Yararlı Bilgiler

Bebek sahibi olmak mutluluk veren bir olaydır, ancak annenin yaşamı stresli ve zor olabilir. Birçok kadın anne olduktan sonra hafif hüzün ve kaygı hisseder, ruh halinde değişiklikler görülür. Bu belirtiler normalde 7-10 gün içinde kendiliğinden düzelir. Az görülen, ancak daha ağır sorunlar doğum sonrası depresyon ve psikozdur. Doğumdan sonraki ilk 6 hafta içinde sinsice başlar ve birkaç ay içinde düzelir fakat 1-2 yıla kadar da sürebilir.

NEDENLERİ genellikle iki alt başlık altında toplanabilir.

Biyolojik nedenler: Gebelik döneminde yükselen östrojen ve progesteron düzeylerinin doğumla birlikte ani düşmesi depresyondan sorumlu tutulmuştur. Geç başlangıçlı doğum sonrası depresyonda tiroit bozuklukları rol oynayabilir. Ayrıca folat eksikliğinin de doğum sonrası depresyonda etkili olabileceği düşünülmüştür.

Psikososyal nedenler: Doğum yapan tüm kadınlarda hormonal değişiklikler olmasına rağmen psikiatrik bozuklukların ancak kadınların %10-15'inde gelişmesi sosyal stres, kişiler arası ilişkiler, sosyal destekle ilgili olduğunu göstermektedir. Hayatlarını kendilerinden çok dış faktörlerin yönettiğini düşünen anneler doğum sonrası depresyon açısından yüksek risk grubundadır. Psikanalitik kurama göre bağımsız kendiliğin kaybıdır ve anne sadece alıcı rolünü kaybetmiş, besleyici rolünü de üstlenmiştir. Gebeliğin bitmesi fetusla olan yakınlığın kaybı olarak hissedilmekte ve sevilen birinin kaybını hatırlatabilmektedir.

Bir kadının bunu yaşamasındaki nedenler HAMİLELİK SIRASINDA yaşadıklarına mı, yoksa BEBEK DOĞDUKTAN SONRA karşı karşıya kaldığı durumlara mı daha çok bağlıdır?

Her iki durum da etkili olmaktadır. Doğum sonrası depresyon için risk faktörleri şunlardır; Geçmişteki ruhsal sıkıntılar (depresyon, bunaltı, kaygılar), evlilikle ilgili sorunlar, ailede ruhsal hastalık öyküsü, evli olmama, istenmeyen gebelik, annelik rolü için hazırlıksız olma, ilk gebelik olması, doğum korkuları, sosyal desteğin olmayışıdır.

Doğumla birlikte değişen rol tanımları (çift olmaktan anne, baba olmaya geçiş) ve bebek bakımının getirdiği psikososyal stresler ruhsal sorunların ortaya çıkmasını tetikleyebilir. Gebelik süresince evlilik gerilimi ve doyumsuzluğu, istenmeyen hayat olayları ileri sürülmüş nedenlerdendir. Özellikle eşlerinden yeterli destek alamayan, evlilik ilişkilerinde sorunlu olan kadınlarda doğum sonrası depresif belirtilerinin ortaya çıkma riski yüksektir.

Doğum sonrası depresyon normal depresyondan NE AÇIDAN FARKLILIKLAR GÖSTERİR?

İntihar düşüncesi doğum sonrası depresyonda çok daha azdır. Akşamları daha kötü olmaktadır. Süre daha kısadır (6-8 hafta), zihin karışıklığı daha fazladır.

Belirtileri nelerdir?

  • Şiddetli hüzün ya da boşluk duygusu; duygusal küntlük ya da duyarsızlık
  • Aşırı yorgunluk, enerji eksikliği gibi bedensel yakınmalar
  • Aie, arkadaş ya da keyif veren etkinliklerden uzak durma
  • Bebeklerini yeterince sevmedikleriyle ya da bebeğin beslenmesiyle, uykusuyla ilgili endişeler, bebeğe zarar verme korkusu
  • Konsantrasyon güçlüğü
  • Bellek zayıflığı
  • Psikomotor hareketlilikte artış, yerinde duramama
  • Endişe, sinirlilik, sıkıntı, bunaltı, kendiliğinden ağlamalar ve panik atak
  • İştahsızlık, kilo kaybı, uykusuzluk
  • Bebekle ilgilenmek istememe ve bebeği öldürmek istemeyle ilgili düşünceler
  • Mutlu olmaları gerekirken çökkün duygulara sahip oldukları için suçluluk duygusu, ilgi ve istek kaybı.

Genellikle HANGİ YAŞ GRUBUNDAKİ doğum yapan kadınlar yaşıyor?

Erken yaşta gebe kalan (bluğ çağının hemen sonrasında) kadınlarda risk %30 daha fazladır. Geçmişte depresyon öyküsü olan kadınlarda doğum sonrası depresyon riski %25'tir. Daha önceki gebeliğinde doğum sonrası depresyon yaşayan ve şimdi ise hüzün bulguları mevcut olan kadınlarda major depresyon gelişme riski %85'tir.

DEPRESYON TEDAVİSİNDE hangi yöntemler önerilir?

Doğum sonrası duygusal değişmelerin kesin nedeni bilinmemekle birlikte, bu durumun tedavisi mümkündür. Doğum hüznü durumu ortaya çıktığında, istirahat ederek, bebek uyuduğunda uyuyarak, aile bireyleri ya da arkadaşlarından yardım alarak, her gün düzenli duş alıp giyinerek, dışarı çıkıp yürüyüş yaparak ve rahatlamak isteği zamanlarda bir çocuk bakıcısını çağırarak rahatlayabilir.

Daha ağır depresif durum ortaya çıktığında mutlaka tıbbi değerlendirme yapılmalıdır. Depresyona neden olabilecek tıbbi durumları dışlamak için tıbbi muayene, tetkikler ve gerektiğinde antidepresan veya antipsikotik ilaç uygulaması yapılabilir. Bireysel terapi ya da grup terapisi, mümkün olduğunda anne ve babaya yönelik danışmanlık verilir.

Kimi zaman intiharla sonuçlanan doğum sonrası depresyon yaşayan kadınların eşlerine ve ailelerine NE GİBİ GÖREVLER DÜŞMEKTEDİR?

İyi bir sosyal destek önemlidir. Antropolojik olarak bazı kültürlerde ilk 40 gün annenin dinlenmesi gerektiği zaman olarak öngörülmüştür. Dinlenme, sağlığına kavuşma, yeme ve uyuma dönemidir. Kadının ailesi yemeğini hazırlar, ev işlerini yapar ve bebeğe bakar. Böylece sosyal destek, eğitim, bebek bakma, sosyal algılama (annelik durumu) sağlanır. Bu dönemde annenin çevresindeki sevdikleri tarafından desteklenmesi gerekiyor. Elbette ilk destekleyecek kişi babadır. Bebek bakımında annenin güvendiği anneanne ya da teyzeler de bu hüznün geçişinde yardımcı olacak kişilerdir.

HAMİLELİK SIRASINDA bir kadının bu duruma maruz kalmaması için kadın doğum uzmanına ne gibi görevler düşüyor?

İlk gebelik vizitinde mutlaka detaylı bir öykü alması ve geçirilmiş psikiatrik bozuklukları ve ailede psikiatrik hastalık öyküsünü sorgulamak gerekir. Bu tip öyküleri olan hastalarda bu konuda dikkatli davranması gerekir. Annenin tüm soruları, gebelikle ilgili endişeleri değerlendirilip, gerekli cevapların verilmesi önemlidir. Gebelik boyunca anneye özellikle baba tarafından sosyal destek sağlanması önerilir. Gebelik takiplerinde ve yapılacak tetkiklerde anneye destek olması önerilir. Doğum eyleminin uzun ve zor olmaması için gereken her türlü önlemi doktorun alması önemlidir.

Hamileliğin başlangıcından itibaren önlem olarak PSİKİYATRİST ya da PSİKOLOG almak gerekir mi?

Gebelik öncesinde herhangi bir psikiyatrik hastalığı olan ya da daha önceki doğumu sonrasında depresyon geçirmiş olan hastalara bu desteği önermek gerekir.

DOĞUM PSİKOZU ile LOHUSA SENDROMU arasındaki farklılıklar nelerdir?

