Yararlı Bilgiler

İlk hekim GÖRÜŞME & DEĞERLENDİRME (1. basamak)

Tüp bebek tedavisi hekim görüşmesi ile başlar. Bu ilk görüşme çocuk isteği olan çift için hangi tedavi yönteminin uygun olduğunun belirlenmesi amacını taşımaktadır. Görüşme sırasında çiftin ayrıntılı öyküsü alınır, varsa önceden yapılmış olan tüm tetkikleri değerlendirilir ve kadına dikkatlice jinekolojik muayene uygulanır.

İnfertilite (kısırlık) nedenlerinin %40'ı sadece erkek, %40'ı sadece kadın, %20'si ise çiftin ikisinde birden olan sorunlardan kaynaklanmaktadır. Çok daha karmaşık olan kadının değerlendirilmesinin yanında erkek faktörlerin araştırılmasının temelini Spermiogram (sperm analizi) oluşturmaktadır. Bu nedenle sperm analizinin çok iyi bir laboratuarda yapılması tedavi şemasının doğru belirlenmesi için çok önemlidir. Ekibimiz bu nedenle sperm analizin IVF/Tüp Bebek Merkezimizin androloji laboratuvarında yapılmasını tercih etmektedir.

Kadının jinekolojik muayene ve vajinal yolla uygulanan ultrason incelemesi yapıldıktan sonra, gerekli hallerin varlığında Pap Smear (rahim ağzı kanserinin ve kanser öncesi durumların saptanması için yapılan test) testi ve çeşitli bakteriyolojik incelemeler için numuneler alınır. Ultrason incelemesinde yumurta kapasitesi, rahim yapısı değerlendirilir. Adetin üçüncü günü yapılan hormon tetkikleriyle, hangi dozda ilaç ile yumurtalıkların uyarılacağına karar verilir. Çiftin ikisinden de AIDS, Hepatit (sarılık) gibi bulaşıcı hastalıklar açısından tarama yapılır.

Bu görüşmede hastanın hayat standartları hakkında da bilgi verilir. Çiftin içiliyorlarsa sigarayı bırakılmalı, proteinden zengin beslenmeleri, gece uykuları da dahil mümkün olduğu kadar düzenli ve stresten uzak bir hayat sürdürmeleri önerilir. Ayrıca tedavi başlamadan folik asit içeren bir vitamin desteğine de başlanmalıdır.

HORMONLARIN baskılanması (2. basamak)

Tüp bebek tedavilerinde verilecek ilaçlarla yumurtalar geliştirilmeden önce daha fazla sayıda ve düzenli şekilde yumurta elde edebilmek için hormonların baskılanması gerekmektedir. Bu baskılamanın diğer çok önemli bir faydası da gelişen yumurtaların istenmeyen zamanda çatlayarak karına dökülmelerinin önüne geçilmesidir.

Hormonların baskılanması, tercih edilecek tüp bebek tedavi protokolüne göre değişebilmektedir. Uzun (long) protokollerde tedavinin başlanmasından önceki adetin 20-21. günlerinde yumurtalıkları baskılamak amacı ile Lucrin, Suprecur, Synarel, Suprefact gibi bazı ilaçların kullanılması gerekmektedir. Kısa (short) protokollerde ise hormonların baskılanması tedavinin başlanmasından 4-5 gün sonra başlamaktadır ve Orgalutra, Cetrotide gibi ilaçlar kullanılmaktadır.

Ayrıca bazı durumlarda tüp bebek tedavi öncesindeki ay içinde doğum kontrol hapları kullanılması önerilebilmektedir. Bu sayede hastanın bir ay sonra tüp bebek tedavisi başlayacağı zaman yumurtalıklarının ve rahim içi zarının hazır halde olması sağlanmaktadır. Östrojen eksikliği olan erken menopoz bulguları olan hastalarda rahim içi zarının desteklenmesi için Estrofem gibi östrojen içerikli ilaçların da kullanılması gerekebilir.

Yumurtalıkların UYARILMASI (3. basamak)

İnfertilite (kısırlık) tedavilerinin tüp bebek dışındaki (aşılama gibi) tedavilerinde amaç tek bir yumurtanın elde edilmesidir. Tüp bebek tedavisinde ise yumurtalıkların uyarılmasının (bu uyarılma işlemine "kontrollü ovarian hiperstimülasyon-KOH" adı verilmektedir) amacı ise daha fazla sayıda olgun yumurta hücresi elde etmektir. Böylece daha fazla sayıda yumurta toplanabilecek, daha fazla sayıda embriyo elde edilecek ve hamilelik şansı arttırılabilecektir.

Kontrollü Ovarian Hiperstimülasyon (KOH) değişik ilaçlarla ve değişik protokollerle uygulanabilir. Tüp bebek tedavisinde uygulanan protokoller kısaca ikiye ayrılabilir:

Kısa (short) Protokol: Kısa protokol daha az enjeksiyon gerektiren, daha hasta dostu, daha yeni bir protokoldür. Yumurtalıkların uyarılmasına ve hormonların baskılanmasına adetten sonraki günlerde başlanılır. Böylece hasta yaklaşık olarak 10-11 gün ilaç kullandığında yumurtaları toplanması için hazır hale gelir.

Uzun (long) protokol: Tüm dünyada en çok tercih edilen protokolüdür. Hormon baskılama ilaçlarına bir önceki adet döneminin 21. günü başlanır. Takip eden adet kanamasının 3. gününde baskılanmanın olup olmadığı yapılacak olan kan testi ile anlaşılarak yumurta uyarıcı ilaçlar başlanılır. Bu protokolde hasta adet olmadan önce ve sonra 10'ar, toplamda da 20 güne yakın ilaç uygulamak durumunda kalmaktadır.

Tüp bebek tedavisinde yumurtaların uyarılmasında amaç mümkün olduğunca fazla sayıda, kaliteli 16-20 mm çaplı yumurtalar elde etmektir. Yumurtaların gelişimi aralıklı ultrason ve kan östrojen düzeyi bakılarak takip edilir. Geçmişte tüp bebek tedavisinden 20-30 yumurta elde edilecek dozda ilaç uygulanırken, günümüzde bu kadar çok yumurta elde etmenin tedavi maliyetlerini arttırdığı, komplikasyon riskini arttırdığı ve tedavi başarısını yükseltmediği gösterilmiştir. Artık güncel bilgilerimiz bize daha az sayıda ama daha yüksek kalitede yumurta elde edeceğimiz "mild" tedavilerin daha doğru olduğunu göstermektedir.

Yumurtalar yeterli büyüklüğe ulaştığında son olgunlaşmayı sağlamak için, halk arasında "çatlatma iğnesi" olarak da bilinen "Pregnyl" veya "Ovitrelle" gibi ilaçlar uygulanır. Bu ilaçlardan 32 - 36 saat sonrasına yumurta toplama işlemi (OPU) için hastaya randevu verilir.

Tüm tüp bebek protokollerinde adet kanamasının 2. ya da 3. gününde ultrason incelemesi ve kanda östrojen tayini (testi) yapılır. Böylece kullanılacak ilaç dozuna karar verilir. Uyarı tedavisi başladıktan sonra hasta belirli aralıklarla kontrole çağırılır. Bu kontrollerde vajinal ultrasonografi yapılarak gelişen foliküllerin sayısı ve büyüklüğü kontrol edilir. Zaman zaman yumurtalıkların durumuna göre kanda östrojen incelemesine gerek duyulabilir.

Yumurtaların büyümesinin takibi için yapılan ultrason takiplerinin bir diğer önemi de rahimin içini döşeyen "endometrium" adı verilen tabakanın yapısının ve kalınlığının incelenmesidir. Yumurtalar döllenip embriyo oluştuğunda gebeliğin oluşması için bu rahim tabakasının yeterli özelliklere ulaşmış olması gerekmektedir. Ultrasonda üç çizgi (trilaminar) görüntüsü varlığı kaliteli bir rahim içi zarı (endometrium) elde edildiğini gösterir. Benzer şekilde rahim içi zarının 6 mm'den ince ya da 14 mm'den kalın olması durumunda da gebelik şansı azalmaktadır.

Yumurtaların uyarılması sırasında yetersiz yumurta ya da rahim içi zarı (endometrium) gelişimi olabileceği gibi zaman zaman yaşamı tehdit edebilecek boyutlara ulaşabilen yumurtalıkların aşırı uyarılması sendromu da oluşabilir. Tıbbi literatürde "Ovarian Hiperstimülasyon Sendromu (OHSS)" adı verilen bu tablo tüp bebek tedavilerinin en ciddi komplikasyonlarından biridir. Bu sendromda uygulanan ilaçlara yumurtalıkların verdiği aşırı cevap nedeniyle karın boşluğu başta olmak üzere göğüs boşluğu, cilt altı gibi bölgelerde sıvı toplanır. Hafif OHSS durumunda hasta poliklinik şartlarında takip edilebilirken, ciddi OHSS vakalarının hastaneye yatırılması, karında toplanan sıvının özel iğneyle boşaltılıp, birtakım işlemlerden geçirildikten sonra hastaya damardan geri verilmesi uygulanabilir. OHSS tablosunun gelişmemesi için hastanın tedavi öncesi iyi değerlendirilerek risk faktörlerinin belirlenmesi, ilaç dozunun mümkün olan en düşük düzeyde tutulması gerekmektedir.

ÇATLATMA İĞNESİ uygulaması (4. basamak)

Yaklaşık 10-11 gün SÜREN yumurtalıkların uyarılması sonunda oluşan olgun yumurtalar 16-20 mm büyüklüğe ulaştığında, halk arasında "yumurta çatlatma iğnesi" olarak bilinen ilaçlar (Pregnyl veya Ovitrelle) yapılmalıdır. Bu ilaçların uygulanmasıyla yumurtalar gelişimlerinin son fazını da sağlarlar ve yaklaşık 40 saat sonra karın içi boşluğunda çatlarlar. Tüp bebek tedavisi sırasında bu iğnelerin uygulanmasından yaklaşık 36 saat sonra, yumurtalar gelişimlerini tamamlayıp henüz çatlamadan ince bir iğne yardımıyla yumurtaların toplanması sağlanmaktadır.

Tedavinin başarısı açısından hastanın çatlatma iğnesini doğru şekilde ve zamanda uygulaması çok önemlidir. Çatlatma iğneleri ilacın çeşidine göre değişiklik göstermekte kalçadan kas içine ya da göbekten cilt altına uygulanabilmektedir. Çatlatma iğnelerinin uygulama saati ise tüp bebek laboratuarında yumurta toplama (OPU) işlemi randevusuna göre planlanmalıdır. Laboratuarın OPU için hazır olduğu zamandan 36 saat önce çatlatma iğnesi yapılmalıdır. İlacın randevuya göre erken yapılması ya da yumurta toplama (OPU) işleminin planlanan saatten geç uygulanması durumlarında tedavi ile geliştirilen yumurtalar karın içine çatlayarak kullanılamaz hale gelebilirler.

YUMURTA TOPLAMA işlemi (OPU) (5. basamak)

Yumurta toplama işlemi günübirlik cerrahi ameliyathanesi şartlarında uygulanan bir prosedürdür. Geçmişte lokal anestezi ile de uygulanmışken günümüzde hemen hemen tüm merkezlerde genel anestezi altında uygulanması tercih edilmektedir. Ancak bu uygulamada kullanılan genel anestezi "sedasyon" adını verdiğimiz çok daha yüzeyel ve kısa süreli bir anestezi tipidir. Genel anestezi ile uygulanması hem ağrı hissetmemesi, hem de işlem için verilen pozisyondan dolayı rahatsızlık duymaması açısından hasta için daha konforlu olmaktadır.

Yumurta toplama işlemi (OPU) vajinal yolla uygulanan ultrason cihazına ilave edilen özel bir kanülden ilerletilen ince bir iğnenin yardımı ile yumurtaların tek tek toplanmasıdır. Hasta ameliyathaneye alındıktan sonra jinekolojik muayene pozisyonunda yatar ve üzeri steril örtülerle örtülür. Vajina temizliği yapıldıktan sonra vajinaya lokal anestezi uygulanır. Ardından vajinal ultrasonografi uygulanarak yumurta toplama işlemine başlanır. Oosit pick up (OPU) da denilen bu işlem yaklaşık 15-20 dakika sürmektedir. Toplanan yumurtalar özel bir sıvı içinde ameliyathanenin hemen yan odasında bulunan laboratuardaki embriyologlara teslim edilir. Yumurta toplama işlemi (OPU) tamamlandığında hasta dinlenme odasına alınarak bir süre istirahat etmesi sağlanır ve aynı gün taburcu edilir.

Yumurta toplama işlemi düşük riskli bir cerrahidir. Genel anestezi uygulanması planlanan hastaların işlemden önce altı saat boyunca yiyecek ve içecek tüketmemeleri anestezi açısından çok önemlidir. Hastalarda işlem sonrası az miktarda ağrı ve kanama gözlenebilir. Genellikle ağrı kesiciler ile ağrı tamamen kesilebilirken, kanama birkaç günde tamamen yok olur. Son derece ender izlense de enfeksiyon gelişme riski de söz konusudur.

Tüp bebek uygulaması sırasında kadından yumurtaların (oositlerin) toplandığı sırada erkek de sperm vermelidir. Sperm elde edilmesi için en ideal yöntem mastürbasyondur. Tüp bebek merkezlerinde sperm verilmesi için mahremiyet ve hasta ihtiyaçları düşünülerek hazırlanmış "sperm verme odaları" mevcuttur. Eğer erkeğin menisinde canlı sperm bulunamıyorsa bu kişilerden cerrahi olarak sperm elde edilmeye çalışılır.

