kullanılan havlu ve giysiler ile geçiş olmaktadır. Molluscum contagiosum; özellikle genital bölgede, ellerde ve ayaklarda görülen, inci gibi sıralanan, 1-5 mm boyutlarında, kubbe şeklinde, ortası göbekli, et renginde, sıkıldığında beyaz yağ benzeri içeriğin gözlenebileceği lezyonlarla seyreden bir hastalıktır. Bu döküntüler genlikle ağrısızdır ve bazen kaşıntılı hal alabilir. Jinekolojik muayene esnasında tanı konabilir. Genellikle tedaviye gerek kalmadan 2-3 ay içinde kendiliğinden kaybolurlar. Geçmeyen lezyonlarda yakma veya dondurma tedavisi uygulanabilir.

Vajinal enfeksiyonlar (Vaginit)

Dış genital bölgeye temas eden alerjenler ( ped, deodorant, tüy dökücü kremler ), terlemeye bağlı uzun süreli nemli kalması, sentetik külot kullanma, yabancı cisimler ( tampon, prezarvatif ve diyaframın uzun süre içerde kalması ) ve enfeksiyonlar vaginite neden olur. Vajinada zararlı mikropların çoğalmasını engelleyen, vajenin doğal flora elemanı, asidik Ph'da yaşayan laktobasil isimli bakteriler mevcuttur. Laktobasillerin sayıca azalması ( antibiyotik kullanımı, vajinal duş, Ph değişimleri..) enfeksiyon oluşmasına yatkınlık yaratır. Vaginal enfeksiyonlarda en sık belirti vajinal akıntıdır. Enfeksiyona bağlı akıntının fizyolojik akıntıdan ayrılması önemlidir. Fizyolojik akıntı renksiz, kokusuzdur ve herhangi bir şikayete yol açmaz. Enfeksiyona bağlı akıntılar ise genellikle koyu sarı veya yeşil renk ve kötü kokulu olup, yanma, cinsel ilişkide ağrı, kaşıntı ile birlikte olabilirler. Mantarlar, bakteriler ve parazitler vajinit etkeni olabilirler.

Mantar

Genellikle gebelerde, antibiyotik kullananlarda, doğum kontrol hapı kullananlarda, şeker hastalarında ve havuz sonrası ıslak mayo ile uzun süre kalanlarda daha sık görülür. Çoğu zaman peynir veya süt kesiği gibi beyaz bir akıntı ve kaşıntı ile birliktedir. Vulvit eşlik edebilir. Antimikotik haplar, fitiller ve kremler ile tedavi mümkündür. Eş tedavisi gerekli değildir.

Bakteri

En sık etken; gardnerella vaginalistir ve bunun oluşturduğu tablo bakteriyel vajinozis olarak adlandırılır. Sarı- yeşil, kötü kokulu ( balık kokusu) akıntı eşlik eder. Vajinoziste kötü koku cinsel ilişkiden sonra genelde artar. Gebelik varlığında düşük ihtimalini artırabilir. Hap veya fitil şeklinde antibiyotiklerle tedavi edilebilir. Eş tedavisi gerekli değildir.

Parazit

En sık etken; Trikomonas Vajinalistir ve cinsel ilişki ile bulaşır. Yeşil renk, kötü kokulu aknıtı ile birlikte genellikle idrar yaparken yanmaya da neden olur. Anti parazitik hap ile tedavisi olan bu enfeksiyonda eş tedavisi de gereklidir.

Rahim ağzı enfeksiyonu (servisit)

Rahim ağzı, alt genital organlar ve üst genital organlar arasında bariyer görevi görür. Genel anlamı ile servisit rahim ağzı dokusunun iltihabıdır. Sıklıkla bir enfeksiyona bağlıdır, ancak bazen irritasyon ya da travma sonrası da ortaya çıkabilir. Belirtileri diğer pek çok hastalığa benzediği ve spesifik yakınmalar yaratmadığı için kişinin kendi kendine servisitten şüphelenmesi zordur. Genelde başka bir nedenden dolayı yapılan jinekolojik muayene ile fark edilir. En sık şikayet adet döneminden sonra başlayan vajinal akıntıdır. Ayrıca kasık ağrısı, bel ağrısı, ilişki sonrası lekelenme ve cinsel ilişkide ağrı da olabilir. Tanı genellikle muayene esnasında koyulur ancak kültür testi de gerekebilir. Servisite neden olan en sık 3 mikrop gonore, klamidya ve trikomonastır. Altta yatan etken saptandıktan sonra uygun antibiyotik tedavisi ile şifa sağlanabilir. Eş tedavisi verilmesi uygun olur, aksi takdirde enfeksiyonun tekrarlama ihtimali artar.