Lohusa sendromu (annelik hüznü) doğum sonrası birkaç gün içinde başlayıp 7-10 gün içinde düzelir. Bunaltı, sıkıntı, sinirlilik, ağlama, çabuk sinirlenme, unutkanlık ve dikkat dağınıklığı gözlenir. Lohusa sendromu kendiliğinden düzelir ve tedaviye genellikle gerek kalmaz. Doğum sonrası psikozu, doğum sonrası depresyonunun daha ağır bir şeklidir. Semptomları, hezeyanlar (yanlış düşünceler), halüsinasyonlar (ses duyma ya da gerçek olmayan bir şeyler görme), bebeğe zarar verme düşünceleri ve ağır depresif belirtilerdir. Mutlaka bu gurup hastanın, bir uzman tarafından değerlendirilmesi ve tıbbi yardım alması gerekir.

ANNE ADAYLARINA bu konuda önerileriniz neler olabilir?

Gebeliğin normal fizyolojik bir olay olduğunu akıllarından çıkarmamaları gereklidir. Yeni bir bebekle baş başa kalmak, ona bakmak yeni doğum yapmış anneleri tedirgin eder. Aylardır beklediği bebek yanı başındadır ama başka bir varlıktır; küçücük, konuşamamakta, istediğini anlatamamakta ve ağlamaktadır. Onu emzirmek, temizlemek, altını açmak, gazını çıkarmak gibi işler sizi beklemektedir. Bambaşka bir sayfa açılmıştır. Anneliğin ilk adımlarını atmakta, onunla yaşamayı öğrenmekte, siz onu o sizi tanımaya çalışmakta ve birbirinize alışma dönemindesiniz. Bu zor dönemde mutlaka eş ve aile desteği almakta fayda var. Ayrıca bu dönemi daha rahat atlatmak için bir doğum öncesi eğitim grubuna katılmak, gerekli dökümanları okumak faydalı olacaktır. Ayrıca onları tedirgin eden, kaygılandıran her türlü fizyolojik ve psikolojik değişiklikleri doktorları ile paylaşmaları ve kafalarında büyütmemeleri gerekir.

Dünya Sağlık Örgütü'ne göre "fiziksel güç ya da kuvvetin, amaçlı bir şekilde kendine, başkasına, bir gruba ya da topluluğa karşı fiziksel zarara ya da fiziksel zararla sonuçlanma ihtimalini arttırmasına, psikolojik zarara, ölüme, gelişim sorunlarına ya da yoksulluğa neden olacak şekilde tehdit edici biçimde ya da gerçekten kullanılması" şeklinde tanımlanan şiddet günümüzde maalesef en çok erkek tarafından kadına uygulanan şekliyle karşımıza çıkıyor. Kadına fiziksel, cinsel ya da psikolojik zarar veren ya da verebilecek, cinsiyete dayalı her türlü şiddet hareketini bu başlık çerçevesinde düşünülebiliriz.

Tehdit veya aşağılamalar şeklindeki sözel şiddet, ihmal, duygusal şiddet, ve fiziksel şiddetin de bir üst boyutu olan ensest, tecavüz ya da fahişeliğe zorlanma gibi cinsel şiddet yolları kadına uygulanan şiddetin çeşitli boyutlarını oluşturmakta, bu şiddet türlerinin de çoğunlukla bir arada uygulandığı görülmektedir. Buradaki temel mekanizma fiziksel olarak güçlü olan erkeğin kontrol etmek, cezalandırmak, korkutmak, güç gösterisinde bulunmak, kendi isteklerine boyun eğdirtmek ve baskı kurmak amaçlarıyla kadına yönelik şiddete başvurması şeklinde açıklanabilir. Kısıtlı sayıda olan araştırmalar çok sayıda kadının Türkiye'de şiddete maruz kaldığını, daha da acısı bu kadınların bir kısmının ara sıra şiddete maruz kalmayı haklı bulacak davranışlarda (ör: eşlerinin sözlerini dinlememe, çocukların bakımını aksatma vb.) bulunduklarını düşünmeleridir. Oranlara bakılacak olursa kadınların en çok eşlerinden/partnerlerinden, daha sonra da aile içerisindeki yakınları tarafından şiddete maruz kaldıkları görülmektedir.

Risk faktörleri

Giderek kanayan bir yara haline gelen bu durumun ortaya çıkmasında elbette ki birçok risk faktöründen söz etmek mümkündür. Bu bağlamda, yapılan birçok araştırma erkeğin kendi ailesinde de şiddet içeren bir ortama maruz kalarak büyümüş olmasının önemini göstermektedir. Birçok durumda stresle baş etme ve sorun çözme yöntemi olarak şiddet, model alınarak öğrenilmekte ve erkek çocuk büyüme sürecinde şiddet uygulayan babayla özdeşleşmektedir.

Ancak elbette ki şiddet uygulayan birçok erkeğin geçmişlerinde aile içi şiddet öyküsünün olmaması tek etkenin ebeveynler arasındaki şiddete tanık olmak olmadığını göstermektedir. Özellikle sorun çözme becerileri zayıf olan, daha sinirli ve saldırgan yapıya sahip, alkolü/maddeyi kötüye kullanan erkeklerin şiddet göstermeye daha meyilli olduğu görülmektedir.

Sosyoekonomik açıdan ele alacak olursak erkeğin eğitim seviyesinin azlığı ve işsiz olması ya da iş yaşamındaki istikrarsızlığı ile kadının şiddete maruz kalması arasında da bir ilişki bulunmaktadır. Kadının eğitim seviyesi ile maddi kazancının erkeğinkinden yüksek olduğu durumlarda da erkeğin kadın partnerine şiddet uygulama ihtimalinin arttığı görülmektedir. Bu sonuç, kadının kendinden daha güçlü olmasını kabullenemeyen erkeğin şiddete başvurarak kadın üzerindeki güce sahip olmaya çalıştığını ifade ediyor olabilir. Bu bağlamda, şiddetin sadece düşük sosyoekonomik gelir düzeyindeki ailelerde/çiftlerde yaşandığı kanısı da bir anlamda çürütülmekte, eğitim ve gelir düzeyi yüksek birçok kadının da aslında şiddete maruz kaldığı görülmektedir. Ancak yüksek sosyoekonomik gelir düzeyine sahip kadınlar sosyal, hukuki, psikolojik yardım kaynaklarına daha kolay eriştiklerinden şiddet içeren ilişkiyle daha iyi başa çıkabilmekte ve istediklerinde bu tür bir ilişkiden daha kolayca kurtulabilmektedirler.

Kadınlara uygulanan şiddet açısından karşımıza çıkan bir diğer risk faktörü yaştır. Genç yaştaki kadınların daha fazla risk altında olduğu, yaşla beraber şiddet riskinin azaldığını gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Ancak elbette ki yaşla birlikte risk tamamen ortadan kalkmamakta, öyle ki fiziksel şiddet yerini daha çok duygusal-psikolojik şiddete bırakmaktadır.

Sosyal destek açısından bakacak olursak, elbette ki aile, arkadaş ve yakın çevre desteği hem şiddete maruz kalan hem de şiddeti uygulayan kişi açısından koruyucu bir ortam oluşturmaktadır. Ancak şiddeti uygulayan kişinin kadına yönelik bu tarz davranışları benimseyen bir sosyal çevreye mensup olması elbette ki bir risk faktörüdür. Özellikle, kadın ve erkek arasındaki eşitsizliğin yaygın olduğu, erkeğin kadından üstün görüldüğü, kadın ve erkek rollerinin katı çizgilerle birbirinden ayrıldığı toplumlar koruyucu olmaktan ziyade şiddeti cesaretlendirici bir ortam hazırlar. Bu bağlamda erkeğin kadından üstün bir varlık olarak görülmesinin ve erkeğin eşini dövüyor olmasının geleneksel normlar tarafından normalize edilmesinin ve bu normların kadınlar tarafından da benimsenmesinin şiddeti teşvik eden önemli risk faktörleri olduğu açıktır. Özetle, kadına yönelik şiddeti ortaya çıkaran etkenlerin yalnızca aile kaynaklı olmadığını, erkek kadın ayrımcılığını meşru kılan toplumsal, ekonomik, politik, hukuksal ve eğitimsel yapıların da etkili olduğunu söylemek mümkündür.

Birçok çalışma erkeklerin çocukluk yıllarından itibaren cinsiyetler arası rollere göre değişiklik gösteren sosyalleşme süreçlerinde, kadınlara karşı erkekliklerini kanıtlamalarına yönelik bazı rolleri içselleştirdiklerini ve bu amaca yönelik davrandıklarını belirtmektedir. Türkiye'de şiddeti meşrulaştıran bir diğer toplumsal kavram ise ne yazık ki namus kavramıdır. Toplumun kabul gördüğü ahlaki kurallar ve acımasız törelere dayandırılarak uygulanan şiddet sonucu birçok kadın ne yazık ki namus cinayetine kurban gitmektedir.