LUTEAL FAZ desteği (6. basamak)

Embriyonun tutunmasını desteklemek için transfer sonrası hormon içeren ilaçların düzenli kullanılması çok önemlidir. Progesteron hormonu içeren bu ilaçların ağızdan, vajinal, makattan ve kas içi (kalçadan) enjeksiyonlar şeklinde kullanım türleri mevcuttur. Tüm bu formlar arasında vajinal ve kas içi (kalçadan) enjeksiyon seçeneklerinin başarı oranı daha yüksektir. Günümüzde tüp bebek tedavilerinde yaygın olarak vajinal kullanım şekli tercih edilmektedir. Çünkü hormon ilaçlarının vajinal uygulaması hastanın kendi başına uygulayabildiği, ağrısız, daha pratik ve konforlu olmaktadır. Kas içi enjeksiyon ile yapılan progesteron ilaçları ağrılı olmakla birlikte, vajinal uygulamadan daha yüksek başarılı sağlamamaktadırlar.

Luteal faz desteği için hormon ilaçları yumurta toplama işleminin hemen ardından başlanmalı ve gebelik testinin yapılacağı güne kadar anne adayı ilaçlarını büyük bir titizlikle kullanmalıdır. Gebelik testinin pozitif olması durumunda bu ilaçlar gebeliğin ilk üç ayında da kullanılmaktadır.

Laboratuar aşaması - DÖLLENME (Fertilizasyon) (7. basamak)

Yumurta toplama işlemi (OPU) sırasında elde edilen yumurtalar besleyici bir sıvı içinde hemen laboratuvara iletilir. Özel bir mikroskopla incelenen besleyici sıvının içinde bulunan yumurtalar "inkübatör" denilen aygıta kaldırılır. İnkübatörler sıcaklığı 37 °C, karbondioksit oranını da %5-6 düzeyinde sabit tutarak yumurta hücrelerinin 4-6 saat sonra döllenme için hazır hale gelmelerini sağlar. İlaç tedavisi sonrası çapları 18-22 mm arasında olan toplanan yumurtaların %75-80'i hücresel gelişimlerini tamamlayarak (metafaz-II aşaması) döllenmeye uygun hale gelirler.

Yumurtalar döllenmeye hazır hale gelirken erkekten elde edilem spermlerde özel işlemlerden geçirilir. Spermin hazırlanması iki nedenden dolayı önemlidir. Bunlardan ilki menide bulunan yabancı proteinlerin temizlemesi, ikincisi bazı reaksiyonları tetikleyerek spermin hiperaktif hale getirilmesidir, bu şekilde spermlerin dölleme kapasiteleri arttırılmış olunur. Yumurta ve sperm hazırlanması tamamlandıktan sonra döllenme işlemine geçilir. Klasik tüp bebek yönteminde spermlerle yumurtalar bir araya bırakılırlar. Her bir yumurta hücresi için 25-75 bin sperm hücresi kullanılmaktadır. Sperm analizinde sperm parametrelerinin bozuk olduğu durumlarda bu sayı arttırılabilir. Böylece spermlerin yumurtayı döllemeleri sağlanmış olunur. İnfertilitenin altta yatan nedeninin erkek faktör olduğunda, nedeni açıklanamamış infertilite olgularında ya da klasik tüp bebek tedavisi başarısızlık durumunda mikroenjeksiyon (ICSI) tercih edilmelidir. Mikroenjeksiyon-ICSI işleminde her bir yumurta içine hazırlanmış spermler mikroskop altında enjekte edilmektedir. Klasik tüp bebek ya da mikroenjeksiyon işleminden yaklaşık 16-18 saat sonra döllenme olup olmadığı mikroskop altında kontrol edilir. Döllenmiş yumurtalara "embriyo" adı verilir. Tüm oluşan embriyolar tekrar kültür ortamına konularak, hücre çoğalmalarının takibi için uygun ortamda saklanmaya devam edilir. Transfer için uygun aşamaya gelindiğinde embriyolardan kaliteli olanları alınarak kadının rahmi içine transfer edilir.

Embriyo TRANSFERİ (8. basamak)

Yumurtaların spermlerle döllenmesinden sonra oluşan embriyolar, hücresel gelişimlerine bağlı olarak rahim içine 2–6. günler arasında transfer edilebilir. Transfer zamanı için en sık tercih edilen dönem 4-8 hücreli embriyo aşamasıdır.

Tüp bebek tedavisinin başarısı ile transfer edilen embriyo sayısıyla arsında direk bir bağlantı vardır. En iyi klinik gebelik oranları 2-4 embriyonun transfer edilmesiyle alınmaktadır. Ancak ikiden fazla sayıda embriyo transfer edildiğinde çoğul gebelik oranları da artmaktadır. Ülkemizde kadının yaşına ve embriyoların kalitesine göre transfer edilecek embriyo sayısı bir veya iki tane olarak belirlenir. Yasalarımız 35 yaş altında transfer edilecek embriyo sayısı bir, 35 yaş üstünde ise iki olarak sınırlandırılmıştır.

Embriyo transferi ağrısız, herhangi bir anestezi uygulamasını gerektirmeyen bir işlemdir. Hastanın mesanesinin dolu olması işlemin kolay yapılabilmesi açısından çok önemlidir. Embriyo transferi yapılırken hasta jinekolojik muayene pozisyonunda yatırılır. Vajinaya spekulum adı verilen jinekolojik muayene aleti uygulanır. Vajina içi bazı özel sıvılarla temizlenerek, karından uygulanan ultrason eşliğinde embriyo transferi yapılır. Transfer işlemi ince uçlu ve genellikle sert bir kateter yardımıyla yapılır ve bu işlem sırasında çok dikkatli davranmak, ultrason ile kateteri izleyerek rahim içi zarında (endometrium) travma uğratmamak gerekir.

Bazı hastalarda embriyo transferinde zorluk yaşanabilmektedir. Özellikle rahim ağzından geçirilmiş cerrahi varlığı gibi risk faktörlerinin söz konusu olduğu ve transferin zor olacağının düşünüldüğü hastalarda yumurta toplamı işlemi (OPU) sonrasında "mock transfer" denilen deneme transferi yapılması, gerçek embriyo transferi öncesi önemli bilgilerin edinilmesini sağlayacaktır.

Embriyo transferi sonrası hastaların yaklaşık yarım saat (otuz dakika) dinlenmesi yeterli olmaktadır. Hastanın transfer sonrası bu sürede dinlenmesi, ardından normal hayatına geri dönmesinde (yolculuk yapması, uçağa binmesi veya yürümesi) herhangi bir sakınca yoktur. Tüp bebek tedavisi sonrası gebelik oranlarını aşırı olmamak üzere fiziksel hareketlerin azaltmayacağı gibi, gebelik testine kadar hiç kalkmadan yatmak da arttırmamaktadır. Embriyo transfer sonrası çiftlerin cinsel ilişkiye girmeleri yasaklanmakta, tüp bebek tedavisinin tüm aşamalarında sigara ve alkol kullanımı yasaklanmaktadır.

Embriyo transferi sonrası 12. günde hastaya gebelik testi yapılması önerilir. Transfer işlemi sonrası rahim içi zarını (endometrium) ve embriyonun tutunmasını desteklemek için hastaya enjeksiyon, fitil ya da krem şeklinde hormon ilaçları verilmektedir. "Luteal faz desteği" adı verilen bu tedavi eğer gebelik elde edilse bile 10. gebelik haftasına kadar devam etmelidir. Gebelik testinin negatif olarak tespit edilmesi durumunda ise luteal faz desteği kesilir.

GEBELİK testi (9. basamak)

Embriyo transferinden yaklaşık 12 gün sonra anne adayı kanda gebelik (β-hCG) testi yaptırmalıdır. Kanda yapılan bu testin sonucuna göre gebeliğin olup olmadığına karar verilmektedir. Gebelik testi sonucu pozitif olan hastaların iki gün sonra yeniden testi tekrar etmeleri istenir. İki gün arayla yapılan testlerin sonuçları arasındaki ilişki değerlendirilerek gebeliğin sağlıklı devam edip etmediği değerlendirilir. Sağlıklı bir hamileliğin varlığında kandaki gebelik (β-hCG) testi iki gün arayla bakıldığında yaklaşık iki kat artmış saptanmalıdır. Gebelik testini pozitif sonuçlanmasından yaklaşık 10-15 gün sonra ultrasonda gebelik kesesi görünmeye başlamaktadır.

Tüm tüp bebek tedavi sürecinin en zor kısmı embriyo transferi sonrasında gebelik testinin yapılması için beklenilen 12 günlük süredir. Testi sabırsız davranarak erken yaptırmak kafa karıştırıcı sonuçlara neden olabileceği için önerilmemektedir.

Yanlış: Memede farkedilen her kitle meme kanseri olduğu anlamına gelir.

Doğru: Her 10 kitleden 8'i kanser değildir. Kadın eğer memesinde bir kitle veya değişiklik hissederse, bir an önce doktoruna görünmelidir. Kadınlar çoğu zaman korkuları yüzünden düzenli sağlık kontrolü yaptırmaz; karşılaşacaklarından korktukları için tedaviden uzak dururlar. Aylık kendi kendine muayene, düzenli doktor kontrolü ve düzenli mamografi çekimleriyle meme kanserini çok erken yakalayabilirler.

Yanlış: Erkekler meme kanseri olmaz.

Doğru: Maalesef erkeklerde de meme kanseri görülebilir. Erkeklerde meme dokusu çok gelişmemiş ve küçük olduğundan meme kanseri çok az sıklıkta görülür. Her 100 meme kanserinin sadece 1 tanesi erkekte, 99 tanesi kadınlarda görülür. Bu nedenle erkeklerde, 40 yaşından sonra ayda bir kez duş alırken memelerini kontrol etmelidirler.

Yanlış: Mamografi meme kanserinin yayılmasına yol açar.memekanseri

Doğru: Mamografi yaklaşık 50 yıldır gelişmiş ülkelerde meme kanserinin erken tanısı için başarı ile ve güvenle kullanılmaktadır. Ayrıca bir mamografi çekimi sırasında kadına verilen radyasyon dozu, 1 santigreyden daha azdır. Oysa meme kanseri tanısı konulan ve memesi korunan kadınlara verilen radyasyon dozu 6.000 – 6.500 santigrey kadardır. Bu rakamlar, mamografi sırasında verilen ışının ne kadar düşük olduğunu göstermektedir. Mamografi çekimi sırasında memeye uygulanan baskı, sadece kadınların az miktarda ağrı duymasına) neden olur, kanserin yayılmasına neden olmaz. Günümde, ülkemizde de kullanılan “Dijital mamografi” sayesinde kadınlar daha az ağrı duymaktadır.

Yanlış: Bir kişinin ailesinde meme kanseri varsa, bu durum, söz konusu kişinin de meme kanseri olacağı anlamına gelir.

Doğru: Ailesinde meme kanseri olan kadınlar yüksek risk grubunda olmalarına karşın, bunların hepsinin meme kanserine yakalanması söz konusu değildir. Meme kanseri olan kadınların yüzde 85’inde ailede meme kanseri yoktur. Annesi, kız kardeşi veya kızında meme kanseri olan kişi kanserli yakınlarının teşhis yaşından 10 yıl önce düzenli mamografi çektirmeye başlamalıdır. Örneğin, annesi 40 yaşında meme kanseri olan bir kadında 30 yaşında meme kanseri taraması başlamalıdır.

Yanlış: Meme kanseri bulaşıcı bir hastalıktır.

Doğru: Meme kanseri bulaşıcı bir hastalık değildir, insandan insana bulaşmaz. Meme kanseri, vücutta kontrol altına alınamayan ve normalden farklı bir şekil gösteren ve çoğalan hücre veya hücrelerin ortaya çıkması sonucu görülür.

Yanlış: Değişime uğramış BRCA1 ve BRCA2 genlerinin düzeltilmesi ile meme kanseri önlenebilir.

Doğru: Meme kanseri olan kadınların yüzde 5 kadarında mutasyona uğramış BRCA-1 ve BRCA-2 genleri vardır. Bu genleri taşıyan kadınların, meme kanseri olmaları yüksek bir ihtimaldir. Bu genlerin taşıyıcısı olan kadınlarda her iki meme dokusunun çıkarılması meme kanserini önleyebilir. Bunların tedavileri meme kanseri cerrahisi uzmanlarınca planlanmalıdır.

Robotik Cerrahi yöntemiyle yapılan jinekolojik ameliyatlar tıpta adeta bir devrim niteliği taşıyor. Bugün ülkemizde her ne kadar sınırlı sayıda hekim tarafından gerçekleştirilse de, gelecekte daha yaygın olarak kullanılacağı biliniyor.

Günümüzde, kadın hastalıklarının yanı sıra, göğüs cerrahisi, kardiyovasküler cerrahi, genel cerrahi, üroloji branş doktorları da yaygın olarak robotik cerrahiyi uyguluyor.

Ameliyatı yapan ROBOT DEĞİL, cerrah!

Hastalar “Robotik Cerrahi” dendiğinde, ameliyatı bir robotun yaptığını zannedebiliyor. Oysa bu düşünce doğru değil. Ameliyatı, robottan faydalanarak, yani robotu kullanarak cerrah yapıyor.

Hekime sağladığı FAYDALAR neler?

  • Cerrahın, ameliyat bölgesine hakimiyetinin, açık ameliyat ya da laparoskopiye göre çok daha fazla olması
  • Cerrahın ameliyat bölgesini çok daha yakın ve detaylı görebilmesi
  • Ameliyatın daha etkin yapılması
  • Açık ameliyatlara oranla komplikasyon riskinin düşük olması
  • Ergonomik yapıya sahip olması

HASTAYA sağladığı FAYDALAR neler?

  • Ameliyat milimetrik düzeyde küçük kesilerden gerçekleştirildiği için bu küçük yaraların iyileşmesinin çok daha kolay olması
  • Ameliyat sonrasında hissedilen ağrının çok daha az olması
  • Açık ameliyatlarla karşılaştırıldığında kesi yerinde oluşabilecek fıtıkların oluşmaması
  • Estetik kaygılara neden olmaması
  • Hastanın günlük ve sosyal hayatına dönüşünün çok daha kısa sürede ve kolay gerçekleşebilmesi
  • Çalışan kadınların işe dönüşlerinin çok daha kısa sürede gerçekleşebilmesi.