Rahim ağzı kanalının içini döşeyen epitel tabakası bazı kadınlarda vagene doğru taşabilir. Bu tabaka, normalde rahim ağzında bulunan epitel tabakasından daha ince bir tabaka olduğu için, bu epitelin altındaki kan damarları yüzeye daha yakındır . Görünür hale gelen kan damarlarından dolayı bu bölge diğer bölgelere göre daha kırmızı görülür. Bu görünümünden dolayı "rahim ağzı yarası" na benzetilen bu durum gerçek bir yara olmayıp erozyon olarak adlandırılır. rahim ağzı kanserlerinin erken evrelerinde de benzer şikayetler ve benzer muayene bulguları olacağından dolayı, bu gibi durumlarda mutlaka kanser ekarte edilmelidir. Bunun için smear testi veya doktorun gerekli gördüğü durumlarda kolposkopi yapılabilir. Ciddi şikayetlere neden olmayan erozyonlarda tedavi etme gerekliliği de yoktur. Sürekli akıntı, lekelenme gibi şikayetleri olan kadınlarda rahim ağzı yakma, dondurma veya lazer tedavileri uygulanabilir. Dirençli olgularda ise rahim ağzının bir kısmının çıkarılması (LEEP konizasyon) gerekebilir.

Klamidya enfeksiyonları

Cinsel temas yolu ile geçen hastalıkların en sık görülen ve en önemli olanlarından biridir. Klamidya enfeksiyonları kadınlarda kokusuz sarı renkli akıntı, adet dönemlerinin ortasında kanama, cinsel ilişki sırasında ağrıya neden olabileceği gibi hiç bulgu vermeden ilerleyerek tüplerde tıkanıklık ve yapışıklıklar oluşturarak gebe kalmada sorunlara neden olabilir. Gebe kadınlarda ise düşük ve erken doğum ile ilişkisi olduğu bilinmektedir. Erkeklerde enfeksiyon olduğunda peniste beyaz akıntı olabilir. Kesin tanı vaginal kültür ile konur. Tedavi için antibiyotik kullanılması gereklidir.

Üreoplazma ve Mikoplazma enfeksiyonları

Kadın ve erkekte genellikle herhangi bir bulguya yol açmayan bu mikroorganizmaların düşük riskini arttırdığı bilinmektedir. Gerekli laboratuvar incelemeleri ile tespit edilen enfeksiyonlar antibiyotik ile tedavi edilebilir.

Gonore (Bel Soğukluğu)

Cinsel temas yolu ile bulaşan diğer önemli enfeksiyon gonoredir. Bu enfeksiyon kadınlarda bulgu vermeyebileceği gibi vajinal akıntı, bel ağrısı ve adet düzensizliklerine de neden olabilir. Erkeklerde sarı renkli uretral akıntı, idrar yaparken yanma ve ağrıya neden olur. Enfeksiyon kan yolu ile yayılarak çok daha ciddi tablolar oluşturabilir. Kadınlarda tüplerde tıkanıklık ve yapışıklıklar oluşturarak, erkeklerde ise sperm geçişini engelleyerek kısırlığa neden olabilir. Hastalık teşhis edildikten sonra antibiyotikler ile tedavisi kolaydır.

Rahim içi iltihabı (Endometrit)

Rahim içi tabakasının iltihabı sık görülen bir durum değildir. Genellikle altta yatan bir etken olmadan enfeksiyon olmaz çünkü rahim içi tabakası; vajenin asidik Ph'ı, rahim ağzı salgıları ve her ay dökülüp daha sonra yenilenen tabakası ile enfeksiyona karşı doğal olarak dirençlidir. Bu doğal bariyerlerden birinde sorun olması durumunda enfeksiyon gelişir. Doğum, düşük, erken membran rüptürü, rahim içine yönelik operasyonlar, spiral, kanser, polip varlığı gibi durumlarda endometrit oluşabilir.

Kronik endometrit: Hastanın herhangi bir şikayeti olmayıp jinekoloğun kontrolu sırasında farkedilmesi ile ortaya çıkabilir. Bunun yanısıra hastada süregelen kasıklarda huzursuzluk ve hafif ağrı şikayeti bulunabilir. Bazen adet sonrası ara kanama ile kendini gösterir. Kronik endometrit nadiren kısırlığa yol açar. Tanı endometrial biyopsi ile konur. Uygun antibiyotik ile tedavi edilir.

Akut endometrit: Rahimde aşırı hassasiyet mecuttur. Tüplerin iltihabı ile beraberlik gösterebilir. Klamidya ve Gonorenın neden olduğu akut endometrit unutulmamalı ve hastanın tedavisi bu iki ajan göz önünde bulundurarak yapılmalıdır.