Şiddete maruz kalan kadın ne yaşar?

Şiddetin kadın üzerindeki elbette ki en vahim ve en geri döndürülemeyecek sonucu maalesef ölümdür. Son yıllarda yaşanan kadın cinayetleri de bize bu tablonun ne kadar vahim olduğunu göstermektedir. Ölümle sonuçlanmasa da birçok kadının çeşitli fiziksel hasarlar görmesi, kronik rahatsızlıklar, fiziksel sağlık sorunları geliştirmesi sıklıkla karşılaşılan durumlardır. Örneğin fiziksel şiddet kırıklara, beyin zedelenmelerine, yaralanmalara sebep olurken, şiddete maruz kalan kadınlar arasında yaşanan strese bağlı olarak yoğun baş ve sırt ağrıları ile mide ve bağırsak sorunları görülmektedir.

Psikolojik açıdan bakıldığında ise kadında oluşan hasarı anlatmaya kelimeler dahi yetersiz kalabilir. Şiddetin kadın üzerindeki psikolojik etkileri şiddetin tipi, süresi, ciddiyeti, şiddetin gerçekleştiği sıradaki yaşam döngüsü, kişinin sahip olduğu başa çıkma mekanizmaları ve sosyal desteğine göre değişiklik gösterir. Özellikle uzun süreli şiddet durumlarında güven duygusunda sarsılmalar, çaresizlik, umutsuzluk hisleri, kendini suçlama ve özsaygıda düşüş sıklıkla gözlemlenir. Klinik anlamda ise şiddete maruz kalan kadınların depresyon, anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu ve psikosomatik hastalıklar gibi birçok ruhsal problemle karşılaşma olasılıklarının şiddet öyküsü bulunmayan kadınlara oranla anlamlı derecede fazla olduğu ortaya konmaktadır. İntihar riski ve alkol/madde kötüye kullanımı da ağırlıklı yaşanan ruhsal sorunlar arasında sayılabilir. Daha da önemlisi bu sonuçların sadece fiziksel şiddete değil aynı zamanda psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalma durumlarında da geçerli olmasıdır. Tüm bu bulgular, şiddetin psikolojik olarak neredeyse kalıcı hasarlar bıraktığını göstermektedir.

Kadına yönelik şiddeti önleyebilmek öncelikle onun toplumsal bir olgu olduğunu kabul etmeyi gerektirmektedir. Kadına karşı şiddet bir insan hakları ihlali ve bir suç, bu konuda bir şey yapmamak ise daha da büyük bir suçtur. Kadınların herkes gibi normal ve sağlıklı yaşam hakkına sahip olabilmesi için birey, toplum ve devlet olarak bu eylemi bir suç olarak görmeli, bu suça teşebbüs edenlerin cezalandırılması ve kadınların güvenlik içinde yaşamaları amacıyla her türlü desteğin verilmesi için çalışılmalıdır.

Biz istemeden aklımıza tekrar tekrar gelen, sıkıntı veren ve aklımızdan çıkartmakta zorlandığımız düşüncelere saplantı, takıntı (obsesyon) denir.

  • Mikrop veya pis bir şey (idrar dışkı sperm gibi) bulaşması takıntısı
  • Kişinin kendine veya başkasına zarar vermekten korkması
  • Bir şeyi yapıp yapmadığıyla ilgili emin olamama (kapıyı kilitleyip kilitlemediğinden, ütüyü prizden çekip çekmediğinden emin olamama)
  • Cinsellikle ilgili saplantılar (kişinin çocuklarıyla, ebeveynleriyle cinsel ilişkiye girdiği düşünceleri ve imgeleri, eşcinsel olmakla ilgili korkuları içeren düşünceler)
  • Eşyaların ve nesnelerin belli bir düzen ve konumda olması saplantısı
  • Günah sayılan düşüncelerin akla gelmesi
  • Kanser, AIDS, kuduz gibi hayatı tehdit eden bir hastalığa yakalanma saplantısı

Zorlantı; ise çoğu kez takıntılı düşünceleri kovmak için yaptığımız irademiz dışı yinelen hareketlerdir.

  • Yineleyen tarzda el yıkama, banyo yapma, sürekli evi, eşyaları temizleme, saatlerce bulaşık ve çamaşır yıkama
  • Güvenliği sağlamakla ilişkili olarak (ütünün prizde unutulup unutulmadığını) defalarca kontrol etmek
  • Bir denge ve simetri sağlamak üzere eşyaları belli bir düzen içinde tutmaya çalışmak
  • Bir takım davranışların belli bir tarzda ve sayıda yinelenmesi
  • Otomobil plakalarını, evlerin numaralarını vb. saymak
  • Kişinin kendini belli nesnelere dokunmak zorunda hissetmesi
  • Birçok şeyi gereksinim duymadığı halde satın alma, sahip olunan hiçbir şeyi atamama

Temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek (takıntı) kişinin birçok kez el yıkama zorunluluğunu hissetmesi birçok kez elini yıkaması zorlantı örneğidir.

Bir diğer örnek; Abdest alırken gelen Tanrı'ya küfür düşünceleri (takıntı) yüzünden kişinin abdestini birçok kez yeni baştan almak zorunda kalması olabilir.

Kişi takıntıların aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendini zorlar. Fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir. İstenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır.

Saplantı - zorlantı hastalığı (OKB) genellikle genç yaşta başlar. Büyük çoğunlukla ortalama başlama yaşı 18-25 yaşları arasındadır. Erken dönem çocukluk yaşlarında bile görülebilir. Zaman zaman orta yaşlarda, hatta yaşlılıkta başladığı görülmektedir.

Hastalığı'n her 100 kişiden 2-3'ünde görüldüğü saptanmıştır. Erişkinlerde cinsiyet farkı hemen hemen görülmezken; ergenler arasında erkek hastalar biraz daha fazladır.

Hastaların çoğunda belirtiler hafif olduğundan doktora gitmezler ve rahatsız oldukları belli olmaz. Bir kısmı hastalıklarını gizlerler, kimseye belli etmek istemezler. Fakat kendi evleri içinde açıkça bellidir. Bazıları da yıllarca süren hastalığı benimsemişlerdir.

Saplantı-zorlantı bozukluğu gösteren hastalarda, majör depresyon sık görülmektedir. Çoğunlukla saplantı ve zorlantılar bir arada bulunmakla birlikte, bazı kişilerde sadece saplantı bazılarında sadece zorlantılar görülebilirHastalık insanların kendilerine sıkıntı vermesinin yanında çalışma, sosyal ve aile hayatlarında da ciddi sıkıntılar yaşamasına neden olabilmektedir.

Nedenleri nelerdir?

Beyin işlevlerinde bozulma; Beynimizin çalışmasında yer alan sinir hücrelerinin arasındaki iletişimi sağlayan kimyasallardan serotonin maddesinin işlevinde bozukluktan dolayı olabileceği gösterilmiştir.

Kalıtım faktörü; 1. Derece akrabalarında yüzde 20-25 sıklığında görülmesi, ailesel yatkınlığın olabileceğini düşündürmektedir.

Hazırlayıcı etkenler; Hastaların yaklaşık yarısında belirtiler; bir yakının ölümü, gebelik gibi stresli bir olaydan sonra birden başlayabilmektedir. Ayrıca çocukluk çağı travmalarına maruz kalanlarda ileri yaşamlarında önemli bir stresle ardından OKB ortaya çıkabilmesi erken çocukluk dönemlerinin hastalık gelişiminde rol oynadığını göstermektedir.

Tedavi; Günümüzde OKB'li hastaların çoğu ilaç ve davranış tedavilerinden yararlanmaktadır. Özellikle serotonin sistemi üzerine etkili ilaçlar tedavide faydalı olmaktadır.

Kadınlar doğum sonrası ilk yıl içinde psikiyatrik hastalıklar açısından risk altındadır. En sık görülen doğum sonrası psikiyatrik hastalık depresyondur. Doğum yapan her 10 kadından birinde Doğum sonrası depresyonunun ortaya çıktığı tespit edilmiştir.