Başarılı ve SAĞLIKLI sonuçlarkadin-hastaliklarinda-robotik-cerrahi-kullanimi.jpg

Jinekolojik ameliyatlarda kullanılan robotik cerrahi yöntemi ise yüz güldürücü ve daha sağlıklı sonuçlar alınmasını sağlıyor. Deneyimli cerrahlar tarafından, bu yöntemle başarıyla gerçekleştirilen ameliyatlardan bazıları şöyle:

  • Jinekolojik kanser ameliyatları
  • Yumurtalık kanseri ameliyatları
  • Rahim ağzı ve rahim içi kanseri
  • Rahimden miyom çıkarma (Myomektomi)
  • Rahimin alınması (Histerektomi)
  • Bazı yumurtalık kistlerini (Over Kisti) çıkarma ameliyatları


Prof. Dr. İlkkan DÜNDER

Jinekolojik Onkolojik Cerrahi

İstanbul Florence Nightingale Hastanesi

Eğer sigara kullanıyorsanız, TÜM YAŞANTINIZ VE ÜREME SAĞLIĞINIZ için bırakmanızı öneririz!

Sigara içmenin genel sağlık (kalp, akciğer ve kan damarları) üzerine olan zararları bilinmektedir. Sigara içmenin fertilite (üreme potansiyeli) üzerine de oldukça zararlı etkilerinin olduğu neredeyse yapılan tüm bilimsel çalışmalarda kanıtlanmıştır.

fertilite-ve-sigara.jpg

Sigara içmek, gebe kalma potansiyelini ve gebeliği negatif etkilemektedir. Yaş ilerledikçe bu olumsuz etkiler katlanarak artmaktadır. Sigara içenlerde içmeyenlere oranla infertilite (kısırlık) daha yaygın olarak görülmekte, gebe kalma daha uzun bir zamanda gerçekleşmektedir. Ayrıca gebelik sırasında sigara kullanımı, erken doğum, gelişim geriliği, düşük doğum ağırlıklı bebek ve diğer komplikasyonların görülme riskini de arttırmaktadır.

Araştırmalar; sigara içmenin yumurtalıklar üzerinde zararlı etkisinin olduğunu, zararın derecesinin ise miktara ve sigara içme süresine bağlı olduğunu göstermektedir. Sigaranın içinde bulunan maddeler yumurtalıkta bulunan hücrelerin östrojen üretimine zarar vermekte ve yumurtada genetik anormalliklerin görülmesine neden olabilmektedir. Ayrıca sigara, yumurta sayısını ve üreme fonksiyonlarını azaltmakta, menopoza daha erken girilmesine de neden olmaktadır.

Sigaranın sadece kadın değil erkek fertilitesi üzerinde de ciddi olumsuz etkileri vardır. Sigara içen erkeklerde sperm sayısı düşmekte, hareket azalmakta, sperm şekil ve fonksiyon bozuklukları artmaktadır. Bunun gibi olumsuz etkiler sonucunda da infertilite (kısırlık) risk faktörü artmaktadır.

Bununla birlikte çiftlerden herhangi birinde görülen aktif içiciliğin negatif etkilerinin yanında, pasif içiciliğin de en az diğeri kadar zararlı etkileri vardır. Yani çiftlerin her ikisinin de sigarayı bırakması fertilite ve sağlıklı gebelik için oldukça önemlidir.

Sigara içmenin yardımcı üreme teknikleri sonuçları üzerine de olumsuz etkileri olduğu gözlenmiştir. Yapılan değerlendirmelere göre sigara içen kadınların içmeyenlere kıyasla ovulasyon indüksiyonu için daha yüksek doz gonadotropin kullandırıldıkları, bu hastalarda siklus iptallerinin daha fazla görüldüğü, implantasyon (tutunma) ve fertilizasyon (döllenme) oranlarının düşük olduğu belirlenmiştir. Ayrıca elde edilen gebeliğinde düşük ile sonlanma oranları maalesef artmaktadır.Yine yapılan çalışmalar; tüp bebek tedavisinden en az 2 ay önce sigarayı bırakmanın gebelik şansını arttırdığını göstermektedir.

Özet olarak mevcut olan bilimsel veriler sigara içmenin infertilite (kısırlık) ile kuvvetli bir ilişkisinin olduğunu göstermektedir.Daha önce düşük ile sonlanmış gebeliği bulunan ya da infertilite geçmişi bulunan çiftlerde sigara kullanımı çiftlerin her ikisi tarafından durdurulmalıdır. Böylece doğal fertilite şansı ve infertilite tedavisi sonucunda başarı oranı artacaktır.

Bebek sahibi olmak mutluluk veren bir olaydır, ancak annenin yaşamı stresli ve zor olabilir. Birçok kadın anne olduktan sonra hafif hüzün ve kaygı hisseder, ruh halinde değişiklikler görülür. Bu belirtiler normalde 7-10 gün içinde kendiliğinden düzelir. Az görülen, ancak daha ağır sorunlar doğum sonrası depresyon ve psikozdur. Doğumdan sonraki ilk 6 hafta içinde sinsice başlar ve birkaç ay içinde düzelir fakat 1-2 yıla kadar da sürebilir.

NEDENLERİ genellikle iki alt başlık altında toplanabilir.

Biyolojik nedenler: Gebelik döneminde yükselen östrojen ve progesteron düzeylerinin doğumla birlikte ani düşmesi depresyondan sorumlu tutulmuştur. Geç başlangıçlı doğum sonrası depresyonda tiroit bozuklukları rol oynayabilir. Ayrıca folat eksikliğinin de doğum sonrası depresyonda etkili olabileceği düşünülmüştür.

Psikososyal nedenler: Doğum yapan tüm kadınlarda hormonal değişiklikler olmasına rağmen psikiatrik bozuklukların ancak kadınların %10-15'inde gelişmesi sosyal stres, kişiler arası ilişkiler, sosyal destekle ilgili olduğunu göstermektedir. Hayatlarını kendilerinden çok dış faktörlerin yönettiğini düşünen anneler doğum sonrası depresyon açısından yüksek risk grubundadır. Psikanalitik kurama göre bağımsız kendiliğin kaybıdır ve anne sadece alıcı rolünü kaybetmiş, besleyici rolünü de üstlenmiştir. Gebeliğin bitmesi fetusla olan yakınlığın kaybı olarak hissedilmekte ve sevilen birinin kaybını hatırlatabilmektedir.

Bir kadının bunu yaşamasındaki nedenler HAMİLELİK SIRASINDA yaşadıklarına mı, yoksa BEBEK DOĞDUKTAN SONRA karşı karşıya kaldığı durumlara mı daha çok bağlıdır?

Her iki durum da etkili olmaktadır. Doğum sonrası depresyon için risk faktörleri şunlardır; Geçmişteki ruhsal sıkıntılar (depresyon, bunaltı, kaygılar), evlilikle ilgili sorunlar, ailede ruhsal hastalık öyküsü, evli olmama, istenmeyen gebelik, annelik rolü için hazırlıksız olma, ilk gebelik olması, doğum korkuları, sosyal desteğin olmayışıdır.

Doğumla birlikte değişen rol tanımları (çift olmaktan anne, baba olmaya geçiş) ve bebek bakımının getirdiği psikososyal stresler ruhsal sorunların ortaya çıkmasını tetikleyebilir. Gebelik süresince evlilik gerilimi ve doyumsuzluğu, istenmeyen hayat olayları ileri sürülmüş nedenlerdendir. Özellikle eşlerinden yeterli destek alamayan, evlilik ilişkilerinde sorunlu olan kadınlarda doğum sonrası depresif belirtilerinin ortaya çıkma riski yüksektir.

Doğum sonrası depresyon normal depresyondan NE AÇIDAN FARKLILIKLAR GÖSTERİR?

İntihar düşüncesi doğum sonrası depresyonda çok daha azdır. Akşamları daha kötü olmaktadır. Süre daha kısadır (6-8 hafta), zihin karışıklığı daha fazladır.

Belirtileri nelerdir?

  • Şiddetli hüzün ya da boşluk duygusu; duygusal küntlük ya da duyarsızlık
  • Aşırı yorgunluk, enerji eksikliği gibi bedensel yakınmalar
  • Aie, arkadaş ya da keyif veren etkinliklerden uzak durma
  • Bebeklerini yeterince sevmedikleriyle ya da bebeğin beslenmesiyle, uykusuyla ilgili endişeler, bebeğe zarar verme korkusu
  • Konsantrasyon güçlüğü
  • Bellek zayıflığı
  • Psikomotor hareketlilikte artış, yerinde duramama
  • Endişe, sinirlilik, sıkıntı, bunaltı, kendiliğinden ağlamalar ve panik atak
  • İştahsızlık, kilo kaybı, uykusuzluk
  • Bebekle ilgilenmek istememe ve bebeği öldürmek istemeyle ilgili düşünceler
  • Mutlu olmaları gerekirken çökkün duygulara sahip oldukları için suçluluk duygusu, ilgi ve istek kaybı.

Genellikle HANGİ YAŞ GRUBUNDAKİ doğum yapan kadınlar yaşıyor?

Erken yaşta gebe kalan (bluğ çağının hemen sonrasında) kadınlarda risk %30 daha fazladır. Geçmişte depresyon öyküsü olan kadınlarda doğum sonrası depresyon riski %25'tir. Daha önceki gebeliğinde doğum sonrası depresyon yaşayan ve şimdi ise hüzün bulguları mevcut olan kadınlarda major depresyon gelişme riski %85'tir.

DEPRESYON TEDAVİSİNDE hangi yöntemler önerilir?

Doğum sonrası duygusal değişmelerin kesin nedeni bilinmemekle birlikte, bu durumun tedavisi mümkündür. Doğum hüznü durumu ortaya çıktığında, istirahat ederek, bebek uyuduğunda uyuyarak, aile bireyleri ya da arkadaşlarından yardım alarak, her gün düzenli duş alıp giyinerek, dışarı çıkıp yürüyüş yaparak ve rahatlamak isteği zamanlarda bir çocuk bakıcısını çağırarak rahatlayabilir.

Daha ağır depresif durum ortaya çıktığında mutlaka tıbbi değerlendirme yapılmalıdır. Depresyona neden olabilecek tıbbi durumları dışlamak için tıbbi muayene, tetkikler ve gerektiğinde antidepresan veya antipsikotik ilaç uygulaması yapılabilir. Bireysel terapi ya da grup terapisi, mümkün olduğunda anne ve babaya yönelik danışmanlık verilir.

Kimi zaman intiharla sonuçlanan doğum sonrası depresyon yaşayan kadınların eşlerine ve ailelerine NE GİBİ GÖREVLER DÜŞMEKTEDİR?

İyi bir sosyal destek önemlidir. Antropolojik olarak bazı kültürlerde ilk 40 gün annenin dinlenmesi gerektiği zaman olarak öngörülmüştür. Dinlenme, sağlığına kavuşma, yeme ve uyuma dönemidir. Kadının ailesi yemeğini hazırlar, ev işlerini yapar ve bebeğe bakar. Böylece sosyal destek, eğitim, bebek bakma, sosyal algılama (annelik durumu) sağlanır. Bu dönemde annenin çevresindeki sevdikleri tarafından desteklenmesi gerekiyor. Elbette ilk destekleyecek kişi babadır. Bebek bakımında annenin güvendiği anneanne ya da teyzeler de bu hüznün geçişinde yardımcı olacak kişilerdir.

HAMİLELİK SIRASINDA bir kadının bu duruma maruz kalmaması için kadın doğum uzmanına ne gibi görevler düşüyor?

İlk gebelik vizitinde mutlaka detaylı bir öykü alması ve geçirilmiş psikiatrik bozuklukları ve ailede psikiatrik hastalık öyküsünü sorgulamak gerekir. Bu tip öyküleri olan hastalarda bu konuda dikkatli davranması gerekir. Annenin tüm soruları, gebelikle ilgili endişeleri değerlendirilip, gerekli cevapların verilmesi önemlidir. Gebelik boyunca anneye özellikle baba tarafından sosyal destek sağlanması önerilir. Gebelik takiplerinde ve yapılacak tetkiklerde anneye destek olması önerilir. Doğum eyleminin uzun ve zor olmaması için gereken her türlü önlemi doktorun alması önemlidir.

Hamileliğin başlangıcından itibaren önlem olarak PSİKİYATRİST ya da PSİKOLOG almak gerekir mi?

Gebelik öncesinde herhangi bir psikiyatrik hastalığı olan ya da daha önceki doğumu sonrasında depresyon geçirmiş olan hastalara bu desteği önermek gerekir.

DOĞUM PSİKOZU ile LOHUSA SENDROMU arasındaki farklılıklar nelerdir?

Lohusa sendromu (annelik hüznü) doğum sonrası birkaç gün içinde başlayıp 7-10 gün içinde düzelir. Bunaltı, sıkıntı, sinirlilik, ağlama, çabuk sinirlenme, unutkanlık ve dikkat dağınıklığı gözlenir. Lohusa sendromu kendiliğinden düzelir ve tedaviye genellikle gerek kalmaz. Doğum sonrası psikozu, doğum sonrası depresyonunun daha ağır bir şeklidir. Semptomları, hezeyanlar (yanlış düşünceler), halüsinasyonlar (ses duyma ya da gerçek olmayan bir şeyler görme), bebeğe zarar verme düşünceleri ve ağır depresif belirtilerdir. Mutlaka bu gurup hastanın, bir uzman tarafından değerlendirilmesi ve tıbbi yardım alması gerekir.

ANNE ADAYLARINA bu konuda önerileriniz neler olabilir?