Pelvik enflamatuar hastalık (PID)

Pelvik iltihabi hastalık ya da pelvik enfeksiyon dendiğinde overler, tüpler, uterus ve bunların etrafındaki yumuşak dokulardan kaynaklanan enfeksiyonlar anlaşılır. pelvik enfeksiyonlar genellikle polimikrobik ( çok çeşit mikrobun bir arada bulunduğu) enfeksiyonlardır. Alt genital sistemde ( vajina, rahim ağzı) normalde bulunan mikroplar yukarı doğru giderek enfeksiyon tablosuna neden olabilir. Nadiren kan yolu ile enfeksiyonun üreme sistemine yayılması da görülebilir ki bunun tipik örneği ülkemiz için tüberkülozdur.

Pelvik enfeksiyon geçirildikten sonra, karın içinde yaygın yapışıklıklar bırakabilir. Bu yapışıklıklar özellikle tüpleri içine alıp onların hareketlerini ve anatomisini bozup gebe kalmada sorunlar çıkmasına neden olabilir. Tüplerdeki bu hasar, ileride dış gebelik olma ihtimalini de artırır. Enfeksiyona müdahale edilmediği durumlarda iltihap kana karışıp hayatı tehdit eden tablolara neden olabilir.

Pelvik enfeksiyonlar sıklıkla cinsel yolla bulaştıklarından çok eşli cinsel yaşamı olan veya eşi çok eşli cinsel yaşam sürdüren kadınlarda daha sık görülür.

Spiral kullanımı da pelvik enfeksiyon için bir risk faktörüdür. Spiralin vajina içinde kalan ipinden yukarı doğru tırmanan mikroplar ile enfeksiyon kaynakları yukarı yerleşip burada enfeksiyona neden olabilirler. Düşük sosyoeknomik düzey ve tedavi edilmemiş alt genital sistem enfeksiyonları da risk faktörü olarak kabul edilmektedir.

Başvuru şikayeti, genel olarak karın / kasık ağrısı, yüksek ateş, kötü kokulu vajinal akıntı gecikmiş vakalarda bulantı, kusma, gaz çıkaramama şikayetleri olabilir. Muayenede rahim ağzı ve karında hassasiyet bulunur hatta bazı hastalarda iltihaba bağlı ele kitle gelebilir.

Labratuar testlerinde iltihap hücrelerinde (lökosit) artış, enfeksiyon parametrelerinde ( CRP, sedimentasyon) artış olabilir. Benzer şikayetlere neden olabileceğinden dolayı dış gebelik mutlaka araştırılmalı, gebelik testi (βhCG) yapılmalıdır.

Pelvik enfeksiyon, tanısı konduğunda hemen tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlıktır. Tedavinin temel taşı antibiyotik tedavisidir. Neden olabilecek çok sayıda mikrorganizma vardır ve tedavi, neden olabilecek bütün mikropları hedef alacak şekilde olmalıdır zira etkenin hangi mikroorganizma olduğunu anlamaya zaman yoktur. Hafif vakalarda ağızdan antibiyotik tedavisi verilip hasta evine gönderilebilir ancak ağır vakalar, ağızdan tedavi ile düzelmeyen hastalar, ek hastalığı bulunanlar, gebeler mutlaka hastanede yatırılarak damardan antibiyotik tedavisi verilmelidir. Yumurtalık çevresinde abse olduğundan şüphe ediliyorsa, absenin boşaltılabilmesi için açık veya kapalı (laparoskopik) ameliyat gerekliliği olabilir.

Pelvik enfeksiyonlardan korunmanın yolu, cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmaktan geçer. Bu nedenle çok eşlilikten, çok eşi olan cinsel partnerden kaçınılması ve prezervatif kullanımının koruyucu etkisi bulunmaktadır.

Toksik Şok Sendromu

Toksik şok sendromu, adet dönemlerinde vaginal tampon kullanan kadınlarda görülen ciddi bir tablodur. Vaginal tampon uzun süre vejende tutulduğunda, biriken kan, bakteriler (S. Aureus) için uygun besiyeri ortamı sağlamakta ve hızla çoğalmalarına imkan vermektedir. Normal florada da bulundukları halde, bu aşırı çoğalma sonucunda bu bakteriler toksinlerini kana salgılamakta, bir çeşit zehirlenme oluşturmaktadır. Toksik şok sendromunun belirtileri: ani yükselen ateş, bulantı, kusma, ishal, vucutta yaygın ağrılar, baygınlık hissidir. Tedavi yoğun bakım şartlarında yapılmalıdır. Öncelikli olarak odak temizlendikten sonra sıvı tedavisi ve damardan antibiyotik tedavisi başlanmalıdır. Toksik şok sendromundan korunmak için tampon gün içinde sık sık değiştirilmeli, aynı tampon 6 saatten uzun içerde tutulmamalı, yerleştirmeden önce eller sabun ile yıkanmalı ve mümkün olduğunca gece tampon kullanılmamalıdır.