Doğum sonrası depresyon belirtileri şunlardır;

  • Şiddetli hüzün ya da boşluk duygusu, duygusal küntlük ya da duyarsızlık
  • Aile, arkadaş ya da keyif veren etkinliklerden uzak durma
  • Sürekli yorgunluk, uykuya dalma bozukluğu
  • Aşırı yeme ya da iştah kaybı
  • Başarısızlık ye da yetersizlik duygusu
  • Bebekle ilgili kaygı duyma
  • Bebeğe ilgi duymama konusunda yoğun kaygı
  • İntihar düşünceleri
  • Bebeğe zarar verme korkusu

Bazı durumlar doğum sonrası depresyon için risk yaratmaktadır

  • Daha önce depresyon yaşamış olmak
  • Gebelik ve doğum sürecinin travmatik geçmesi
  • Eşle ilgili sorunların varlığı
  • Kısıtlı sosyal destek

DSD (doğum sonrası depresyon) demek için depresyon belirtilerinin doğum sonrası ilk 4 haftada ortaya çıkması gerekmekle birlikte, bazı kadınlarda belirtiler haftalar ya da aylar sonra, daha sinsi bir şekilde başlar.

Yeni anne olan kadın neyin normal olduğunu ve ne beklemeleri gerektiğini bilmeyebilir. Bu yüzden anneler DSD yaşadığını anlamakta zorlanır, sorunun kendi eksikliklerinden kaynaklandığını düşünebilirler. Bu durumun kendi eksikliğinden olduğunu düşünen kadın, utanıp, başkalarından saklamaya çalışır.

Oysa DSD ne kadar erken anlaşılırsa, anne için o kadar iyi olacaktır. Çünkü DSD tedavi yöntemleri etkilidir.

Doğum yapan annenin ve yakınlarının depresyon açısından bilgi sahibi olmaları çok önemlidir. Çünkü bu konuda bilgi sahibi olan kişi, sorunu fark edince profesyonel yardım almakta hızlı davranacaktır.

Dünyaya gözlerimizi açtığımız ilk andan itibaren hayat sanki annemizden ibaretmiş, biz de onunla birmişiz, onun bir parçasıymışız gibi bir bütünlük hissi içerisinde oluruz. Bu hissin uzunca bir süre devem etmesi, annenin özellikle ilk aylarda bütün zihinsel ve duygusal yatırımının, meşguliyetinin yalnızca bebeğinin üzerinde olması sadece 2 kişiden oluşan bir dünya imajı çizer. Bu durum babanın, bebeğin sağlıklı gelişimindeki yerine ve önemine dair hepimizi şüpheye düşürebilir. Ancak elbette ki bir babanın varlığı ve çocuğuyla kurduğu ilişki, evladının gelişiminde anne ile ilişkinin önemi kadar öne çıkmasa da azımsanamayacak bir etkiye sahiptir.

Doğumdan itibaren bebeğin tüm sevgi yatırımı anne üzerinden olsa bile annenin zamanla farklı meşguliyetlerinin olmaya başlaması, (çalışmaya başlaması, kendi sosyal ihtiyaçlarına daha fazla zaman ayırması vb) bebeği yavaş yavaş annesinin tüm dünyasının kendisinden ibaret olmadığı gerçeği ile karşılaşmaya zorlar. Bu noktada babanın varlığının ve babanın eşini “eş”liğe, “kadın”lığa geri çağırmasının, yani yeniden bir “çift” olmalarının önemi büyüktür. Zira bebek için bu, annenin dışında da bir dış dünyanın varlığını simgeler ve anne ile bebek arasında bağımlılığa dönüşmeyen sağlıklı bir ilişkinin oluşmasına yardımcı olur.

Bebek henüz bu süreçlerde cinsiyet ayrımında değildir. Ancak 3 yaş civarı bunun fark edilmeye başlanmasıyla birlikte karşı cins ebeveyne karşı daha yoğun bir yakınlık hissi oluşmaya başlar. Kız çocukları annesindeki ve kendindeki eksikliği fark edip bu durumdan anneyi sorumlu tutup ona karşı bir öfke hisseder ve babaya yakınlaşmaya başlar. Babada var olana sahip olabilmek, başka bir deyişle babaya sahip olabilmek için onu fethetmeye, onun tarafından beğenilmeye çalışır. İşte tam da bu zamanlarda “ben büyüyünce babamla evleneceğim” cümleleri ya da anne ve baba yakınlaştığında aralarına girme çabaları ve özellikle babaya yoğunlaşan cilveli davranışlar kendini gösterir. Bu, kız çocukları için sağlıklı gelişimin bir parçasıdır.

Ancak bu sağlıklı gelişimi sürdürebilme noktasında anne ve babaya çok iş düşer. Elbette her baba için böylesine yakın ilgi görmek çok tatlıdır; fakat özellikle bu dönemden itibaren ilgi ve beğeni durumunun sınırları iyi ayarlamak, mahremiyete özen göstermek çok önemlidir. Örneğin birlikte uyumak, birlikte banyo yapmak, kızının yanında giyinip soyunmak, tuvalete birlikte girmek vb durumlar çocuğun babayla ilgili düşlemlerini güçlendirebileceğinden ve aklını da çokça karıştıracağından bu aşamalarda sınırları korumak önemlidir. Anne ise babanın esas partneri olduğu gerçeği ile çocuğu yüzleştiren, gerçek dünyanın temsili olmalıdır. Bu aşamada anne ve babanın bir çift olarak var olduğu kız çocuklarının (erkek çocukları için de geçerli) ise bir “üçüncü” olabildiği bir aile tablosu en sağlıklı olanıdır.

Anne ve babanın ilişkilerinin iyi olmadığı, kız çocuğun ise babanın duygusal ihtiyaçlarını karşılayan “babanın çifti” olduğu durumlar söz konusu kız çocuğunun sağlıklı bir genç kız ve kadın olarak yetişmesi ve büyüyebilmesi önünde ciddi bir engeldir. Nesil farkının tanındığı, kız çocuğunun aile hiyerarşisinde bir üçüncü olmayı öğrenebildiği “sağlıklı” durumlarda kız çocuk sonunda annesini idealize edip onunla özdeşim kurabilir ve “annesi gibi” olmaya çalışarak ileride “babası gibi” bir eşe sahip olma yolunda ilerleyebilir. Kız çocuk ancak üçüncü olmayı öğrenebildiği sürece duygusal yatırımını babadan babanın temsil ettiği dış dünyaya doğru yansıtabilir ve ileride başka bir erkeği sevebilmeyi başarabilir.

Babanın kız çocuk için bir başka önemi ise hayatta karşılaştığı ve bağ kurduğu ilk erkek olması dolayısıyla, bir erkekle kurulan yakın bir ilişkinin nasıl olabileceğine dair model oluşturuyor olmasıdır. Araştırmalar ve klinik çalışmalar uzun yıllardır göstermektedir ki; hayatımızın başlangıcında kurduğumuz ilk bağlar yaşamımızın ilerleyen dönemlerinde kuracağımız diğer yakın bağlara dair beklentilerimizi şekillendirmektedir. Bu bağlamda, ebeveynlerimiz hayat boyu kuracağımız etkileşim ve ilişkileri nasıl göreceğimiz ya da nasıl anlamlandıracağımız yolunda şekillendirici bir güce sahiptirler. Buna göre, bir kız çocuğunun ilk erkek sevgi nesnesi olan babasıyla kurduğu erken dönemdeki ilişkisinin de ilerleyen dönemlerde erkeklerle ilişkilerinde beklentilerini, bilinçli ya da bilinçdışı çıkarımlarını şekillendirebilir. Zira babayla kurulan ilişki başka bir erkeğin kendisine yönelik davranışları ve yaklaşımı ile ilgili belirli standartların oluşmasında etkin rol oynar. Bu noktada babanın anneye olan yaklaşımı da kız çocuğun zihninde ve iç dünyasında erkek ilişkilerine dair imgesine katkıda bulunacaktır. Ve elbette ki ileriki yıllardaki partner seçimleri babalarıyla ilişkilerinden referans alacaktır. Öyle ki, eşlerini babalarından tamamen farklı bir yapıda olacak şekilde seçmiş olan kadınların dahi kararlarını yine bu baba-kız ilişkisine dayandırdıklarını, “babası gibi olmama” noktasından yola çıktıklarını söylemek mümkündür.

İleriki dönemdeki partner ilişkilerini gerek bilinçli gerekse bilinçdışı yollardan etkileyen baba-kız ilişkisinin, aynı zamanda kız çocuğunun nasıl bir genç ve yetişkin bir kadın olacağı üzerinde de büyük bir etkisi vardır. Araştırmalar, destekleyici ve duygusal anlamda doyurucu bir baba-kız ilişkisinin kız çocuğunun özsaygı gelişimi, kendilik değeri ve benlik saygısı üzerinde pozitif bir etkiye sahip olduğunu, bu anlamda olumlu bir baba-kız ilişkisinin güçlü ve kendine güvenen kadınlar yetiştirmede bir anahtar niteliği taşıdığını göstermektedir.