Gebeliğin normal fizyolojik bir olay olduğunu akıllarından çıkarmamaları gereklidir. Yeni bir bebekle baş başa kalmak, ona bakmak yeni doğum yapmış anneleri tedirgin eder. Aylardır beklediği bebek yanı başındadır ama başka bir varlıktır; küçücük, konuşamamakta, istediğini anlatamamakta ve ağlamaktadır. Onu emzirmek, temizlemek, altını açmak, gazını çıkarmak gibi işler sizi beklemektedir. Bambaşka bir sayfa açılmıştır. Anneliğin ilk adımlarını atmakta, onunla yaşamayı öğrenmekte, siz onu o sizi tanımaya çalışmakta ve birbirinize alışma dönemindesiniz. Bu zor dönemde mutlaka eş ve aile desteği almakta fayda var. Ayrıca bu dönemi daha rahat atlatmak için bir doğum öncesi eğitim grubuna katılmak, gerekli dökümanları okumak faydalı olacaktır. Ayrıca onları tedirgin eden, kaygılandıran her türlü fizyolojik ve psikolojik değişiklikleri doktorları ile paylaşmaları ve kafalarında büyütmemeleri gerekir.

Emzirme, bebeğin sağlıklı büyümesi ve gelişmesi için en uygun beslenme yöntemidir. Anne ile bebeğin sağlığı üzerinde biyolojik ve psikolojik bir etkiye sahiptir.

Emzirme sırasındaki enerji ve besin ögeleri ihtiyacı gebelikte olduğundan daha fazladır. Emziklilik döneminde süt üretimi için gerekli olan enerji iki kaynaktan sağlanır:

1- Gebelik süresince vücut yağı olarak depolanan enerji
2- Besin gruplarından gelen enerji

Laktasyon döneminde anne, hem kendi vücudundaki besin ögeleri depolarını dengede tutmak hem de salgıladığı sütün karşılığı olan enerji, protein, mineral ve vitaminleri almak için yeterli ve dengeli beslenmelidir. Aksi takdirde kendi vücut depolarından harcar. Bu da sağlığının bozulmasına ve yetersiz süt salgılanmasına neden olur.

Emziklilikte ENERJİ ve BESİN ihtiyacı

  • Anne sütü ile bebeğinin ihtiyacını tamamen karşılayan bir kadın günde ortalama 700-800 mL süt salgılar. Bu sütün karşılığı olan enerji ve besin ögeleri ihtiyacı emziklilik döneminde de normal gereksinmeye ek yapılarak artırılmalıdır.

  • Yeterli düzeyde anne sütü üretimi için yeterli miktarda sıvı almaya özen gösterilmelidir. Günde en az 8-12 bardak sıvı alınması gerekmektedir.

  • Emziklilik döneminde suyun yanı sıra besin değeri yüksek süt ve taze sıkılmış meyve suyu gibi içecekler tercih edilebilir. Süt ve meyve suyu aynı zamanda diğer besin ögelerinin tüketimini de sağlayacağından, anne sütü verimliliğini de etkileyecektir. Örneğin; süt tüketimi kalsiyum, meyve suyu ise C vitamini sağlayacaktır.

  • Emziklilik döneminde zayıflama diyeti yapılmamalıdır. Bu dönemde günlük alınması gereken enerji, beslenme uzmanı tarafından düzenlenmelidir. Özellikle emziklilik döneminin başında düşük kalorili bir diyet uygulaması süt yapımını azaltmakta ve sütün besin değerini olumsuz etkilemektedir.

  • Emziklilik döneminde alkol ve sigara kullanılmamalıdır.

  • Soğan, sarımsak, brokoli, kabak, karnabahar, acı baharatlar veya kuru baklagiller, anne sütünün tadını değiştirebilir. Bu durum bazı bebeklerde huzursuzluk (gaz oluşturması, emmeyi reddetme gibi) yaratırken, bazıları hiç fark etmeyebilir.

Emzirme döneminde BESLENME ÖNERİLERİ

  • Anneler eski kilolarına dönmek için acele etmemelidir. Bu süreç diyetisyen kontrolünde gerçekleştirilmelidir.

  • Lohusalarda zayıflama diyeti uygulanmamalıdır. Ancak unlu, yağlı ve şekerli besinleri aşırı yememeye dikkat edilmelidir.

  • Emzirme döneminde sütün boşalması için annenin iyi beslenmesi, stresten uzak ve yeterince dinlenmiş olması ve bebeğini sık aralıklarla emzirmesi önemlidir.

  • Doğumdan sonra bebek emzirilirken gebelik öncesi döneme göre daha fazla sıvı besin alınmalıdır.

  • Sıvı alımı günde ortalama 3 litre (10-12 su bardağı) kadar olmalı ve özellikle su, ıhlamur, nane, papatya, ısırgan gibi çayları, şekersiz komposto, taze sıkılmış meyve suları, limonata ve süt gibi hafif doğal içecekler şeklinde tercih edilmelidir.

  • Kalsiyum yönünden zengin olan süt, yumurta, peynir gibi besin grupları mutlaka günlük beslenme programında yer almalıdır.

  • Salam, sosis, sucuk gibi katkı maddesi içeren besinlerden mümkün olduğunca uzak durulmalıdır.

  • Vitamin ve mineral yönünden zengin sebze ve meyvelere her öğünde yer verilmelidir.

  • Mutlaka iyotlu tuz kullanılmalıdır. Çünkü iyot bebeğin zeka gelişiminde etkilidir ve doğal besinlerle alınamaz.

  • Çay, kahve, kola mümkün olduğunca tüketilmemelidir. Çay içilmek istendiğinde yemekten 1-2 saat sonra açık ve limonlu olarak tüketilmesi , vitamin ve mineral kayıplarını önlemesi açısından önemlidir.

  • Demir eksikliği emzirme döneminde sık karşılaşılan bir sorundur. Demir eksikliği anemisini engellemek için kırmızı et ve yeşil yapraklı sebze tüketimi artırılmalıdır. Anne sütüyle bebeğe geçen demir, bebeğin demir depolarının dolması ve kan yapımında kullanılması açısından da önemlidir.

  • Demir yönünden zengin yiyecekler; et, tavuk, balık, yumurta, sakatatlar, kuruyemişler (ceviz, badem gibi), kurutulmuş meyveler (üzüm, kayısı, erik, pestil gibi) kurubaklagiller (kurufasulye, nohut, mercimek gibi), pekmez ve yeşil yapraklı sebzelerdir. Bu besinlerin tüketimine özen gösteriniz.

  • Annenin beslenmesinde balık tüketimi önemli yer almalıdır. Balıkta bulunan ve anne sütü ile bebeğe geçecek olan omega-3, DHA, EPA bebeğin mental gelişimi için önemlidir.

  • İçeriği bilinmeyen hiçbir gıda maddesi tüketilmemeli, Gıda içerinde bulunan katkı maddeleri anne sütünden bebeğe geçerek istenmeyen durumlarla karşılaşılabilir.

  • Tarım ürünlerine haşere öldürücü ilaçlar atıldığından sebze ve meyveler iyice yıkanmalıdır.

  • Sigara ve alkol, yapay tatlandırıcılar anne sütüne geçtiği için kullanılmamalıdır.

Anne sütü bebek için en uygun besindir. Sağlıklı bir anne günde ortalama 700 – 800 ml süt salgılamaktadır. Emzirme döneminde süt salgılanması kadının normal gereksinmesinden daha fazla enerji, protein, vitamin ve mineralleri almasını gerektirir. Emziren annenin salgıladığı sütteki enerjinin önemli bir kısmı yediklerinden sağlanmaktadır. Alınan enerji tam olarak süt enerjisine dönüşememekte, vücut dokuları da bir miktar harcanmaktadır. Emziren anne; ek olarak enerji ve besin ögelerini diyetle alamazsa kendi vücudundan harcar. Bunun sonucu kendi sağlığı bozulur ve yeterince süt veremez. Bu nedenle annenin, bebeğini emzirdiği dönemde kendi beslenmesine de dikkat etmesi gerekmektedir.

Emzirme Döneminde Önerilen GÜNLÜK BESİN MİKTARLARI Aşağıdaki Gibidir;

Beslenme Önerileri

Emziren annenin enerji, protein ve kalsiyumdan zengin beslenmesi gerekir, ayrıca annenin su ihtiyacı da artar. Çünkü emzirmek, vücudun sıvı ihtiyacını arttırır. Anne günde en az 10 su bardağı sıvı almalıdır. Sıvı konusunda en iyi tercih sudur.

  • Kalsiyum yönünden zengin olan süt, yoğurt ve peynir belirtilen miktarlarda düzenli olarak tüketilmelidir.
  • Her gün 1 adet yumurta ve 1 porsiyon etli sebze yemeği veya kuru baklagil yenilmelidir.
  • Kuru fasülye, nohut, mercimek,ve bulgur içeren yemekleri; portakal, mandalina, domates, maydanoz, yeşil biber, taze soğan gibi C vitamini yönünden zengin sebze ve meyvelerle birlikte tüketilmelidir.
  • D vitamini besinlerde bulunmaz. Ancak güneş ışınlarının doğrudan cilde yansıması ile sağlanır. Bu nedenle emziren anne güneşlenmeye özen göstermelidir.
  • Yemeklerde mutlaka iyotlu tuz kullanılmalıdır. Doğal besinlerde yeterince alınamayan iyot, ancak iyotlu tuz kullanımıyla anne sütünden bebeğe geçer.
  • Kuru meyveler ve kuru yemişler yoğun enerjileri yanında, demir ve kalsiyum gibi minerallerden de zengindir. Ağırlık kontrolü de yapılarak bu besinler tüketilebilir.

NOT: Bebeğinizi sezeryan yöntemiyle dünyaya getirdiyseniz; operasyon sonrası beslenmeniz, doktorunuzun direktifi doğrultusunda, diyet uzmanı tarafından ayarlanacaktır. İlk birkaç gün süreyle anestezi nedeniyle oluşabilecek gaz problemini aza indirgeyebilmek için, gaz yapıcı özelliği olan bazı yiyecekler (karnabahar, lahana, brokoli gibi bazı kış sebzeleri, kuru baklagiller, çiğ sebze ve meyve, soğuk şekersiz süt ve yoğurt vb.) diyetinizin dışında bırakılacaktır.

Tüm emziren anneler 4-6 aylık emzirme döneminde gaz oluşumunu engellemek için özellikle yemek yeme yöntemlerine dikkat etmeli; yemeklerini yavaş yemeli ve iyi çiğnemelidirler. Bebek ve annede gaz oluşumunu engellemek adına diyette kısıtlamaya gitmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

EMZİREN ANNENİN dikkat etmesi gereken hususlar

  • Meme başı çökmesi, çatlaması, ağrılı ve şiş göğüsler annenin süt vermesini güçleştirir ve sütün azalmasına yol açar. Bu nedenle; daha gebelik döneminde göğüsleri emzirmeye hazırlamak gerekir. Bu gibi durumlar aşağıdaki önerilere uyularak çözümlenebilir ve bebek için gerekli süt verimi arttırılabilir;
  • Yaşamının ilk 4-6 ayı bebeğin zihinsel ve bedensel açıdan sağlıklı olması için çok önemlidir. İlk 4–6 aylık dönemde anne sütü yeterli olduğu sürece D vitamini dışında bebeğe hiçbir şey verilmemeli, annenin huzurlu, dinlenmiş olması ve iyi beslenerek bebeğini emzirmesi sağlanmalıdır.
  • Bebek her ağladığında emzirilmelidir.
  • Sık sık ve isteyerek emzirme; meme bezlerini uyararak süt yapımını arttırır
  • Emzirme döneminde kilo vermeye çalışılmamalı, başarılı emzirme ile 6 ayda normal kiloya inilebilmektedir. İnilemez ise; anne ilk 4-6 aylık periyot sonrasında zayıflama diyeti uygulayabilir.
  • Gebelik sırasında önerilenden daha fazla kilo alınmışsa her ay iki kilo kaybetmek normaldir. Ayda iki kilodan fazla ağırlık kaybı doğru değildir.
  • Emziren anne zayıflama diyeti yapmamalıdır ama unlu, yağlı ve şekerli besinleri aşırı yememeye dikkat etmelidir.
  • Çökük meme başı gebeliğin beşinci ayından sonra, belli aralıklarla elle masaj yaparak uzatmaya çalışılmalıdır. Bu yöntem sonuç vermezse; emzirme sırasında, meme başını saracak şekilde özel emzik kullanılmalıdır.
  • Emziren anne, meme başında çatlak olmaması için her emzirmeden sonra meme ucuna bir, iki damla kendi sütünden sürmelidir.
  • Göğüs, iyi boşaltılmazsa memeler şişer, sertleşir ve deri kızarır. Bu durumda; bebeği daha sık emzirmek veya sütü sağmak gerekmektedir.
  • Doğum sonrası ilk birkaç gün anne sütü yeterli gelmiyorsa, bebeğe hemen mama biberonu verilmemelidir.
  • Emzirme döneminde beslenmeye dikkat edilirse; süt verimi artar, bebek sağlıklı büyür.

Emziren annelere PRATİK ÖNERİLER:

  • Anneler eski vücut ağırlıklarına dönmek için hemen acele etmemelidirler. Bu süre 6 ay ya da daha fazla sürebilir. Bebeklerini emziriyorlarsa eski formlarına daha kolay dönebilirler.
  • Doğumdan sonra bebek emzirilirken gebelik öncesi döneme göre daha fazla sıvı besin alması gerekmektedir.
  • Salam, sosis, sucuk gibi katkı maddesi içeren diğer hazır besinler mümkün olduğu kadar yenmemelidir.
  • Kansızlığa neden olduğundan yemeklerle birlikte çay içilmemelidir.
  • Hazır meyve suları, gazoz ve kolalı içecekler yerine taze sıkılmış meyve suları tercih edilmelidir.
  • Pekmez kan yapıcıdır, şeker boş enerji kaynağıdır. Şeker yerine tatlı olarak pekmez yenmesi kansızlığa karşı alınacak önlemlerden biridir
  • Emzirme süresince bebeğin hep memede olması ve emerken uykuya dalması emzirmenin iyi gittiğinin bir işaretidir
  • Emzirme süresi her bebeğe göre değişebilir, doygunluğa ulaşması yani olgun sütü emmesi beklenmelidir.