Diğer cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar

Frengi (Sifilis)

Bir bakterinin neden olduğu bu hastalık hayatı tehlike olşturabilir. Enfeksiyon cinsel temas yolu ile bulaşır. Enfekte kişi ile cinsel temastan sonra 10-90 gün arasında, ortalama 21. günde şikayetler görülmeye başlamaktadır. Frenginin ilk bulgusu çoğunlukla genital bölgede ağrısız yumuşak kabartılardır. Eğer tedavi edilmezse bu durum kendiliğinden kaybolur ve bakteri vücutta kalıcı olur. Bir süre sonra (3 hafta-6 ay) vücuda yayılan kızarıklıklar oluşur. Genital bölgede gri renkli yaralar belirir ve genel olarak ateş, yorgunluk, boğaz ağrısı ve saç dökülmesi görülür. Enfeksiyon bu dönemde de tedavi edilmezse bir süre sonra vücudun kalp, beyin ve sinir sistemi gibi hayati organlarını etkiler. Enfeksiyon bu aşamada vücutta kalıcı hasarlar oluşturabilir ve hayati tehlike oluşturabilir. Günümüzde frengi teşhis edildiğinde etkin tedavisi mümkündür. Eşlerin birlikte tedavi edilmesi gereklidir.

Hepatit B

Hepatit B enfeksiyonu Hepatit B virusunun karaciğerde enfeksiyona neden olması başlayan bir tablodur. Bulaşma sonrası sarılık yapabileceği gibi hiç semptom vermeden de ilerleyebilir. Hepatit B enfeksiyonu hiç sekel bırakmadan iyileşebileceği gibi, taşıyıcılık, kronik enfeksiyon, siroz ve hatta karaciğer kanserine kadar ilerleyebile bir tablo dahi oluşturabilir. Hepatit B virusu, kanda, tükürükte, vajinal sıvılarda ve erkek sperm sıvısında (meni) yüksek konsantrasyonda bulunur. Bağışıklığı olmayan kişilerin bu sıvılar ile teması sonucu enfekte olmaları söz konusudur. Hepatit B'den korunmak için aşı olmak birincil korumayı oluşturur. Cinsel ilişki sırasında prezervatif kullanımı da vucut sıvıları ile teması azaltacağı için korunmaya yardımcıdır.

Hepatit C

Hepatit C enfeksiyonu, kronik hepatit ve karaciğer kanserinin en sık nedenidir. En sık bulaşma kan yolu ile olmasına rağmen cinsel yol ile bulaşma olduğu da bilinmektedir. Hepatit C'nin kan konsantrasyonu, Hepatit B'ye nazaran daha az olduğu için, cinsel yolla bulaşma için uzun süre içinde çoğul temas gereklidir. Hepatit C'li partneri olanlar risk grubundadır. Henüz etkin bir aşısı olmayan Hepatit C'den korunma için cinsel ilişkide prezervatif kullanımı önemli rol oynamaktadır.

AIDS

Çağın hastalığı olan AIDS (Adult Immune Deficiency Syndrome), HIV virusu tarafından oluşturulan, kişinin bağışıklık sisteminin çökmesine neden olup, basit bir enfeksiyonla bile başedemeyecek hale getiren bir hastalıktır. En sık bulaşma cinsel ilişki ile olmaktadır. Erkekten kadına bulaşma riski, kadından erkeğe bulaşma riskinden 10 kat daha fazladır. Henüz kesin bir tedavisi olmayan AIDS'den korunmak için cinsel ilişkide prezervatif kullanımı önem taşımakta

Romatizma gibi hastalıklarda özellikle yaşlı hastalar tarafından fazla olarak kullanılan ağrı kesiciler, damar sertliği, erken evre böbrek hastalığı olan kişilerde böbreklerde ani bozukluklara neden olmaktadır.

Yine yaşlı hastalarda antibiyotikler, anjiyo ve diğer radyoloji incelemelerinde kullanılan damardan verilen kontrast maddeler böbreklerde hasar oluşturabilmektedir.

Bitkisel ilaçlar ve zayıflama ürünlerinin böbreklere olan etkisi tartışmalıdır. Bu ürünler ilaç olmadığından yeterli kontrolleri yapılmamıştır ve bilinçsizce kullanılmaları böbrekler için risk oluşturabilir.