Baba, dış dünyanın bir temsilcisi olarak kendi yaşam şekli ile kız çocuğu için hayatla ve dünyayla baş etme konusunda gerçekçi ve pozitif bir örnek teşkil eder. Kız çocuğunu annenin dışındaki dünya ile temas ettiren baba, aynı zamanda dış dünyadaki kuralların bir temsilcisi ve onları kızına öğreten kişi konumundadır. Bu da kızının ev dışındaki hayatta başarılı ve kendine güvenli bir insan olması yolunu açan temel öğelerde biridir. Babasını hayatla baş etme konusunda güçlü bulan, babasına hayranlık duyan, ondan korkmayan ve ilgi, sevgi gören bir kız çocuğu da psikolojik anlamda güçlü bir yetişkin olarak büyür.

Araştırmalar bir kız çocuğunun ve ileride yetişkin bir kadının özsaygısını öngören en önemli faktörlerden birinin babasından gördüğü fiziksel yakınlık ve beğeni olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bazen sıkıca sarılmak dahi bir kız çocuğu için çok önemli bir yakınlık göstergesi olabilir. Aksi durumlar, yani kız çocuğunun babadan ilgi, sevgi, beğeni ve fiziksel yakınlık göremediği durumlarla ilgili birçok bilimsel çalışma bu yakınlığın başka yollarla sağlanmaya çalışıldığını, söz konusu kız çocuklarının cinsel ilişki konusunda diğerlerine oranla daha aceleci davranabildiğini göstermektedir. Öte yandan, daha ilgili ve daha yakın, kızına karşı daha korumacı olan ve çeşitli sınırlar koyan babaların kız çocuklarının daha çok sevildiklerini, değer gördüklerini ve dolayısıyla da kendilerini daha fazla değerli hissettikleri görülmektedir. Örneğin sıklıkla babası tarafından sevildiğini duyan bir kız çocuğunun kendine verdiği değer çok daha yüksek olacaktır. Kızına iltifatlarda bulunan, ona hayranlık duyan, becerilerine ilgi ile yaklaşan ve kızının yeni şeyler denemesine alan açan babaların kızlarının bilişsel gelişimine ve okul başarılarına olumlu anlamda katkılarda bulunmalarının yanı sıra ileriki yıllarda da hem akademik hem de iş hayatında başarılı kadınlar olarak yetişmelerinde pay sahibi olduklarını söylemek mümkündür.

Kız çocukları için babayla kurulan ilişkinin kalitesinin çocuğun ruh sağlığı gelişiminde de büyük etkisi olduğu bilinmektedir. Bu durumu destekler birçok bilimsel çalışma zayıf bir baba-kız ilişkisine sahip çocukların depresyon ve yeme bozukluğu geliştirme ya da madde ve alkol kullanımı gibi riskli davranışlara yönelmeye daha meyilli olduğunu ortaya koymaktadır. Aksine, olumlu ve duygusal anlamda doyurucu, destekleyici baba-kız ilişkilerinin ileriki dönemlerde daha az intihar girişimi ve daha az oranda bedene yönelik beğenmeme ve tatminsizlik durumlarıyla ilişkilendirildiği de ortaya konan önemli sonuçlardandır.

Sonuç olarak, her ne kadar doğumdan itibaren bir çocuğun gelişimi için annenin önemine sıklıkla vurgu yapılsa da babayla kurulan iyi bir ilişkinin özellikle bir çocuğun gelişimini duygusal, fiziksel ve psikolojik anlamda koruduğunu, geliştirdiğini ifade etmek mümkündür. Babalarıyla (ve tabii ki anneleriyle de) doyurucu bir ilişkiye sahip olarak büyüyen kız çocuklarının ileride kendine güvenen, uygun partner seçimleri yapan ve yakın ilişkiler kuran, içinde bulundukları durumlara duygusal açıdan sağlıklı tepkiler verebilen ve hem kadın hem de erkeklerle anlamlı ilişkiler kurabilen yetişkinler, kadınlar olacaklarını söyleyebiliriz.

2014 yılında yayımlanan Dünya Sağlık Örgütü İntiharı Önleme raporuna göre; dünyada her yıl en az 800 Bin kişi intihar ederek yaşamına son vermektedir. Zengin ülkelerde erkeklerin intihar etme olasılığı kadınların üç katı iken, daha fakir ülkelerde bu oran 1,5 kata inmektedir. Dünya genelinde 15-29 yaş aralığında en büyük ikinci ölüm nedeni intihardır.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre; ülkemizde 2013 yılında ölümle sonuçlanan intihar girişimi sayısı 3.189 olarak tespit edilmiştir. Buna karşın 2013 yılı trafik kazasından ölüm 3.685 olarak saptanmıştır. Bu rakamlar, intihar girişimi nedeniyle ölümlerin sayısının yüksekliğini göstermesi açısından önemlidir.

Cinsiyete göre bakıldığında intihar edenlerin %73’ünü erkekler, %27’sini kadınlar oluşturmuştur. Yaşa göre bakıldığında ise en fazla intihar olayı 75 üstü yaş grubunda görülürken, en az intihar olayı 35-39 yaş grubunda görülmüştür. Erkeklerde 75 üstü yaş grubunda, kadınlarda ise 15-19 yaş grubunda intihar oranları yüksek saptanmıştır.

Başlıca nedenleri

İntiharın birçok nedeni olmakla birlikte, başlıca kaynağı ruhsal hastalıklardır. İlişki sorunları, ekonomik kayıplar, yalnızlık, düş kırıklığı, utanç, aşağılanma, başarısızlık, aile içi çatışmalar gibi zorlayıcı hayat olayları da intihar riskini artırmaktadır. Bununla birlikte bu risk faktörleri tek başına intihara yol açmamakta, genellikle ruhsal hastalıklarla birlikte olduğunda intihara neden olmaktadır. Nitekim araştırmalar, intihar girişiminde bulunanların %90'ından fazlasının o sırada psikiyatrik bir rahatsızlığının olduğunu göstermektedir.

İntihar davranışı için risk, psikiyatrik rahatsızlığın tipine göre değişir. İntiharların yaklaşık %60'ının depresif bozukluk ve bipolar bozukluktan kaynaklandığı tespit edilmiştir. Ayrıca şizofreni, alkolizm ve kişilik bozukluğu da intihar riskini artırmaktadır.

İntihar davranışını tanımlama

İntihar düşüncesi kişinin kendine zarar verme veya öldürme düşünceleridir. Davranışa yansımayan intihar düşünceleri intihar girişimine göre daha sık görülür. Ciddi intihar düşünceleri gelecekteki intihar girişimi için önemli bir göstergedir.

İki tür intihar girişiminden bahsedebiliriz

Yüksek ölümcül girişimler kurtarılma şansının az olduğu daha dikkatli planları içerir ve ateşli silahlar gibi ölümcül yöntemler kullanılır. Bu girişimlerde kurtulma olasılığı düşüktür. Bu tür girişimlerin erkeklerde görülme sıklığı daha yüksektir.

Daha az ölümcül girişimler sosyal krizler sonrası olur ve esasen bir yardım çağrısıdır. Diğer bir deyişle yakınımız, ciddi bir sıkıntıdan geçtiğini yardım istediğini bize bu davranışla söylemiş olur. Bu intihar girişiminin tekrarlamaması için kişinin yardım almasını sağlamak hayati önem taşımaktadır. Bu tür girişimler kadınlarda daha sık görülür.

İntiharı nasıl önleriz?

Önceki intihar girişimi gelecekteki intihar için önemli bir göstergedir. Ailenin diğer bireylerinde intihar girişimlerinin yaygınlığı da kişinin intihara eğilimi açısından kayda değer bir göstergedir. Bu tür vakalarda, daha dikkatli olmak ve zamanında önlem almak yaşamsal önemdedir.

Yakınımız depresyondaysa, ümitsizlikten ve ölmekten bahsediyorsa yaşamak için nedeni olmadığını söylüyor veya ima ediyorsa bu söylemleri ciddiye almamız çok önemlidir. Ayrıca daha önce intihar girişiminde bulunmuş yakınlarımızın ölümcül intihar girişimi açısından risk altında olduğunu bilerek yakınımızın ruhsal durumundaki değişimlere dikkat etmeliyiz.