Emziren annenin GÜNLÜK BESLENME PROGRAMI

Kahvaltı :

    1 su bardağı süt (şekerli, kalsiyumdan zenginleştirilmiş) 1 yumurta veya 1 kibrit kutusu kadar beyaz peynir (30 gram) 5 adet zeytin 1 – 2 ince dilim ekmek 1 yemek kaşığı pekmez veya bal veya reçel 1 adet meyve, 1 havuç veya domates

    Ara öğün:

    • 1 porsiyon meyve

    Öğle:

    • 1 porsiyon etli sebze yemeği (sebzeli köfte, tavuk, balık)
    • 1 porsiyon pilav veya makarna
    • 1 kase yoğurt veya ayran
    • 1 ince dilim ekmek
    • Mesvim salatası

    Ara öğün:

    • 1 kibrit kutusu kadar peynir
    • Ekmek
    • Domates, salatalık veya meyve

    Akşam :

    • 1 kase çorba (tarhana, mercimek, sebze veya yoğurtlu çorbalar)
    • 60 – 90 gram et (balık, tavuk) veya kıymalı sebze yemeği
    • 1 kase yoğurt veya sütlü tatlılar
    • 1 porsiyon zeytin yağlı sebze yemeği
    • Mevsim salata, 1 adet meyve
    • 1 dilim ekmek

    Yatarken:

    • 1 bardak süt veya sütlü tatlılar veya 1 kase yoğurt

    NOT : Yemek aralarında ıhlamur, nane, papatya gibi bitki çayları, az şekerli limonata ve komposto içilerek sıvı alımı arttırılabilir.

    Jinekolojik ameliyatlarda da Vinci robotik sisteminin kullanılması 2005 yılında FDA tarafından onaylanmıştır. Robotik cerrahinin onaylanması ile birlikte tüm jinekolojik ameliyatta da Vinci Robotik Sistem kullanılmıştır. Avantajları nedeniyle çok sayıda jinekoloji kliniği artık zor cerrahi girişimlerde Da Vinci Robotik sistemi kullanılmaktadır.

    Robotik cerrahinin başlıca avantajları

    Dokuları ve ameliyat sınırlarını daha iyi görerek ameliyatı yapabilme. Üç boyutlu "high definition" (yüksek çözünürlük) görüntü altında ameliyatın gerçekleştirilebilme ve gözün gördüğünden 10 ya da 20 kat büyütme ile dokuların ve cerrahi sınırların görülerek ameliyatın yapılabilme avantajı. Daha fazla hareket yeteneği ile ameliyat yapabilme. Ameliyat için bilekten daha fazla dönme yeteneğine sahip 540 dönebilen ve bileğin giremeyeceği alanlara girebilen robot kollarının olması. El de ki titremeleri önleyerek ameliyat yapabilme. Robotik cerrahi sırasında ellerdeki çok az titreme bile robotik teknoloji tarafından ortadan kaldırılmaktadır. Daha fazla hassasiyet gerektiren ince işler bu sayede yapılabilmektedir.

    Kan kaybının daha az olması ve daha az kan nakli ihtiyacı. Robotik cerrahi uygulamalarda açık cerrahi ve konvansiyonel laparoskopiye göre daha az kan kaybı olmaktadır. Ağrının daha az olması. Geniş kesiler olmadığı için hastanın daha az ağrısı olur ve ağrı kesici ihtiyacı azalır. Ameliyat izinin daha az olması. Operasyonlar geniş kesi yapılmadan ve karın duvarı kesilmeden gerçekleştirilir. Bütün işlemler göbek deliğinden ve kasık bölgesinde açılan 3 veya 4 küçük delikten yapılır. Ciltte geniş ameliyat izi olmadığından estetik açıdan rahatsız eden iz bırakmaz. Hastanede daha az yatma süresi.

    Ameliyat sonrası aynı gün veya ertesi gün hasta taburcu edilmektedir. Hastanın ayağa kalkma ve normal fiziksel aktivitesine kavuşma daha kolay ve hızlı olmaktadır. Enfeksiyon riskinin azalması. Karın açılmadığı ve kanama çok olmadığı için robotik cerrahide enfeksiyon riski azdır. Karın içi yapışıklıkların daha az olması. Açık ameliyatlarda daha fazla yapışıklık meydana gelir ve özellikle çocuk sahibi olmayı düşünen anne adaylarına öncelikli olarak laparoskopi önerilmelidir. Yapışıklıklardan özellikle tüpler etkilenmekte ve gebe kalmak zorlaşmaktadır. İyileşmenin çok hızlı olması. Robotik ameliyatlar mikro-cerrahi ilkeleriyle yapıldığından karın içerisinde ve ameliyat alanlarında çok az hasar meydana gelir ve iyileşme daha kolay ve çabuk olur. Normal yaşama ve işe çok daha erken dönebilme. Açık cerrahi uygulanmadığı için hasta çok kısa sürede işine dönebilmektedir.

    Jinekolojide da Vinci Robotik Cerrahi Sisteminin kullanıldığı alanlar

    Da Vinci robotik cerrahi jinekolojinin hemen hemen tüm alanlarında kullanılabilmektedir.

    Miyomektomi (Miyomun çıkarılması)

    Robotla gerçekleştirilen miyom operasyonu rahim miyomlarının tedavisinde kullanılan en gelişmiş yöntemdir. Çocuk sahibi olmak isteyen ya da rahmini kaybetmek istemeyen hastaların tercihi rahmin alınması yerine miyom çıkarılması olmaktadır.

    Çağdaş yaklaşımda, hastanın yaşı menopoza yakın bile olsa artık rahmin alınması yerine kapalı cerrahi yöntemlerle miyomun alınması tercih edilmektedir ve robotik cerrahi bu iş için biçilmiş kaftandır. Konvansiyonel laparoskopik cerrahi teknikle mümkün olmayan rahmin iki ya da üç kat olarak dikilmesi robotik cerrahi ile kusursuz yapılabilmektedir. Ayrıca yine laparoskopi ile rahmin içine yakın bölgelerdeki miyomlar alınamazken robotik cerrahi bize bu avantajı da vermektedir.

    Bunlara ek olarak laparoskopi ile ulaşılması ve dikiş atılması zor olan rahmin yan ve arka taraflarındaki miyomlar robotla kolayca çıkarabilmektedir.

    Rahmin alınması

    Rahmin alınmasını gerektiren her tür hastalıkta robotik cerrahi büyük avantaj sağlamaktadır. Özellikle diğer organlara yapışık rahimlerin alınmasında hem hastaya hem hekime ciddi konfor sağlamaktadır. Çift olan rahmin teke indirilmesi. Robotik cerrahi ile doğuştan çift olan rahim karın açılmadan teke indirilebilmekte ve hastanın gebe kalıp doğurması sağlanmaktadır.

    Sarkan rahmin asılması (Sakroservikopksi/Sakrokolpopeksi)

    Rahim ya da vajina kubbesi sarkmalarında robotik cerrahi ile vajina ve rahim anatomisi eski haline getirilmekte, ameliyat sırasında düğüm atma kolaylığı ile ameliyat kısa sürede bitmektedir. Robotik cerrahi vajina arkası ve omurga önü alanlarının daha kolay ve kusursuz olarak ortaya çıkarılmasını sağlar.

    Tüp cerrahisi

    Tıkalı tüplerin eski haline getirilmesi için laparoskopik cerrahi başarılı şekilde uygulanmaktadır. Fakat özellikle dikiş atmak ve tüpü manipüle etmek laparoskopide zordur. Robotik cerrahide ise dikiş atma ve manipülasyon kolaylığı sayesinde tüpler eski haline döndürülmekte ve gebe kalmak için tüp bebek uygulamalarına gerek kalmamaktadır. Böylece doğal yolla gebe kalmak mümkün olmaktadır.

    Tüplerin ve yumurtalıkların etrafındaki yapışıklıkların giderilmesi (Adezyolizis)

    Tüpler ve yumurtalıklar etrafından bulunan yapışıklıklar (Adezyon) tüp ve yumurtalıkların fonksiyonu engelleyip kısırlık ve ağrıya neden olabilir. Bu yapışıklıklar robotla mikrocerrahi prensibiyle kolayca açılabilir ve hastanın gebe kalması sağlanır. Yapışıklıklar ağrıya neden ise ağrı ortadan kalkar.

    Bağlanmış tüplerin tekrar uç uca getirilerek açılması

    Bazı kadınlar istedikleri sayıda çocuk sahibi olduktan sonra kendi isteği ile tüplerini bağlatmaktadır. Ancak, yeni evlilik, çocuğunu kaybetme gibi nedenlerden dolayı tekrar çocuk sahibi olmak isteyebilirler. Bu durumda birçok yerde bu hastalara tüp bebek önerilmektedir. Oysa bu hastalarda robotik cerrahi ile tüpler kolayca uç uca dikilerek eski haline getirilip normal yolla gebe kalmaları sağlanabilir.

    Tüplerin çıkartılması

    Tüp uçlarının tıkandığı, ileri derecede şiştiği (hisrosalpenks) ya da hasarlı olduğu durumlarda tüplerin operasyonla açılması gebelik şansını düşürür. Bu hastalarda tüp bebekten önce tüplerin alınması tüp bebek başarısını artırmaktadır. Bu durumda tüpleri almak için robotik cerrahi başarı ile kullanılmaktadır.

    Dış gebelik operasyonları

    Normal bir gebelikte bebek rahim içinde gelişirken dış gebelikte ise gelişme genellikle tüplerde oluşur. Dış gebelik tedavisinde tüpü almak yerine laparoskopi ya da robotik cerrahi ile tüp açılıp içinden gebelik ürünü alınır ve gebe kalma potansiyeli korunur.

    Çikolata kisti (Endometrioma) çıkarılması

    Çikolata kistleri çoğu zaman yumurtalıkları, tüpleri, rahmi, birbirlerine yapıştırmaktadır. Bu durumlarda laparoskopi ile ameliyat zordur. Robotik cerrahide ise yapışık organlar daha iyi açılmakta olup doku planları daha iyi görülür ve enerji modaliteleri daha hassas kullanıldığı için yumurtalık dokusuna daha az zarar verilmiş olunur. Özellikle ileri endometriozis (vajina ile kalın barsak arasında) ve çikolata kisti tedavisinde büyük avantaj sağlanmaktadır. Böylece karın içerisindeki ve yumurtalardaki endometriozis odaklarının tümüyle kontrol edilip çikolata kisti tedavisinde mükemmel başarı elde edilmesi sağlanmış olur.

    Diğer yumurtalık kistleri ve kanserlerinin ameliyatı

    Yumurtalığın diğer kistleri de (basit, seröz, müsinöz, dermoid v.b) başarıyla çıkarılabilir. Ayrıca yumurtalıkların biri ya da ikisi de robotik cerrahi ile alınabilir (ooferektomi). Erken dönemde saptanan yumurtalık kanserleri de robotik cerrahi ile ameliyat edilebilmektedir.

    Rahim kanseri ameliyatları

    Rahim kanseri ameliyatları karın ön duvarından başlayıp göğüs kafesine ve kasıklara kadar geniş bir kesi ile yapılmaktadır. Robotik cerrahide hastaya bu kesi yapılmaz ve el bileğinin giremediği zor döndüğü durumlarda da robotun kolları avantaj sağlar, daha etkili ve kanamanın az olduğu ameliyat gerçekleştirilir. Ayrıca gözle görmekte zorlandığımız karın içinin yan ve derin noktalarını da kamera ile daha iyi görüntüleyebilmekteyiz. Kanser ameliyatlarında gerekli olan lenf düğümlerinin çıkarılması işlemi de bu teknoloji ile yapılabilmektedir. Ameliyat sonrası hasta hemen ayağa kalkmakta ve işine dönebilmektedir. Robotik cerrahinin bu özellikleri sayesinde günümüzde Amerika'da kanser ameliyatlarının % 70'nin robotla yapıldığı merkezler vardır ve bu oran giderek artmaktadır. Rahim ağrı kanseri ameliyatları. Robotik cerrahi ile rahim ağzı kanseri ameliyatları da rahim kanserine benzer bir şekilde yapılabilmektedir.

    Tedavi iptali halinde

    IVF siklusları, az ya da fazla sayıda folikül gelişmesi gibi, birçok farklı nedenden dolayı iptal edilebilmektedir. Yumurtalıkları uyarıcı ilaçlara verilen cevabın az olması nedeniyle siklus iptal etme oranları, yaşla birlikte (özellikle 35 yaşın üzerinde) artmaktadır. Yetersiz yumurtalık cevabı nedeniyle iptal edilen siklus, daha sonraki denemeler için alternatif tedavi stratejileri denenmesini ve daha iyi cevap alınmasını sağlayabilir. Bazen de fazla sayıda folikül gelişmesi sonucu ciddi ‘Ovaryan Hiperstimülasyon Sendromu (OHSS) riski nedeniyle de siklus iptal edilebilir.

    Bu durumun büyük bir hayal kırıklığı yaratacağının farkındayız, ancak, bazen komplikasyon olasılığına engel olmak ve daha ileri dönemlerde başarı şansını arttırmak amacıyla ilaçların kesilmesinin gerekli olduğunu anlamalısınız. Siklusun iptal edilmesini gerektiren durumlarda, size enjeksiyonları kesmeniz söylenecektir. Bu durumda, hCG enjeksiyonu yapılmayacak ve yumurta toplama işlemi uygulanmayacaktır.