Böbrekler için zararlı olabilecek bir diğer ürün de kolonoskopi hazırlığında kullanılan bağırsak temizleyicilerdir. Böbrek hastalığı geçiren kişilerin bu tetkik öncesi hekimini bilgilendirmesi önemlidir.

Sigara, damar endotelinin fonksiyonlarını bozarak ateroskleroz gelişmesini hızlandırır. Kan basıncını artırıcı etkisine ek olarak, böbrek damarlarındaki direnci artırarak böbrek fonksiyonlarının azalmasına yol açar.

Epidemiyolojik çalışmalarda, sigaranın idrardaki albümin atılımını artıran güçlü bir faktör olduğu gösterilmiştir. İdrarla albümin atılımının artması, hem böbrek yetersizliğinin habercisidir, hem de kalp ve damar hastalığı riskinin arttığının güçlü bir göstergesidir.

Hipertansiyonu olan hastalarda yapılan bir çalışmada kan basıncının kontrol altına alınması durumunda bile sigara içilmesinin böbrek yetersizliği gelişmesinde en güçlü belirleyici faktör olduğu anlaşılmıştır.

Sigara içen tip 1 ve tip 2 diyabetik hastalarda, böbrek yetersizliği gelişme riskinin, sigara içmeyenlere göre daha fazla olduğu bilinmektedir. Kan şekeri ve kan basıncının iyi kontrol altına alındığı tip 1 diyabeti olan hastalardan sigarayı bırakanlarda böbrek fonksiyonlarındaki azalma hızının, içmeye devam edenlere göre belirgin olarak yavaşladığı bildirilmiştir. Bu bulgu, diyabete bağlı böbrek yetersizliği gelişmiş hastaların bile sigarayı bırakma ile yarar görebileceğini göstermesi açısından önemlidir.

Tip 2 diyabete bağlı olarak böbrek yetersizliği gelişmiş olan ve kan basıncının ve kan şekerinin iyi kontrol edildiği hastalarda yapılan bir çalışmada, sigara içenlerde içmeyenlere göre böbrek fonksiyonlarında daha hızlı bir azalma olduğu bildirilmiştir.

Sigara içilmesinin diyabete bağlı böbrek yetersizliği dışındaki diğer böbrek hastalıklarında da olumsuz etkilerinin olduğu bilinmektedir. Kronik glomerülonefritte ve polikistik böbrek hastalığında sigara içilmesinin böbrek yetersizliğini hızlandırdığı görülmüştür.

Sigara, böbrek arteri ve dallarında aterosklerozu kolaylaştırarak böbrek arterinde darlık ve buna bağlı kan basıncı yüksekliğine yol açabilir. Ayrıca, böbrek arterindeki darlık sonucu oluşan böbrekteki kanlanma azalmasına bağlı olarak böbrek yetersizliği gelişmesini hızlandırabilir.

Böbrek sağlığı için böbreğin fonksiyonlarını bozacak zararlı maddelerin kullanımından ve böbreği yoracak alışkanlıklardan uzak durmak gerekir.

Yeterli su içmek zorundayız

Yeterli su tüketilmediğinde vücutta toksin ve diğer atık maddeler birikir. Bu toksinleri atmak için böbrekler ekstra çalışmak zorunda kalır. Bu durum böbreklerin erken yıpranmasına neden olur.

Uzun süre idrar tutmamalıyız

Gün içinde alışılan ortam haricinde tuvalete girememek için idrarın uzun süre tutulması böbrek taşından böbrek yetmezliğine kadar pek çok soruna yol açabilir.

Tuz ve şeker tüketimini azaltmalıyız

Fazla tuz tüketmek, tansiyonu yükselterek böbreklere binen yükü arttırır. İdeal günlük tuz tüketimini 5 gram (bir çay kaşığı) kadardır. Yiyeceklerinizin üzerine fazladan tuz dökmeyiniz, tuz tüketiminize dikkat ediniz.

Fazla şeker tüketen kişilerin idrarında protein atılımı artar. İdrarda proteine tespit edilmesi ise böbreklerin yeterince iyi çalışmadığının gösterir.

Dengeli beslenmek önemli

Kırmızı et başta olmak üzere fazla hayvansal protein tüketmek böbreklerin fazla çalışmasına neden olur ve böbrekleri yorabilir, sebze meyve ve proteinden dengeli beslenmek böbrek sağlığı içinde önemlidir. Vitamin ve mineral eksiklikleri de böbreklerde taş oluşmasına neden olabilir. Böbrek taşından korunmak için magnezyum ve B6 vitamin seviyesi önemlidir.

Aşırı kahve tüketiminden kaçınılmalı

Tıpkı tuz gibi kafeinin de tansiyonu yükseltici etkisi vardır ve böbreklerin yorulmasına neden olur.