Yukarıda değinilen risk faktörlerini göz önünde bulundurarak, intihar eğiliminde olduğunu düşündüğümüz bir yakınımız var ise onun bir psikiyatriste başvurarak yardım almasını mutlaka sağlamalıyız. İntihar riski içinde bulunan kişilere duyarlı davranmak, intihar girişiminde bulunmuş olanlara karşı ön yargıdan kaçınmak ve tedavilerine destek vermek kritik önemdedir. Çünkü intihar, ölümcül ama önlenebilen bir sorundur.

Panik atak (PA) aniden, herhangi bir yerde ortaya çıkan şiddetli korku endişe nöbetidir. Aniden başlar. Hızlı bir şekilde (10 dakika veya daha kısa bir sürede) tepe noktasına ulaşır. Yaklaşık 10-15 dakika sürer, ancak bazen 1-2 dakika bazen de bir saatten uzun sürebilir.

PA hastalarının % 75 ini kadınlar oluşturmaktadır. Kadınlarda yüzde 2,1 erkeklerde yüzde 0,6 oranında görülmektedir. Panik atak ölüm korkusu yaşatan bir nöbettir. Başlama yaşı geç ergenlik ve 20'li yaşlar olmakla birlikte 25-45 yaş aralığında daha sık rastlanmaktadır.

Panik atak ile panik olmak arasındaki fark nedir?

Şiddetli bir olumsuz olay yaşadığımızda veya tehdit hissettiğimizde aşırı telaşlanabiliriz. Yaşadığımız bu yoğun endişeye panik denir.

Buna karşın panik atak, herhangi bir olay veya tehdit olmaksızın beklenmeden aniden ortaya çıkar. Panik atak yaşayan kişi sadece yoğun endişe hissetmez. Aynı zamanda sanki kalp krizi gibi aniden gelişen bir hastalık yaşıyormuşçasına fiziksel tepkiler hisseder.

Belirtileri

Vücudumuzun birçok sistemiyle ilgili fiziksel belirtiler görülür. Sıklıkla; kalp çarpıntısı, nefes darlığı, soluğun kesilmesi, terleme, titreme, göğüs ağrısı, baş dönmesi, bulantı, karın ağrısı, üşüme veya ateş basması, el ve / veya ayakta uyuşma görülür. Ayrıca, çevresine veya kendisine yabancılaşma, kontrol kaybı hissetme, ölüm korkusu da fiziksel belirtilere eşlik eder. Bahsi geçen belirtilerden en az dört tanesinin varlığı bize panik atağı düşündürür.

Başlıca sebepleri

Panik atak'ın kişiden kişiye değişen nedenleri olabilir.

Fiziksel bazı hastalıklar panik atağa neden olabilir. Örneğin; kansızlık, tiroid hastalıkları, kan şekeri düşmesi, şeker hastalığı, yüksek tansiyon vb.

Fiziksel nedenler dışında genetik nedenler; beyin kimyasındaki değişimler, yaşanılan olumsuz travmalar ve sağlık sorunları.

Kişinin hayatındaki önemli değişimler de Panik Atağı tetikleyebilir. Örneğin; kişinin işini değiştirmesi, boşanması ve / veya sevdiği bir insandan ayrılması, uzun yıllardan beri kaldığı evini değiştirmesi bir anda panik atağın ortaya çıkmasına neden olabilir.

Kısaca geçmiş veya yakın zamanda yaşanan stresli yaşam olayları panik atağa yol açabilir.

Panik atak hastalarının çoğunda ek bir psikiyatrik bozukluk bulunmaktadır. Hastaların yarısından çoğunda depresyon görülmektedir. Hastaların yüzde 12'sinde intihar girişimi ve yüksek oranlarda intihar düşünceleri bulunmuştur.

İnsan hayatını nasıl etkiliyor?

Panik atak yaşayan kişiler sık acil başvuruları nedeniyle hem duygusal hem de ekonomik yönden yıpranırlar. Yaşamlarındaki diğer insanlar ile ilişkileri bozulur, işlerini ve eğitimlerini aksatabilirler.

Panik atak nedeniyle doktor doktor gezip çare arayan birçok insan bulunmaktadır. Tüm tıbbi tetkikler yapılıp herhangi bir neden bulunmayan panik atak hastaları çevresindeki yakınları tarafından "bir şeyin yok" denerek anlaşılamamaktadırlar. Bu durum kişinin daha fazla huzursuz olmasına yol açabilmektedir.

Hastalar ilk ataklarını unutmazlar. Oldukça dehşet verici bu atak nedeniyle atak nerede olduysa o ortamdan veya benzeri ortamlardan kaçınırlar. Örneğin; metro da olduysa metroda, kapalı kalabalık ortamlarda bulunmazlar. Uykuda yaşadıysa uyumak istemezler ve uyku bozuklukları ortaya çıkar.

Panik atak başka bir hastalıkla karışır mı?

Panik atak belirtileri birçok fiziksel hastalık belirtilerinde görülebilir. İlk kez atak belirtileri yaşayan bir kişinin ilk yapacağı hızla sağlık kurumuna başvurmaktır. Çünkü özelikle kalp krizi ve pulmoner emboli belirtileri panik atak belirtilerine benzer. Bu nedenle kişinin genel fiziksel durumunun değerlendirilmesi önemlidir. Fiziksel bir hastalık tespit edildiği durumda var olan duruma yönelik tedavi uygulanmalıdır. Unutulmaması gereken; belirtileri açıklayan bir fiziksel hastalık varlığıyla birlikte bir ruh sağlığı sorunu olan panik atak da ek olarak bulunabilir.

Tedavisi;

Tedavide öncelikle herhangi bir fiziksel hastalığın Panik Atak belirtilerine yol açıp açmadığı saptanmalıdır. Unutulmamalıdır ki; fiziksel ve ruhsal bir neden birlikte olabilir.

Tedavide; hem atak sırasında hem de atak endişesi esnasında kullanabileceği ilaçların yanı sıra, tekrarlamasını engelleyen tedavi edici ilaçlar kullanırız.

İlaç tedavisinin yanında kişinin hayatında olan ve atağı tetikleyen durumların araştırılması sorunun çözümü için oldukça faydalı olmaktadır.

Panik atak, ruhumuzda bazı şeylerin ters gittiğini gösteren bir sinyaldir. Bu ters giden durumların farkına varılması ve çözümlenmesinin tedaviye faydası büyüktür.

Grup terapisi nedir?

Geçmişte yakınlarını kanser nedeniyle kaybetmiş olan bireylerde, kanser tanısı alan hasta ve hasta yakınlarında olumsuz duygu ve düşünceler gelişebilir.

Gayrettepe Florence Nightingale Hastanesi olarak, hastalarımızın tıbbi tedavilerden kaynaklanan, onları rahatsız eden, yaşam tarzlarına olumsuz yansıyan değişikliklerin en aza indirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bu amaçla gerçekleştirdiğimiz grup terapilerinde, katılımcıların olumsuz duygu ve düşüncelerine karşı; sağlıklı anı ağlarına ulaşmalarını sağlıyor, hastalıkla ilgili farkındalık yaratıyor, yaşam tarzlarına destek olmayı hedefliyoruz.

Neden?

Kanser hastalarının, tanı ve tedavi sürecinde, fiziki olduğu kadar psikolojik desteğe de ihtiyaçları bulunmaktadır. Bu kişiler, grup terapisi ile desteklenir.

Grup terapilerine katılan kişiler, benzer yaşantıları olan bir grupta, hem kendilerini daha kolay ifade eder, hem de duygu ve davranışlarına yönelik farkındalık kazanırlar. Kanser hastaları, tanı ve tedavi dönemlerinde duygusal açıdan çalkantılı dönemlerden geçer. Bu süreçte yapılması gereken, kişinin kendini açıkça ifade edebilmesi ve sosyal çevre tarafından da kabul görmesidir. Grup terapisi ise tüm bunlara olanak tanır.

Grup terapilerine katılan kişiler, güçlü ve zayıf yanlarını anlamlandırmaya başlarlar. Grup içindeki kişilerle benzer tecrübeleri olduğunu fark eder ve böylece yalnızlık duygusundan uzaklaşırlar.

Nasıl?

Grup terapileri haftalık aralıklarla gerçekleştirilir. Tüm oturumlar kapalı grup halinde yapılır. Her grubun katılımcı sayısı 5-8 arasında değişir.