    Siklus iptali, bir daha tedavi şansınız olmadığı anlamına gelmez. Bir sonraki denemenizde önceki tedavi süreciniz göz önünde bulundurularak tedavi planınız yeniden yapılacak ve daha uygun bir tedavi ile gebelik şansınız artacaktır.

    Sperm bulunamaması durumunda

    Mastürbasyon ile elde edilen semen örneğinde sperm olmaması durumunda testislerden cerrahi yolla sperm elde etme yöntemlerine başvurulmaktadır. Testislerden sperm elde etmek için kullanılan yöntemlerden enjektör kullanılarak aspirasyon (çekilme)yoluyla sperm aranması işlemine; TESA (testiküler sperm aspirasyonu), testislerin cerrahi olarak açılıp sperm aranması işlemine ise; TESE (testiküler sperm ekstraksiyonu) adı verilir.

    Merkezimizde başarı ile uyguladığımız yöntemlerden biri de; mikroTESE'dir. Özel bir mikroskop kullanılarak yapılan microTESE işlemi sperm bulma olasılığı yüksek olan bölgelerden doku alınmasını sağlamaktadır. Bu teknik kullanıldığında sperm bulma olasılığı normal TESE yöntemine göre daha yüksektir.

    Tüm bu yöntemlere rağmen bazı durumlarda cerrahi olarak da sperm bulunması mümkün olamayabilmektedir. Bu tip vakalarda 6 ay sonra tekrar cerrahi yolla sperm aranması önerilmektedir.

    Yumurta elde edilememesiyle

    Başarısız tüp bebek denemeleri sonrası; hep iyi kalite embriyo transferine rağmen gebelik elde edilemeyen grupla, hep kötü embriyo transferi sonrası gebelik elde edilemeyen grup arasındaki yaklaşım farklı olmalıdır.

    Hep kötü kalite embryo gelişiminin görüldüğü hasta grubunda sorun, çoğunlukla oosit-yumurta kaynaklıdır. Nadiren sperm özelliklerindeki olumsuzluklar bu konuda neden olarak karşımıza çıkar.

    Rahmin gebeliğe uygun olmaması halinde

    İyi kalite embriyo transferine rağmen gebelik elde edilemeyen grupta; öncelikle rahim içi boşluğunun incelenmesi gerekir. Bu inceleme; HSG (rahim filmi), SİS (Salin İnfüzyon Sonografisi-Rahim içinin sıvı ile doldurulup vajinal ultrasonografi ile bakılması) ile yapılabilirse de, ideali histeroskopi ile yapılmalıdır. Rahim içi boşluğunun sıvı ile doldurulup ışıklı bir optik cihazla görüntülediğimiz histeroskopi işleminde; daha önce gözden kaçan, yapışıklık, myom veya polip gibi oluşumların saptanması olasılığı yüksektir. Bu olumsuzlukların tedavisi gebelik başarısını yükseltecektir.

    Obezite kişinin yaşam konforunu bozarak bazı hastalık ve olumsuz sağlık durumlarının oluşmasına yol açar. Bu olumsuz durumlardan biri gebe kalmayı zorlaştırmasıdır.

    Obezite kelime anlamıyla vücut kitle indeksinin (BMI) 30 kg/m2 ve üzerinde olmasıdır. Normal olarak vücut kitle indeksinin 25 kg/m2’nin altında olması gerekir. Eğer bu değerler 25 ile 29,9 arasında olursa bu şahıslara aşırı kilolu denmektedir.

    Yapılan çalışmalar göstermiştir ki; üreme potansiyelinin maksimum oranda negatif etkilendiği BMI değeri, 32 ve üzeridir.

    Fazla kilolu ve obez kadınlarda adet düzensizliği ve ovulasyon (yumurtlama) bozukluğu olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Ayrıca polikistik over sendromu olan kilolu kadınların gebe kalmakta sorun yaşadıkları, fazla kilolarını verince önemli bir kısmının spontan gebe kaldığı bilinmektedir.

    20 haftanın altındaki 500 gramdan düşük ağırlıkta olan fetüslerin, 3 ya da daha fazla sayıda ve birbirini takip eden şekildeki kayıplarına; tekrarlayan gebelik kaybı (TGK) denilmektedir.

    Düşük terimi yerine, gebelik kaybı teriminin kullanılması bu hasta grubunu kendi isteği ile tekrarlayan hamileliği sonlandırmayı seçen hastalardan ayrılmasına yardımcı olmaktadır.

    Gebelik kaybının GÖRÜLME SIKLIĞI Nedir?

    İn vitro fertilizasyon (IVF) alanında yapılan bilimsel çalışmalar; normal oositlerin (yumurta hücrelerinin) % 10-15'nin fertilize (döllenme) olamadığını, %10-15'inin fertilize olduğunu fakat bölünme ya da implantasyonun (rahme tutunma) gerçekleşmediğini göstermiştir.

    Klinik olarak tanı konabilen hamileliklerin (ultrasonda gözlenen gebelikler) %15-20'si ise 20 haftadan önce spontan abortus (kendiliğinden düşük) ile sonuçlanabilmektedir. Bir kez spontan düşük yapma riski % 15-40, iki ardışık düşük riski, % 2-3 ; üç ardışık kayıp riski ise % 1'den azdır.

    Tekrarlayan gebelik kaybının NEDENLERİ nelerdir?

    Tekrarlayan gebelik kaybına neden olan tek bir etken olabileceği gibi, aynı anda birden fazla faktör de bu duruma etki edebilmektedir. Tekrarlayan gebelik kayıplarının %16-32'sinde ise hiç bir neden tespit edilememektedir.

    Genetik nedenler: Kromozom bozuklukları, erken dönem gebelik kayıplarının en sık rastlanan nedenidir.Tekrarlayan gebelik kaybı hikayesi olan tüm çiftlerde mutlaka genetik inceleme yapılmalıdır. İlk trimesterdeki (hamileliğin 1.-13. haftası) spontan düşüklerde anormal kromozom (abnormal karyotip) görülme oranı %50-60'dır. İkinci trimester (hamileliğin 14.-26. haftası) kayıplarında anormal kromozom (abnormal karyotip) görülme oranı %5-10'a düşmektedir. Bir genelleme yapılırsa; gebelik kaybı ne kadar erken gözlenirse kromozomal anormalliklerin görülme sıklığı da o kadar artmaktadır.

    Sık karşılaşılan genetik bozukluklarTranslokasyonlar; genetik nedenlere bağlı tekrarlayan gebelik kayıplarının büyük çoğunluğunu oluştururlar. "Resiprokal translokasyon" taşıyıcısı olan kişilerin düşük yapma riski %50'lere varabilmektedir. Bu risk "robertsonian translokasyon" taşıyısı olanlarda ise; % 25'dir. Mosaisizm aynı bireyde iki veya daha fazla hücre serisinin birlikte bulunması olarak tanımlanan genetik bozukluktur. Periferik kan testi ile tespit edilebilmektedir. En sık görülen cinsiyet kromozomal mosaisizm tipi 45,X / 46,XX'dir. İki ve üzerinde düşük yapan kişilerde gözlenen genetik bozuklukların neredeyse yarında mosaisizme rastlanmaktadır.

    İmmunolojik faktörler / Supressor hücre ve supressor faktör eksikliği: Normal hamilelik desiduası (döl yatağı mukozası) supressor (baskılayıcı) hücreler ve supressor faktörler içermektedir. Bu baskılayıcı hücreler ve faktörler anne vücudunun bebeğe karşı bir tepki oluşturmasını önlemektedir. Hamilelik kaybını açıklamak için ortaya atılan varsayımlardan biri; annenin döl yatağı mukozasında bulunan baskılayıcı hücre (supressor hücre) eksikliği görüşüdür. Makrofaj denilen hücreler vücudumuzu yabancı maddelere karşı korumayı sağlamaktadır. Hamilelik döneminde ise bebek zarar görmesin diye döl yatağı mukozasında makrofajların aktivasyonu baskılanır.Spontan düşük yaşayan kadınların desiduası incelendiğinde makrofaj hücrelerin aktivitesinin arttığı gözlenmiştir.

    MHC antijen artması (indüksiyonu): MHC (majör histokompatibilite kompleksi);temel doku uygunluğu bileşenidir. MHC moleküllerinin bağışıklık sistemi için önemli görevleri vardır. MHC bağışıklık hücrelerinin (T lenfositleri gibi) hangi hücrelere karşı savaş açıp açmayacağını belirler. Embriyoda anormal MHC üretimi söz konusu olursa, anne rahminde yer alan savunma hücreleri harekete geçebilir. Bu da düşük gözlenmesine neden olabilmektedir.
    Bloke edici faktör eksikliği:Sağlıklı bir hamilelikte; annenin fetusa karşı oluşturduğu bağışıklık cevabının (immün cevabın) bloke edilmesi gerekir. Bütün başarılı hamileliklerde bloke edici antikorlar oluşur ve bunlar fetusu anne vücudundaki savunma hücrelerine karşı korur. Eğer bloke edici antikorlar yok ya da eksikse düşük gözlenir.

    Antifosfolipid antikorlar: Otoimmün hastalığı olan kadınlarda spontan düşük görülme oranının arttığı bilinmektedir. Otoimmün bozukluklar, vücudun kendi kendine açtığı savaş olarak tanımlanabilir. Antifosfolipid antikor sendromu da tekrarlayan gebelik kayıplarına yol açabilen otoimmün hastalıklardan biridir. Antifosfolipid antikor sendromunda vücut yanlışlıkla fosfolipidlere saldıran antikorlar üretir. (Fosfolipidler kan hücreleri ve kan damarlarını döşeyen hücreler dahil olmak üzere tüm canlı hücrelerde bulunur). Bu durumda vücudun atardamar ve toplardamarlarında istenmeyen kan pıhtılarının oluşmasına neden olabilmektedir.

    Trombofilik eksiklikler ve gebelik kaybı: Çok sayıda tekrarlayan gebelik kayıplarında; kusurlu plasenta ve plasenta damarlarında pıhtılaşma bozukluklarının varlığından söz etmek mümkündür. Pıhtılaşma sisteminin embriyonun rahme tutunmasında önemli rolü vardır. Tekrarlayan gebelik kayıplarında gözlenen fibrinolizisdeki (pıhtının çözünmesindeki) eksiklikler koryonik villuslarda (gelişmekte olan plasentanın bir kısmı) pıhtının fazla miktarda birikmesine yol açar. Pıhtılaşma bozuklukları (trombofilik eksiklikleri)olan kadınlara tanı konulması tekrarlayan gebelik kaybı durumunda yeni tedavi seçeneklerini ortaya koymakta ve gelecek araştırmalar için yol göstermektedir.

    Anatomik nedenler: Anatomik anormallikler tekrarlayan gebelik kayıplarının ilk tanımlanan nedenlerinden olup tekrarlayan gebelik kayıplarının % 15'inden sorumludur. Doğumsal rahim (konjenital uterus ) anomallikleri , servikal yetmezlik, uterus (rahim) myomları, Asherman sendromu tekrarlayan gebelik kayıplarının anatomik nedenlerindendir.

    Doğumsal(doğuştan var olan) rahim anormallikleri (Konjenital uterus anomalileri/Müllerian anomaliler): Bir çok rahim anormalliği olan hastada hiç bir belirti gözlenememektedir. Bu nedenle doğumsal rahim anormalliği olan bir çok hastaya tanı konmamıştır.Normal fetüsün ikinci trimester (gebeliğin 14.-26. haftası) dönemde kaybedilmesi, prematür doğum ve anormal fetal presentasyonlar (bebeğin rahim içindeki konumu), doğumsal rahim anormalliği olan kadınlarda sıklıkla gözlenebilmektedir. Bununla birlikte doğumsal rahim anormalliğine sahip kadınlarda sezaryen doğum ve doğum sonrası komplikasyonlar (plasenta retansiyonu ,subinvolusyon , hemoraji gibi) daha sık gözlenmektedir. Kadınlar arasında doğumsal rahim anormalliklerinin görülme oranı; % 1 ile % 2 civarındadır. Tekrarlayan gebelik kayıpları yaşayan kadınlarda ise doğumsal rahim anormallikleri görülme oranı ise; %10-20'dur. Bu nedenle tekrarlayan gebelik kaybı yaşayan kadınlarda mutlaka rahim içi boşluğun (uterin kavite) değerlendirilmesi gerekir. Doğumsal rahim anormallikleri başarı ile tedavi edilebilmektedir. (Histeroskopi ile hem yapısal rahim anomalilerine tanı konabilmekte hem de cerrahi düzeltme yapılabilmektedir.)

    Servikal yetmezlik (Rahim ağzı yetmezliği): Serviks rahim ağzı, servikal ise rahim ağzı ile alakalı anlamına gelir. Rahim ağzının normalden daha geniş bir açıklıkta olmasına ise"rahim ağzı yetmezliği" veya "servikal yetmezlik" denir. Rahim ağzı yetmezliği; servikal travma (servikal amputasyonlar, kon biyopsi, tanı amaçlı kürtaj, teröpatik abartus, operatif doğuma bağlı obstetrik laserasyonlar), doğumsal/doğuştan var olan bozukluklar, çoğul gebelikler (rahimde birden fazla bebek olması) nedeniyle ortaya çıkabilmektedir.Rahim ağzı yetmezliği tanısı genellikle; kanama ve sancı olmaksızın ikinci trimesterde (gebeliğin 14-26. haftası) düşük yaşanması ile konulmaktadır. Bazı hastalarda sık idrara çıkma, alt karında basınç hissi, ıkınma hissi, kanla karışık veya sulu akıntı belirtileri gözlenebilmektedirRahim ağzı yetmezliğinde; çeşitli tedavi yöntemleri olmasına rağmen en yaygın ve etkili olanı cerrahi serklaj denilen rahim ağzına atılan dikiş yöntemidir.