Sigara Kullanımı sadece akciğerleriniz için değil böbrekleriniz için de çok zararlı:

Sigaranın üriner sistem üzerine karsinojenik etkileri vardır. Sigaranın böbrek, böbrek pelvisi, üreter ve mesane karsinomu gelişmesini kolaylaştırıcı etkisi uzun yıllardan beri bilinmektedir. Bunların dışında, son yıllarda, sigaranın böbrek fonksiyonları üzerine olumsuz etkilerinin olduğu ve böbrek hastalarında böbrek yetersizliği gelişmesini hızlandırabileceği anlaşılmıştır.

Alkol tüketimi : Alkol böbreklere zararı dokunan başlıca toksinler arasındadır. Çok fazla tüketildiğinde hem böbrekler hem de karaciğere risk oluşturur.

Vücuda alınan sıvı miktarı ile tüketim belirli bir denge içinde olmalıdır. Bu dengenin sağlanamadığı durumlarda dehidratasyon, böbrek taşı ve daha bir çok sağlık sorunu ortaya çıkar. Sağlıklı erişkinler günde en az 2-2.5 litre sıvı tüketmelidirler.

Çay ve kahve tüketimi günlük alınması gereken sıvı yerine geçer mi?

Çay, kahve, kolalı içeceklerin diüretik (idrar söktürücü) özelliği olduğundan bu ürünler vücuttaki suyun atılmasına yol açar. Bu nedenle bu gibi içecekler asla su yerine tüketilmemelidirler. Su ve sıvı tüketimi hastalık durumu ve mevsime göre değişiklik gösterebilir. Yaz aylarında su kaybı daha fazla olmaktadır.

Sıvı gereksinimiyle gebelik ve bebeklik, çocukluk dönemlerinde artar

Gebeler ve emziren anneler için sıvı gereksinimi artar. Emziren anneler sütle kaybettiği sıvıyı yerine koymalıdır. Bebeklerin ve çocukların harcadıkları enerji (kcal) başına su gereksinimi fazladır. Bunun nedeni; vücutlarında su yüzdelerinin fazla olması, metabolizmalarının hızlı çalışması, büyüme için proteinden zengin beslenmeleridir.

Yaşlılık döneminde su tüketimi

Yaşlılarda, yaşa bağlı susama hissinde ve mekanizmalarında yavaşlamalar, gerilemeler görülebilir. Kişinin susama hissi zayıflayabilir, su tüketimi azalır. Yaşlıların su tüketimi dikkatle takip edilmelidir.

Çeşitli nedenlere bağlı olarak böbreklerimiz zarar görebilir ve böbrek işlevlerinde giderek azalmaya yol açan bir klinik tablo ile karşılaşılabilir. Böbreklerimizi yıllar içinde etkileyen ve müzmin (kronik) bir seyir gösteren bu tabloya kronik böbrek hastalığı adı verilir. Bir kronik böbrek hastalığının zamanla böbrek işlevlerini bozması durumuna da kronik böbrek yetersizliği denir. Kronik böbrek hastalığına yol açan nedenlerin başında şeker hastalığı (diyabet) ve yüksek tansiyon (hipertansiyon) gelmektedir. Ayrıca kronik glomerülonefrit adı verilen böbreğin bazı iltihabi hastalıklarında da benzer bir tablo oluşabilir. 

Kronik böbrek hastalarında yıllarca hiçbir şikayet ve belirti olmayabilir. Bazen altta yatan hastalığa özgü bulgularla karşılaşılabilir. Örneğin, kronik glomerülonefriti olanlarda idrarda kanama veya göz kapaklarında ve bacaklarda şişlikler görülebilir. Eğer araştırılacak olursa, kan basıncında (tansiyonda) yükseklik, idrar ve kan tahlillerinde bozukluklar saptanabilir. Hastalarda geceleri sık idrara çıkma görülebilir. 

Kronik böbrek hastalıklarının erken dönemde fark edilebilmesi için toplumda herkesin kan basıncını kontrol etmesi ve periyodik olarak sağlık taraması yaptırması çok önemlidir. Kronik böbrek hastalığının yıllar içinde ilerlemesi ve böbrek işlevlerinin giderek azalması sonucunda bazı şikayetler ve bulgular ortaya çıkar. Böbreklerimizin atılması gerekli zararlı maddeleri vücuttan uzaklaştıramaması ve bu maddelerin kanda birikmesi ile halsizlik, iştahsızlık, bulantı, kusma, kaşıntı ve uykuya meyil gibi şikayetler görülebilir. Kronik böbrek yetersizliğinin daha ileri aşamalarında ise vücudumuza alınan su ve tuz yeteri kadar atılamaz. Bunun sonucunda göz kapaklarımızda, ayaklarımızda ve bacaklarımızda şişmeler olabilir. Buna tansiyon yüksekliği eşlik edebilir. Akciğerlerimizde sıvı birikerek nefes darlığına yol açabilir. Ayrıca, vücuttaki potasyumun atılamamasına bağlı olarak halsizlik, felçler ve kalp durmasına kadar gidebilen ölümcül bir tablo ortaya çıkabilir.  