Grup terapilerine katılan kişiler, kanser sürecindeki duygu, düşünce ve davranışlarını, konusunda uzman bir psikolog gözetiminde paylaşırlar.

Her grup terapisi 6 oturumdan oluşur. Her oturum, birbiriyle bütünlük içerdiğinden Grup terapileri başladıktan sonra gruba yeni katılımcı alınamamaktadır. Oturumlara düzenli olarak devam edilmesi, sürecin olumlu tamamlanması açısından son derece önemlidir.

Oturum başlıkları

1. Tanışma
2. Kişisel Stres Faktörlerimiz
3. Olumsuz Otomatik Düşünceler
4. Mutlu Ben / Sıkıntılı Ben
5. Etkili İletişim
6. Hoşçakal

Ne zaman ?

Grup terapileri haftada 1 gün, 10:00 - 12:00 saatleri arasında Gayrettepe Florence Nightingale Hastanesi’nde yapılmaktadır.

Kimler katılabilir?

Grup terapilerine, kanserle mücadele eden herkes katılabilir. Hastalar ve hasta yakınları için ayrı grup terapileri yapılmaktadır.


Başvuru için:

Gayrettepe Florence Nightingale Hastanesi
İsim Soyisim: Gözdem Özdem
GSM: 0530 300 18 09
E-posta adresi: gozdem.ozdem@florence.com.tr

 

  • İnternetten yapılacak olan araştırmalar
  • Geniş aile ile erken dönemde paylaşılması
  • Bireyin durumunu kimse ile paylaşmaması

Çocuklar da ebeveynlerinin yaşadığı süreçlerin farkındadır ve bilgi almak isteyebilir. Soru sormamaları, ilgilenmiyormuş gibi görünmeleri merak etmedikleri anlamına gelmez. Çocuğun yaşına uygun, anlayabileceği bir dilde ve sindirebileceği bilgiyi vermek gerekir.

  • Hasta olan ebeveynin durumunu kısaca anlatın.
  • Tedavinin yan etkilerinden kaynaklanan değişikliklerin (saç dökülmesi, halsizlik gibi) hastalıktan değil tedavinin yan etkilerinden kaynaklandığını anlatın.
  • Bunun geçici bir durum olduğunu vurgulayın.
  • Sorularını cevaplayın endişelerini ifade etmesine izin verin
  • Endişelerini gidermeye çalışın.
  • Hastalık, doktor, hastane temalı oyunlar oynamasına, resimler yapmasına izin verin.
  • Hastalık ve iyileşme konularının işlendiği çocuk kitaplarından yardım alın.
  • Çocuğun günlük rutinlerinin devam etmesini sağlayın.
  • Ailece yaşadığınız duygusal çalkantılara tanık olmasına izin vermeyin.
  • Çocuğun hasta olan ebeveynine duygularını açmasını teşvik edin; resim çalışmaları ya da mektup yazmak gibi.
  • Tüm sorumluluğu ve yükü üstlenmeye çalışmayın, çevrenizdekilerle iş bölümü yapın.
  • Duygularınızı ifade etmekten çekinmeyin.
  • Hastaya duygularını ifade edebilmesi için fırsat tanıyın.
  • Kendinize zaman ayırın, keyif aldığınız aktiviteler yapın.
  • Duygu ve düşüncelerinizi bir uzmanla paylaşın.
  • Kendinizi yormayacak şekilde yürüyüş yapın.
  • Bugüne odaklanın ve yaşadığınız anın keyfini çıkarın.
  • Yardım istemekten ve kabul etmekten çekinmeyin.
  • Doktorunuza sormak istediklerinizi yazacağınız bir not defteri edinin
  • Duygularınızı ifade etmekten çekinmeyin.
  • Tedaviniz elverdiği oranda günlük yaşantınızı devam ettirin.
  • Sevdiklerinizle birlikte zaman geçirin.
  • Size iyi hissettirmeyen ortamlardan ve kişilerden uzak durun.
  • Günü ve anı yaşamayı ötelemeyin.

Tıbbın babası Hipokrat beynin merkezi sinir sistemi olduğunu ilk kez ileri sürmüş, akıl hastalıklarını da beyin hastalıkları olarak kabul etmiştir. Dikkatli bir gözlemci olan Hipokrat zamanında "melankoli, mani, paronoya" gibi halen geçerliliğini yitirmeyen bir takım terimler tanımlanmıştır.

Ancak Roma ve Yunan medeniyetlerinin duraklaması sonucu ilim, güzel sanatlar ve tıbbın gelişmesi de durmuştur. Ortaçağın karanlık yüzyıllarında akıl hastalarına “ içine şeytan girmiş”, “cadı olmuş” gibi bir takım yakıştırmalar yapılmış, akıl hastalıkları doğa üstü güçlere atfedilmiş, bu hastalar işkencelere, kötü davranışlara maruz kalmışlardır.

Bunun yanında Doğu biliminde İbn-i Sina (XI. yy) ruhsal hastalıkların doğası konusunda Hipokrat’ın bakışlarını esas almış; bu hastalıkların tedavisi ile ilgili çalışmalar yapmıştır. Bazı kaynaklarda IX. yüzyılda ilk defa olarak Bağdat, Şam ve Kudüs’te akıl hastalarına özel hastaneler açıldığı belirtilmektedir. Fransız ihtilali ile birlikte akıl hastalarına da insanca muamele başlamıştır. F.Pinel (1745 - 1826) ve öğrencilerinin getirdiği tedavi anlayışı psikiyatri tarihinde yeni bir çığır açmıştır. Hastalar zincirlerinden kurtarılmış; Avrupa'da ilk defa akıl hastalıklarına maruz kalanlar resmen hasta kabul edilmiştir.

20.yy ile birlikte psikiyatride yeni bir dönem başlamıştır. Kimi hekimler organik kökenlere, psikiyatrik bozuklukların nörolojik bulgularına ve beyin patolojileri ile ilişkilerine odaklanmışken; kimi hekimler de Freud'un geliştirdiği "psikanalitik" kuram doğrultusunda ilerlemiştir. Ayrıca yeni nöro-modülatör ilaçların geliştirilmesi ile birlikte psiko-farmakoloji önem kazanmıştır.

Günümüzde psikiyatrik bozuklukların kimisi ile ilgili patofizyolojik mekanizmalar giderek netleşirken bazıları için hala belirsizdir. Ancak hastalıkların ele alınması sadece tedavi etmekle sınırlı değildir.

Grup Florence Nightingale Hastaneleri Psikiyatri Bölümümüzde; hastalıkları tanımak, önlemek, sonuçlarını kestirmek, ilerlemesini durdurmak, yaşam kalitesini artırmak, mümkünse de tamamen tedavi etmek temel amaçlarımızdır. Medikal tedavi, çeşitli terapi yöntemleri, destek grupları, yaşam stilinin gözden geçirilmesi ve diğer tıp branşlarının da sürece katılımı ile bütünleştirilmiş bir tedavi planını esas tutmaktayız.

Tıpta "mevsimsel duygulanım bozukluğu" olarak tanımlanan bahar depresyonu, hafife alınırsa kronik depresyona dönüşebilir. Bu yüzden bazı önlemler almak, durum düzelmezse uzmana başvurmak gerekiyor.

İnsanlar arasında daha çok "bahar depresyonu" olarak bilinen "mevsimsel duygulanım bozukluğu" hastalığı, her yılın aynı zamanlarında tekrar eden bir depresyon türüdür. "Mevsimsel duygulanım bozukluğu" olanlarda "semptom”lar (belirtiler, arazlar) ilkbahar veya sonbahar aylarında başlayarak, yaz ve kış aylarına doğru devam eder. Bu süreçte hastalar kendilerini enerjileri sömürülmüş gibi ve daha karamsar hissedebilir.

Bahar depresyonu hastalığı ile ilgili en çok yapılan hata, hastalığı geçici bir moral bozukluğu gibi görerek hafife almaktır. Çünkü bu hastalık bazı kişilerde giderek ağırlaşıp sürekli bir depresyon haline gelebilir. Bu yüzden konuyu ciddiye alarak, motivasyonunuzu yıl boyunca yüksek tutabilmek için gerekli adımları atmanız gerekir.

Siz de bahar depresyonu mu yaşıyorsunuz?