    Uterus (rahim) miyomları: Uterus (rahim) miyomları; iyi huylu (kanser olmayan) tümörlerdir.Bu iyi huylu tümörler; 30 yaşın üzerindeki kadınların %20'sinde gözlenmektedir. Miyomlar hormonlara karşı hassastır. Kadınlarda estrojen miyom gelişimini teşvik etmektedir. Menapoz ya da GnRH analogları ile tedavi estrojen hormonunun azalmasına neden olur ve bu da miyomların küçülmesini sağlar.Miyomun büyüklüğüne ve yeri nedeniyle gebelik kayıpları yaşanabilmektedir. Miyomlar rahme tutunmaya çalışan embriyonun ya da gelişmekte olan fetüsün beslenmesini engelleyebilir. Miyoma bağlı rahmin uyarılması embriyonun tutunmasına zarar verebilir ya da erken düşükler veya prematür doğumlara neden olabilir. Tekrarlayan spontan düşüklerde en önemli faktör miyomun yerleşimidir. Miyomların tanı ve tedavisinde kullanılan yöntemler: Rahim filmi (histerosalphingografi) miyomların yerleşimi, büyüklüğü ve sayısı hakkında oldukça bilgi verir. Histeroskopi ise tümörün karakteristiğinin doğrudan doğruya göz ile görülmesine olanak sağlamaktadır. Ultrasonografi de tanı koymak ya da tanıyı kesinleştirmek için yaygın olarak kullanılan bir diğer yöntemdir. Tekrarlayan düşükleri olan asemptomatik (belirti göstermeyen) hastalarda diğer bütün faktörler elendikten sonra cerrahi tedavi düşünülebilmektedir.

    Asherman sendromu: Ashermann sendromu (rahim içi yapışıklıklar); rahim boşluğunun bir bölümünde veya tamamında meydana gelen, rahim içi boşluğun (uterin kavite) kapanmasına ya da tıkanmasına neden olan yapışıklıklardır.Asherman sendromu en sık doğum sonrası ya da düşük sonrası kürtaj yapılmış kadınlarda gözlenmektedir.Kürtaj sayısı arttıkça Asherman senderomu riski de artmaktadır. Asherman sendromunun diğer sebepleri arasında; travma, bazı cerrahi müdahaleler (myomektomi, D&C, rahim içi araç yerleştirilmesi) veya bazı enfeksiyonlar (genital tüberküloz, endometrit) yer almaktadır. Asherman sendromlu kadınlarında gözlenen komplikasyonlar: %43'ünde infertilite (kısırlık), menstrual (adet siklusu) anormallikler, %14 vakada da erken tekrarlayan düşük olarak sayılabilir.Kürtaj hikayesi bulunan, bozulmuş adet düzeni olan, infertilite (kısırlık), hamilelik kaybı şikayetleri ile başvuran her hasta Asherman sendromu açısından da değerlendirilmelidir. Asherman sendromunun tanısında; rahim filmi (histerosalpingografi/HSG), histeroskopi kullanılmaktadır. Tedavisinde ise en sık tercih edilen yöntem yine histeroskopidir. Hangi yöntem seçilirse seçilsin tedavinin temel prensipleri; var olan yapışıklıkların ortadan kaldırılmasını, rahim içi tabakanın yeniden düzenlenmesinin sağlanmasnıı ve operasyon sonrası dönemde yara dokusu oluşumunun engellenmesini içerir.

    Endokrin faktörler: Endokrin faktörler; hormonal faktörle olarak tanımlanabilir. Hormonlardaki düzensizlikler tekrarlayan düşük vakalarının % 8-15'inden sorumludur. Endokrin faktöre bağlı tekrarlayan gebelik kayıplarında en sık karşılaşılan durum ise progesteron hormonu yetmezliğidir ( % 35).

    Korpus luteum yetmezliği: Luteal faz defekti (LFD) tabiri sıklıkla korpus luteum yetmezliğininin klinik durumunu tarif etmek için kullanılır. Luteal faz defekti korpus luteum tarafından progesteronun eksik salınımına bağlı progesteron eksikliğini ifade eder. Normal fertil (doğurgan)kadınlarda LFD görülme oranı % 6.6 olarak rapor edilmiştir. Tekrarlayan gebelik kayıpları olan hastalarda ise LFD görülme sıklığı %23 ile %60 arasında rapor edilmiştir.Korpus luteum tarafından progesteron üretimi hamileliğin 7'nci haftaya kadar sürdürülebilmesi için gereklidir. Luteal faz defekti tanısı için: Basal vücut sıcaklığı ölçümü, progesteron ölçümü, endometrial biyopsi kullanılmaktadır.

    Diyabet ve tekrarlayan hamilelik kaybı: Annede gözlenen diyabet tekrarlayan gebelik kayıpları nedenleri arasına yer almaktadır.Bu nedenle düşük yaşayan kadınlarda glukoz toleransı testinin yapılması önerilmektedir. Yapılan bilimsel çalışmalar ve araştırmalar; diyabeti iyi veya orta derecede kontrol altında tutulabilen kadınların, diyabeti olmayanlara göre daha fazla spontan düşük riski taşımadıklarını ancak diyabeti kontrol altında olmayan kadınlarda spontan düşük oranının arttığını göstermektedir. Başka bir deyişle kontrol altına alınan diyabet düşük gözlenme riskini önleyebilmektedir.

    Luteinize edici hormon (LH) aşırı salınımı ve erken gebelik kaybı: Vücutta fazla oranda Luteinize edici Hormon (LH) salgılanması hem fertilite hem de gebelik sonucu üzerine olumsuz etkiye sahiptir. Özellikle folliküler fazda (adet siklusunun bir dönemi) kandaki LH seviyesinin yüksek olması infertilite(kısırlık) ve düşük riski ile doğrudan ilişkili bulunmaktadır. LH'un vücutta aşırı oranda bulunmasının neden infertilite(kısırlık) ve gebelik kaybına yol açtığı henüz tam olarak bilinmemektedir.

    Diğer nedenler

    Enfeksiyoz nedenler: Enfeksiyonlar gebelik kaybına neden olan faktörler arasındadır. Erken dönemde gebelik kaybına neden olabilecek enfeksiyonlar arasında; Mycoplasma Hominis, Ureaplasma urealyticum, Neisseria Gonorrhoeae, Klamidya, Listeria monocytogenes, Herpes simplex, Treponema pallidum ve Sitomegalovirus enfeksiyonları yer almaktadır. Şimdiye kadar enfeksiyonlar ve tekrarlayan gebelik kaybı ile ilgili yapılmış bilimse çalışmalar olmadığı için enfeksiyona bağlı gelişen gebelik kaybı görülme oranı bilinmemektedir.

    Çevresel toksinler: Gebelik kayıplarının sadece oldukça az bir kısmında çevresel toksinler ile karşılaşılma söz konusu olmasına karşın; toksik ajanlar hamilelik kayıplarının önemli nedenlerinden biridir. Çünkü bunlara maruz kalma çoğunlukla engellenebilir.Tek bir ajana maruz kalma tekrarlayıcı ve uzun süreli olmadıkça tekrarlayan hamilelik kaybına neden olmaz.

    Herhangi bir çift spina bifida ile doğan bir çocuğa sahip olabilir.

    Dünyada 10 milyon spina bifidalı vardır.

    Yaklaşık her bin çocuktan birinin spina bifidalı doğduğu bilinmektedir.

    Nedeni bilinmeyen spina bifida için en büyük risk faktörü hamileliğin ilk 3 haftasında görülen folik asit eksikliğidir

    2. Gebelikte spina bifida riskini azaltmak için, gebelik planladığı andan itibaren anneye folik asit takviyesi yapılması faydalı olur.