Kronik böbrek yetersizliği olan hastalarda böbreklerin işlevlerini yerine getirememesi sonucunda oluşabilecek önemli sorunlardan biri de anemi (kansızlık) gelişmesidir. Anemi, halsizlik, çabuk yorulma, baş dönmesi, konsantrasyon güçlüğü, çarpıntı ve nefes darlığına neden olabilir. Ayrıca, bu hastalarda, D vitamininin yapılaması ve fosforun vücuttan atılamamasına bağlı olarak kalsiyum ve fosfor dengesinde bozukluk ortaya çıkar. Bunun sonucunda, boyundaki tiroid bezinin arkasında yer alan ve kalsiyum-fosfor dengesini düzenleyen paratiroid bezlerinin fazla çalışması ile ortaya çıkan bir tablo gelişir. Buna ikincil hiperparatiroidi adı verilir. Tüm bunlara bağlı olarak kemik yapımında bozulma, kemiklerin direncinde azalma ve kolay kırılmalarla karşılaşılabilir.   

Kronik böbrek hastalarında kullanılan bazı ilaçlar ve bunların atıkları vücutta birikebilir. Bu nedenle bu hastalarda ilaç tedavisi çok dikkatli bir şekilde planlanmalı ve bilinçsiz ilaç kullanımından kaçınmalıdır.      


Böbrek hastalıklarını önlemek veya ilerlemesini geciktirmek üzere, bireysel olarak alınabilecek önlemler nelerdir?

Kronik böbrek hastalığı tüm dünyada ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Günümüzde çeşitli nedenlere bağlı olarak kronik böbrek hastalığında artış görmekteyiz. Özellikle gelişmiş toplumlarda yaşam süresinin uzaması nedeniyle kronik hastalıklar da artmaktadır. Kronik böbrek hastalığının en sık nedeni olan diyabetin artışı, kronik böbrek yetersizliği olan hastaların artmasına neden olmaktadır. Türkiye’de diyabet son 12 yılda %90 artarak, %7.7’den %13.7’ye çıkmıştır. Bunun en önemli nedeni şişmanlık (obezite) ve sağlıksız yaşam tarzıdır. Kronik böbrek yetersizliğinin ikinci sıklıktaki nedeni hipertansiyondur. Ayrıca kronik glomerülonefrit adı verilen böbreğin bazı iltihabi hastalıkları ve irsi (genetik) olan polikistik böbrek hastalığı da kronik böbrek yetersizliğine yol açabilir.  

Kronik böbrek hastalığı açısından risk altında olan kişiler fazla kilolu olanlar, yüksek tansiyonu olanlar, diyabetikler ve ailesinde böbrek hastalığı olanlardır. Yaş ilerledikçe damarlar yaşlandığı ve böbrek yetersizliği riski de arttığı için ileri yaştakiler de kronik böbrek hastalığı açısından risk altındadır. 

Kronik böbrek hastalığı ile ilgili önemli bir sorun, bu hastalığın bir çok hastada ileri aşamalara kadar herhangi bir belirti vermemesidir. Oysa, ucuz ve basit testlerle gerçekleştirilen taramalarla kronik böbrek hastalığı erken dönemlerde tanınabilmektedir. İdrar tahlili ve kanda kreatinin tayini erken tanıdaki en temel tetkiklerdir. Ayrıca kan basıncının ölçülmesi ile yüksek tansiyonun fark edilmesi önemlidir. 

Kronik böbrek hastalığının ilerlemesinin geciktirilmesinde yaşam tarzı değişikliklerinin büyük önemi vardır. Böbreklerimiz kan damarlarından çok zengin olduğu için kalp ve damar sistemimizi koruyucu tüm önlemlerin böbreklerimizi de koruyucu etkisi vardır. Ayrıca, kronik böbrek hastalarında, kalp ve damar hastalığı riski yüksektir. Bu nedenle, bu hastalara önerdiğimiz yaşam tarzı değişiklikleri ile hem kronik böbrek yetersizliğinin ilerlemesini geciktirmek, hem de kalp-damar hastalığı riskini azaltmak mümkündür. Bu amaçla alınması gereken önlemler, düzenli egzersiz yapmak, ideal vücut ağırlığında olmak, asla sigara içmemek, tuz tüketimini azaltmak, yeterli sıvı almak, aşırı alkolden uzak durmak ve hekim tavsiyesi olmadan bilinçsiz ilaç kullanmamaktır. Toplumda, özellikle bazı ağrı kesicilerin bilinçsiz bir şekilde kullanılması böbrek fonksiyonlarındaki bozulmayı hızlandırmaktadır. Bazı bitkisel ürünlerin de böbrekler ve karaciğer üzerine zararlı etkilerinin olabileceği unutulmamalıdır.   