Çoğu durumda bahar depresyonun belirtileri sonbaharın ortalarında başlayarak kış aylarının ortalarına kadar devam eder ve ilkbahar ve yaz aylarında tamamen ortadan kalkar. Ancak bazı kişilerde bunun tam tersi bir durum görülür. Belirtiler ilkbaharda başlayarak yazın ortalarına kadar devam eder. Her iki durumda da belirtiler hafif başlar ve mevsim ilerledikçe daha şiddetli hale gelebilir. Kaygı, uykusuzluk, sinirlilik, ajitasyon, kilo kaybı, iştahsızlık, cinsel dürtülerde artış sıkıntıları mı yaşıyorsunuz? Kendinizi bazı günler daha durgun veya daha keyifsiz hissetmeniz normaldir. Ancak bir anda bu şekilde hissetmeye başladınız ve bu şekilde hissetmeye devam ediyorsanız, ayrıca normalde yaptığınız günlük işlerinizi yaparken bile motive edilmeye ihtiyaç duyuyorsanız bir doktora görünmenizde fayda var. Ayrıca uyku alışkanlıklarınız ve iştah durumunuz değiştiyse, umutsuzluk hissine kapılıyorsanız, intihar fikri aklınıza geliyorsa ya da kendinizi daha rahat hissetmek için alkol almaya ihtiyaç duyuyorsanız, ilk işiniz bir doktora görünmek olmalıdır. Unutmayın tüm bunlar sizin gerçek duygu ve arzularınız değil.

Bahar depresyonunun sebepleri nelerdir?

Bahar depresyonunun spesifik sebepleri kesin olarak bilinmemektedir. Bütün ruhsal sağlık sorunlarında olduğu gibi bu hastalıkta da genetik faktörler, yaş ve büyük ölçüde vücudun doğal kimyasal yapısının rol oynadığı düşünülmektedir. Bu rahatsızlığın gelişmesinde rol oynayabilecek bazı spesifik faktörler şunlardır:

Biyolojik saatiniz: ilkbahar ve yaz aylarında güneş ışığı seviyesinin ve süresinin artması, gün içerisinde uyanık kalma sürenizi arttırmanız yönünde vücudunuzu uyararak vücudunuzun iç saatini bozabilir, Sarkadiyen ritimdeki bozulma da depresyon duygularına yol açabilir.

Serotonin seviyesi: Beyindeki kimyasal maddelerden birisi olan serotonin miktarındaki düşüş mevsimsel duygulanım bozukluğunu tetikleyebilir. Güneş ışığı miktarının azalması serotonin salgılanmasını azaltarak depresyon oluşumuna sebep olabilir

Melatonin seviyesi: Mevsim değişikliği uyku düzeni ve kalitesini etkileyen, melatonin hormonunun dengesini bozabilir.

Bahar depresyonundan kurtulmanın 8 yolu

Eğer bahar depresyonu semptomlarınız şiddetli ise ilaç tedavisi veya ışık terapisi gibi tedavi yöntemlerinin uygulanması gerekebilir. Ancak bunun yanında yaşam tarzınızda yapacağınız bazı değişiklikler veya uygulayabileceğiniz evsel tedaviler de kendinizi daha iyi hissetmenize yardımcı olarak, tedavinizi olumlu yönde etkileyecektir. Aşağıdaki tavsiyeleri de mutlaka denemelisiniz:

1- Yaşam alanınızın daha aydınlık olmasını sağlayın: Evinizin en çok ışık alan odasını aktif olarak kullanabilirsiniz. Panjur ve perdeleriniz gün ışığının olduğu her an açık olsun. Eğer ışığın eve ulaşmasını engelleyen ağaçlar varsa dallarını budayarak ışığın daha fazla gelmesini sağlayabilirsiniz. Evde ve iş yerinde mümkün olduğunda pencerelere yakın yerlere oturmaya çalışın.

2- Dışarıda vakit geçirin: Uzun bir yürüyüş yapın, öğle yemeğinizi açık bir alan tercih edin ya da sadece bir bankta oturarak güneşlenin. Özellikle sabahın erken saatlerinde 2 saat kadar gün ışığı altında vakit geçirmek, soğuk ve bulutlu günlerde bile daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır.

3- Düzenli olarak egzersiz yapın: Fiziksel egzersizler mevsimsel duygulanım bozukluğu hastalığı sonucunda artan anksiyete ve stresin önlenmesine yardımcı olur. Daha fit olmak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Bu da ruh halinizi olumlu yönde etkiler.

4- Tedavi planınızdan şaşmayın: ilaçlarınızı aksatmayın ve terapi seanslarınıza planlanan zamanlarda katılın.

5- Kendinize iyi bakın: Yeterince iyi dinlenin. Düzenli egzersiz yapın. Yemek saatlerinizi düzenleyin. Daha iyi hissetmek için alkol veya uyuşturucu ilaçlara başvurmayın.

6- Stres yönetimine özen gösterin: Stres yönetimi tekniklerini öğrenin. Yönetilemeyen stres depresyon, aşırı yemek yeme ya da sağlıksız düşünce ve davranışlara sebep olabilir.

7- Sosyalleşin: Ruh haliniz kötü olduğu zaman sosyalleşmek de zor gelebilir. Yine de çevrenizde olmasından keyif aldığınız kişilerle iletişime girmek için çaba sarf edin. Arkadaşlarınız size ağlayacak bir omuz veya eğlenceli bir ortam sağlayabilir.

8- Seyahate çıkın: Eğer mümkünse kendinizi harika hissedeceğinizi düşündüğünüz bir yere küçük bir seyahat organize edin. Hatta bu seyahate birkaç yakın arkadaş da eklerseniz harika olur.

Mevsimsel depresyon en sık kışın görülüyor. Yağışlı ve bulutlu hava şartları nedeniyle güneş ışığının eksikliği beyinde, mutluluk hormonu ve ciltte D vitamini üretimini azaltıyor. Çalıştığımız ortamın mümkünse gün ışığını bol miktarda alacak şeklide konumlandırılması gerekiyor. İşe gidip gelirken vasıtadan bir durak önce inip gün ışığında güneş gözlüğü takmadan yürümek kışa uyum sağlamamızı kolaylaştırıyor. İyimser arkadaşlarla vakit geçirmek ve hobiler ile meşgul olmak, sosyalleşmek depresyon riskini azaltıyor.

Kış yorgunluğunu atın!

Güneş yardımıyla cildimizde üretilen D vitamini, bağışıklık sisteminin 20'ye yakın antibiyotik benzeri silah üretimini sağlıyor. Özellikle yazın yeterli güneş görmeyen veya tatil yapamayanlar, havaların soğumasıyla virüslerle oluşan grip benzeri hastalıklara çok daha kolay yakalanıyor ve zor iyileşiyorlar. Bu kişilerin hekimlerine başvurarak kanda D vitamin seviyelerini ölçtürüp, takviye almaları gerekiyor.

Günde 2 saatten fazla TV seyretmek kalp hastalığı riskini 2 kat arttırıyor. Evde veya işte oturarak zaman geçirenlerin diyabet ve kalp hastalığı riski 2 kat artıyor ve 30 dakikalık egzersizin bile faydasını götürüyor, 1-2 saatte bir 2 dk kalkıp yürümek gerekiyor. Düzenli egzersiz meme ve kolon kanseri riskini %25-30 azaltıyor.

Üşüme birçok insanı tatlı yemeye sevk ediyor. Buysa kilo almaya neden oluyor. Ciltaltı yağ dokusunun artışı üşümeyi azaltsa da kilo fazlalığının getireceği hastalıklar uzun vadede sorun oluyor.

Mevsimsel ısı farkına uyum sağlamak için haftada en az 3 gün dışarıda 30-40 dakika yürüyüşe çıkmak gerekiyor.

Egzersiz ayrıca mevsimsel depresyon riskini de azaltıyor, vücuda mutluluk hormonu ve ağrı kesici madde ürettiriyor.

Serin havada yapılan egzersizin, daha çok kalori yakmayı sağladığı gibi soğuğa dayanıklılığı arttırdığı biliniyor. Japonya'dan bir araştırmaya göre, ormanda 2 saatlik yürüyüş bağışıklık hücrelerinin kısa sürede artmasını, güçlenmesini sağlıyor

Egzersize zaman ayıramayacakların alışverişe yürüyerek gitmek, asansör yerine merpen kullanmak gibi aktiviteler yapması faydalı olabiliyor. 10 ar dakikalık günde birkaç sefer yapılacak aktivite de benzer etki gösteriyor.

Düzenli egzersiz yapanlar soğuk algınlığı ve gribe yüzde 50 daha seyrek yakalanıyor. Yakalandığında kendini yorgun hissetmiyorsa, egzersize devam etmekle yüzde 30 çok daha çabuk iyileşiyor.