Kronik böbrek hastalarında kan basıncının kontrol altına alınmasının hem böbrek yetersizliğinin ilerlemesini geciktirici, hem de kalp ve damar hastalığı riskini azaltıcı etkileri vardır. Bu nedenle, tüm kronik böbrek hastaları hekimleri tarafından önerilmiş olan tansiyon düşürücü ilaçları düzenli olarak ve önerilen dozlarda kullanmalıdır. Ayrıca, tüm hastalar, hekiminin önerdiği sıklıkta kontrollerini yaptırmalıdırlar. 


Böbrekler, sağlıklı bir yaşam sürdürebilmemiz için gerekli olan çok sayıda işlevi yerine getirir. Böbreklerin temel görevlerinden biri, günlük metabolizma sonucunda oluşan üre ve kreatinin gibi zararlı artık maddeleri idrarla vücudumuzdan uzaklaştırmaktır. Bu sayede vücudumuzdaki tüm organların uygun bir şekilde çalışması sağlanmış olur. Ayrıca böbrekler, gerek suyun, gerekse de sodyum ve potasyum gibi farklı yapıdaki tuzların fazlasını idrarla vücuttan atar. Böylece hem organlarımızın yeterli işlev görmesine yardımcı olur, hem de kan basıncımızı (tansiyonumuzu) dengede tutar. Böbrekler, bunlara ek olarak, aldığımız ilaçlardan bazılarının idrarla vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar.

Böbreklerin idrar oluşturmak dışında başka önemli görevleri de vardır. Böbrekler, kemik iliğindeki kan hücrelerini olgunlaştıran eritropoetin adlı bir hormonun yapımından sorumludur. Bu sayede vücudu kansızlığa karşı korur. Buna ek olarak, D vitamininin sentez edilmesine katkıda bulunarak kalsiyum ve fosfor dengesini düzenler. Bu da kemiklerimizin dirençli olmasını sağlar. Tüm bu sayılan işlevlere ek olarak, böbreklerimiz, bazı hormonların kan seviyelerini düzenler.

Vücuda alınan sıvı miktarı ile tüketim belirli bir denge içinde olmalıdır. Bu dengenin sağlanamadığı durumlarda dehidratasyon, böbrek taşı ve daha bir çok sağlık sorunu ortaya çıkar. Sağlıklı erişkinler günde en az 2-2.5 litre sıvı tüketmelidirler.

Çay ve kahve tüketimi günlük alınması gereken sıvı yerine geçer mi?
Çay, kahve, kolalı içeceklerin diüretik (idrar söktürücü) özelliği olduğundan bu ürünler vücuttaki suyun atılmasına yol açar. Bu nedenle bu gibi içecekler asla su yerine tüketilmemelidirler. Su ve sıvı tüketimi hastalık durumu ve mevsime göre değişiklik gösterebilir. Yaz aylarında su kaybı daha fazla olmaktadır.

Sıvı gereksinimiyle gebelik ve bebeklik, çocukluk dönemlerinde artar.
Gebeler ve emziren anneler için sıvı gereksinimi artar. Emziren anneler sütle kaybettiği sıvıyı yerine koymalıdır. Bebeklerin ve çocukların harcadıkları enerji (kcal) başına su gereksinimi fazladır. Bunun nedeni; vücutlarında su yüzdelerinin fazla olması, metabolizmalarının hızlı çalışması, büyüme için proteinden zengin beslenmeleridir.

Yaşlılık döneminde su tüketimi.
Yaşlılarda, yaşa bağlı susama hissinde ve mekanizmalarında yavaşlamalar, gerilemeler görülebilir. Kişinin susama hissi zayıflayabilir, su tüketimi azalır. Yaşlıların su tüketimi dikkatle takip edilmelidir.

Bizden haberdar olmak
ister misiniz?
florence nightingale hastanesi çağrı merkezi
florence nightingale hastanesi

Copyright 2016 Florence Nightingale. Tüm hakları saklıdır.

Web sitemizdeki bilgiler kişileri tanı ve tedaviye yönlendirme amacı taşımaz. Tanı ve tedaviye yönelik tüm işlemlerinizi doktorunuza danışmadan uygulamayınız.