    • Akrozom Spermin başını kaplayan kısım
    • Akrozom reaksiyonu Başarılı döllenme için gerekli olan akrozomun kaybolması
    • Adezyon (Yapışıklık) Üremeyi etkileyecek biçimde overlerin(yumurtalıkların) tüplerin uterusun (rahmin) barsakların ve karın içindeki diğer yapıların birbirine veya karın duvarına yapışmasıdır. Genellikle pelvik ameliyatlar tubal enfeksiyonlar ya da endometriozis sonrası görülür
    • Amniosentez Gebeliğin 16-18. haftalarında bebeğin içinde bulunduğu amniyotik sıvıdan bir iğne yardımıyla az miktarda örnek alınması işlemi. Daha sonra sıvı, bebekte kromozom anomalisi olup olmadığının belirlenmesi için kullanılır.
    • Androjen Erkek seks hormonu
    • Anovulasyon Yumurtlamanın olmaması
    • Antikor (Antibody) Normal sperm fonksiyonunu etkileyecek biçimde kan mukus yada semen içinde bulunan bileşik
    • Assisted hatching (yardımla yuvalama) Embriyonun dış kısmı olan zona pelusidanın (dış kabuğun) implantasyonu (tutunmayı) kolaylaştırmak için kısmi olarak inceltilmesi
    • Azospermi Sperm yapımındaki bozukluğa ya da sperm kanallarındaki tıkanıklığa bağlı olarak seminal  sıvıda (menide) sperm olmaması
    • Biyokimyasal gebelik Hastanın gebelik testinin pozitif çıktığı fakat ultrasonda görülmeden önceki gebelik dönemi
    • Blastokist Yumurta toplama işleminden yaklaşık 5 gün sonra embriyonun kavite oluşturarak ve hücrelerin erken plasenta ve embriyoyu oluşturmaya başladığı evreye verilen isim
    • Down regülasyon Kadının bir adet siklusundaki tüm hormon salınımlarını kontrol etmeye yarayacak biçimde beynin bir parçası olan hipofiz salgı bezinden gönderilen tüm mesajların durdurulmasının sağlanması
    • Ektopik (dış) gebelik Döllenmiş yumurtanın rahim dışında genellikle fallop tüplerinde nadiren de yumurtalık ve karın boşluğunda yerleşmesi ile oluşan gebelik
    • Ejekülat Penisden çıkan semen ve sperm içeren sıvı
    • Embriyo dondurma Transfer edilmemiş embriyoların saklanmak üzere dondurulması
    • Embriyo Hücre bölünmeleri başlamış döllenmiş yumurta
    • Embriyo kültürü Embriyonun laboratuvar ortamında geliştirilmesi
    • Embriyo transferi İnce bir kateter yardımı ile embriyonun uterus (rahim) içine yerleştirilmesi
    • Endometriyum Uterusun (rahmin) iç kısmını kaplayan ve her siklusda tekrar büyüyüp dökülen embriyonun yerleştiği uterusun iç duvarı, aylık menstrüel (adet)  kanamaları iç duvarın yıkılması sonucu meydana gelir.
    • Endometriyozis Uterusun (rahmin) içini kaplayan endometrial dokunun tüpler overler ve periton boşluğu gibi uterus dışında olmaması gereken yerlerde bulunması
    • Epididimis Olgunlaşmış spermlerin depolandıkları testisin arka yüzündeki özel kanallar
    • Estradiol Yumurtalığın foliküler hücreleri tarafından üretilen östrojen hormonu tipi
    • Estrojen Ovülasyon ve olası gebelik için menstrüel siklusun ilk yarısında uterusun (rahmin) kalınlaşmasını sağlayan dişi hormonu
    • Fallop tüpleri Normal üreme sırasında sperm ve yumurtanın karşılaştığı ve uterusun her iki yanına bağlı olan bir çift tüp
    • Fertilizasyon Sperm ve yumurtanın birleşmesi
    • Fetus Gebeliğin 9. haftasından itibaren doğuma kadarki sürede büyüyen embriyoya verilen ad
    • Fimbria Fallop tüplerinin yumurtalıklardan atılan yumurtayı almaya yarayan kıvrıntılı uzantıları
    • Folikül Yumurtalıkta, yumurta ve etrafındaki hormon üreten hücreleri içeren sıvı dolu boşluklar
    • Folikül Stimülan Hormon (FSH) Kadında yumurtayı içeren folikülün büyümesini, erkekde sperm gelişimini sağlayan hipofiz hormonu. Aynı zamanda, enjekte edilebilir ovülasyon ilaçlarında bulunan ve folikül büyümesini sağlayan hormon
    • Foliküler Faz Menstruel siklusda (adet siklusunda) yumurtanın geliştiği ilk yarı dönem
    • Gamet Erkek yada kadın üreme hücreleri, sperm yada yumurta
    • Gamet İntrafallopian Transfer (GIFT) Kadından toplanan yumurtanın yıkanmış hazırlanmış sperm örneği ile birlikte steril plastik tüp vasıtası ile direkt olarak normal fallop tüpüne yerleştirilmesi ile uygulanan bir üremeye yardımcı tedavi yöntemi
    • Gonadotropin Testisleri ve yumurtalıkları sperm ve yumurta oluşturmak amacı ile uyarabilen hormon
    • Gonadotropin salgılatıcı (releasing) hormone (GnRH) Beynin kontrol merkezi olan hipotalamus tarafından üretilen ve hipofiz bezinin kana FSH ve LH hormonlarını salmasını sağlayan hormon
    • GnRH analoğu Doğal GnRH hormonu ile benzer olan ve erken yumurtlamaya engel olmak için kullanılan sentetik hormonlar
    • GnRH antagonistleri Doğal GnRH hormonu ile benzer olan ve erken yumurtlamaya engel olmak için kullanılan sentetik hormonlar
    • Hidrosalpenks Tıkanıklığa bağlı fallop tüpü içinin sıvı dolu görünümü
    • Hipofiz İnsan beyninin tabanında yerleşik olan ve normal büyüme gelişme ve üreme için gerekli çeşitli hormonları salgılayan bez
    • Hormon Vücudumuzda endokrin salgı bezleri tarafından üretilen ve kanda dolaşarak tüm vücudumuzu etkileyebilen kimyasal maddeler
    • ICSI (mikroenjeksiyon) Bu terim tek bir spermin yumurtanın içindeki maddeye direkt olarak enjekte edilmesi anlamına gelip açılımı da İntrasitoplazmik Sperm İnjeksiyonu dur
    • İmplantasyon Embriyonun uterusun(rahmin)  endometrium tabakası içine tutunup yerleşmesi
    • İnsan koryonik gonadotropini (hCG) Gebelik sırasında plasenta tarafından salgılanan ve korpus luteumun ömrünü uzatarak gebeliği devam ettiren hormon. Aynı zamanda infertilite problemlerinde ovulasyon indüksiyonu sırasında kullanılan ve yumurtanın son olgunlaşması ve yumurtlama için kullanılan ilaçlar
    • bhCG Plasenta tarafından üretilen ve gebelik testinde bakılan hormon
    • İnsan menopozal gonadotropini (hMG) menopozdaki kadınların idrarlarından elde edilen ve FSH+LH hormonlarını içeren yumurtalıkları uyaran ilaç
    • İnseminasyon Spermin uterus (rahim) içine (intraterin) ya da servikse (rahim ağzına) gebelik oluşturmak üzere bırakılması.
    • İn vitro fertilizasyon (IVF) Yumurta ve spermlerin fertilizasyon oluşturmak üzere laboratuvar ortamında bir araya getirilmesi
    • IVF kültür medyumu İnsan vücudu dışında sperm, yumurta ve embriyoların yerleştirildiği özel sıvılar
    • Kateter Sperm ya da embriyonun uterusa (rahme) yerleştirilmesi işleminde kullanılan özel kanüller
    • Klinik gebelik Gebelik kesesinin ultrasonda görülmesi ile onaylanmış gebelik
    • Klomifen challenge test (CCCT) Menstruel siklusun (adet siklusunun) 3. ve 10. günlerinde serum FSH seviyesi ölçülerek ve 5. günden 9.güne kadar klomifen sitrat kullandırılarak yumurtalık rezervinin ölçüldüğü bir test.
    • Kriyoprezervasyon Embriyo Yumurta ve spermlerin dondurularak -196°C lik sıvı nitrojen içinde saklanma işlemi
    • Laparoskopi Pelvik organları gözlemlemek amacı ile teleskopa benzer bir aletle yapılan cerrahi girişim
    • Luteinizan hormon (LH) Yumurtanın olgunlaşmasını ve yumurtlamayı sağlayan hipofiz hormonu.
    • LH surge Normal adet siklusunda ovulasyonun (yumurtlamanın) tetiklenmesini sağlayan yüksek miktarda Luteinizan Hormon salgılanması
    • Luteal faz Yumurtlamadan adet kanamasına (menstruasyon) kadar geçen dönem
    • Mikroepididimal sperm aspirasyonu (MESA) Vas deferens yokluğu ya da vazektomi sonrası gibi erkek üreme kanallarının bloke olduğu durumlarda sperm elde etmek için kullanılan bir mikrocerrahi yöntemi
    • Mikroenjeksiyon Döllenmeyi sağlamak amacı ile yumurtanın içine tek bir spermin direkt enjeksiyonu. Bu teknik aynı zamanda ICSI İntrasitoplazmik sperm injeksiyonu olarak da adlandırılır.
    • Motil    Hareketli
    • Multifetal gebelik redüksiyonu Uterusdaki (rahimdeki) fetus sayısını azaltma işlemi. Geç dönem gebelik kaybı riski olan çoğul gebelik durumlarında da kullanılmaktadır.
    • Myom (fibroid) Anormal uterus (rahim) kanamalarına neden olabilen uterus kaslarının iyi huylu (kanser olmayan) tümörleri
    • Oligospermi Seminal sıvıda (semen/meni) anormal derecede az sperm bulunması
    • Oosit    Dişi üreme hücresi , yumurta,
    • Ovaryan hiperstimülasyon sendromu (OHSS) Ovülasyon indüksiyonu (yumurtlamanın teşvik edilmesi)sırasında gelişen ve yumurtalıkların büyümesi, karında sıvı birikmesi ve kilo alımının gözlendiği  klinik durum.
    • Over rezervi Bir kadının fertilite potansiyeli. Azalmış ovaryan rezerv, yumurta sayısında ve kalitesinde düşüş ile birlikte görülür.
    • Over (yumurtalık) Pelviste uterusun (rahmin) her iki yanında bulunan dişi üreme bezleri.
    • Ovülasyon Yumurtalıktan olgun yumurtanın salınması ( yumurtlama).
    • Ovülasyon indüksiyonu Yumurtalıkların, birden fazla yumurta üretmesi için hormon ilaçlarıyla uyarılması. Kontrollü Ovaryan Stimülasyonu olarak da adlandırılır.
    • Perkütan epididimal sperm aspirasyonu (PESA) Testislerden vas deferense sperm taşıyan bez olan epididime iğne ile girilerek tüp bebek yönteminde kullanmak üzere sperm aspire edilmesi (çekilmesi) işlemi.
    • Polip Normal yüzeyden dışarı doğru çıkıntı oluşturan doku kitlelerinin tümüne verilen isim.
    • Preimplantasyon genetik tanı (PGD) Embriyolog tarafından uygulanan embriyodan bir ya da iki hücrenin alındığı işlem. Alınan hücreler daha sonra genetik anomaliler açısından araştırılır. PGD yöntemi, IVF ile birlikte kullanılır.
    • Progesteron Menstrüel siklusun ikinci yarısında salınan döllenmiş yumurtanın tutunabilmesi için uterusu hazırlayan hormon
    • Progesteron fitiller Vücudun doğal yolla üretilen progesteronuna destek amacı ile vajina içine yerleştirilen yağlı kaygan fitiller
    • Pronukleus Dişi ya da erkek gametin (yumurta ya da sperm) bir hücrelik embriyoda (zigot) görülen çekirdeği.
    • Semen Spermlerin içinde bulunduğu sıvı (meni)
    • Serviks Uterusun (rahmin), uterin kavite(rahim içi boşluk) ile vajinayı birleştiren son kısmı (rahim ağzı).
    • Servikal mukus Serviks tarafından üretilen ve ovülasyon zamanında spermin serviksten geçişini kolaylaştıran salgı
    • Sperm Bir kadının yumurtasını dölleyen erkek üreme hücreleri. Sperm başı genetik materyali (kromozomları) taşır, orta bölüm hareket için gerekli olan enerjiyi üretir ve ince uzun kuyruk spermin ileri doğru hareketini sağlar
    • Sperm hazırlama Seminal sıvıdan (semen/meni) sperm hücrelerinin ayrılması için uygulanan yöntem
    • Spina bifida Omurga ile ilgili doğumsal bir hata. Gelişim sırasında omurganın doğru olarak kapanmaması.
    • Split Ejekulat Semen örneği alma yöntemi olarak geliştirilmiş ve ejekülatın ilk yarısının bir tüpe kalanının diğer tüpe alındığı tekniktir.
    • Testis Testosteron ve sperm üreten erkek seks/cinsiyet bezleri
    • Testiküler sperm ekstraksiyonu (TESE) IVF-ICSI yönteminde kullanmak üzere canlı sperm bulmak için testis dokusundan parça alınması işlemi.
    • Ultrason İç organların bir monitörde görüntüsünü alabilmek için yüksek frekanslı ses dalgalarını kullanan bir teknoloji. 
    • Uterus (rahim) Pelviste bulunan ve gebelik sırasında embriyonun tutunup geliştiği kaslı ve içi boş kadın üreme organı.
    • Vajina Vajina 7-8 cm derinliğinde,  üst ucu rahimle bağlantılı, alt ucu dışa açılan esnek bir kanal şeklindeki kadın cinsel organıdır.
    • Vaz deferens Epididimden üretere spermleri taşıyan iki musküler tüp.
    • Yardımcı Üreme Teknikleri (YÜT) Yumurta ve/veya embriyolarla ilgili her türlü işlemi içeren tedaviler. Örneğin IVF, ICSI.
    • Yumurta (oosit) Yumurtalıklar tarafından üretilen ve spermle birleştiğinde embriyo oluşturan dişi üreme hücresi.
    • Yumurta toplama Yumurtalıklardaki foliküllere bir iğne ile girilerek yumurtaların toplanma işlemi.
    • Zigot Hücre bölünmeleri başlamadan önce döllenmiş yumurta.
    • Zona pelusida  Spermin yumurtayı dölleyebilmesi için tutunması gereken yumurtanın dış tabakası.

    Evli çiftlerin istedikleri zaman istedikleri kadar cocuk sahibi olmaları, istemedikleri zaman da bu gebeliklerin önlenmesi, aile planlamasının tanımı ve amacıdır. Bunun için pek çok yöntem bulunmaktadır. Hangi yöntemin en uygun olacağı kişiden kişiye farklılıklar göstermektedir. Bu nedenle gebelikten korunmak isteyen bireylerin hekime danışarak, kendileri için en uygun korunma yöntemini seçmeleri ve kullanacakları yöntem hakkında tam bilgi sahibi olmaları doğru olacaktır.

    Pearl indeksi NEDİR?

    Aile planlaması metodlarının etkinlikleri karşılaştırılırken "Pearl İndeksi" dediğimiz bir oran kullanılır. Pearl indeks, 100 kadın yılında izlenen başarısızlık oranıdır. Daha kolay bir ifade ile bir yıl içinde yöntemi kullanan 100 kadından kaç tanesinin gebe kaldığıdır.

    Aile planlamasında DOĞAL YÖNTEMLER...

    Çiftlerin, doğurganlık bilinciyle gebeliği önlemeyi ya da oluşturmayı sağlayan bazı kuralları birlikte uygulaması olarak tanımlanır. Dünya Sağlık Örgütü, doğal Aile planlamasını, menstrüel siklusun (adet siklusu) fertil ve infertil dönemlerinde, doğal belirti ve semptomları gözleyerek gebeliğin planlanması ya da gebeliğin önlenmesi yöntemleri olarak tanımlamıştır.

    Bazal Vücut ısısı yöntemi:Ovulasyondan (yumurtlamadan) sonra progesteron hormonunun etkisiyle vucut ısısı 0.2 – 0.5 °C artar. Her gün düzenli vücut ısısı kaydı yapılıp, üst üste 3 gün belli bir düzeyin üzerinde seyreden vücut ısısı saptandıktan sonraki günler güvenli dönem olarak kabul edilir.

    Takvim yöntemi:Düzenli adet gören kadınlarda, ovulasyonun, adeti takip eden 14 – 21. günler arasında olacağı varsayılıp ve bu günlerde ilişkiye girilmemesi esasına dayanır. Pearl indeks % 20'dir, bir diğer değişle başarı oranı %80'dir

    Mukus yöntemi:Ovulasyon döneminde servikal mukus, miktar olarak artar, ince, berrak, iki parmak arasına alındığında uzayan bir yapıya sahip olur. Bu yöntem, mukusun yapısının ve miktarının ovülasyon dönemini işaret ettiği günlerde cinsel ilişkiden kaçınılması esasına dayanır.

    Geri çekme yöntemi:Cinsel ilişkide, boşalma sırasında, erkeğin penisini kadının vajinasından dışarı çıkarıp, dışarıya boşalmasıdır. Bu yöntemin uygulanabilmesi zordur, bireylerin deneyimli ve bu konuda kesin kararlı, psikolojik olarak buna hazır olmaları gerekmektedir. Aksi takdirde başarı oranları düşmektedir. Gebeliği önleme başarısı % 81' dir.

    Emzirme:Doğumu takip eden ilk 6 ayda, anne, ek gıda vermediği bebeğini sık aralıklarla, günde 60 dakikadan az olmayacak sürede emziriyor ve adet görmüyorsa yumurtlamanın henüz başlamadığı kabul edilir. Ancak bu, adet görmeyen her kadının yumurtlamadığı anlamına gelmeyeceği için çok güvenilir bir yöntem değildir.

    Aile planlamasında kullanılan BARİYER YÖNTEMLERİ nelerdir?

    Spermin, kadının rahmine ulaşmasını mekanik olarak engelleyen yöntemlerin tümüdür.

    Kondom (Prezervatif): Cinsel ilişki sırasında, sertleşme olduktan sonra penise takılan kauçuk bir kılıftır. Boşalma sonrası içinde sperm bulunan meninin, kadının vajinasının içine girmesini engeller. Aile planlamasının yanında cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı koruyuculuk sağlaması bu yöntemin en önemli avantajıdır. İlişki sırasında kondomun yırtılması, delik olduğunun farkedilmesi veya penisten çıkması ek bir yöntem kullanmayı gerektirir. Yöntemin başarı oranı tek başına kullanıldığında % 88' dir.

    Diyafram: İlişki öncesinde, kadının rahim ağzına yerleştirilen kauçuk, şapka benzeri bir araçtır. Rahim ağzına spermisid (sperm öldürücü madde) uygulanması, fiziksel olarak diyaframı aşabilen spermlerin canlı kalabilmelerini engeller. Bu yöntemin avantajı vucuda herhangi bir zararı olmadan uygulanabilmesi ve adet kanamaları devam eden kadınların diyafram ile cinsel ilişkiye girebilmesidir. Tek başına kullanımda başarı oranı % 82'dir.

    Spermisidler: İlişkiden önce vajina içine uygulanan krem, fitil veya köpük şeklinde olabilen, spermin canlı kalmasını engelleyen maddelerdir. Tek başına kullanıldıklarında etkinlikleri çok yüksek olmadığı için (%79) diğer bariyer yöntemlerle birlikte kullanılması etkinliğini artırır.

    Aile planlamasında HORMONAL YÖNTEMLER nelerdir?

    Vücuda dışardan küçük dozlu hormon vererek yumurtalık ve hipofiz bezinin çalışması önlenir. Yumurtlama, dolayısıyla gebelik olmaz.

    Doğum KONTROL hapları

    a. Kombine oral kontraseptifler:

    Kadın bedeninde varolan kadınlık (östrojen) ve yumurtlama (progesteron) hormonlarının düşük dozlarda dışarıdan verilmesi sonucu, doğal dengenin baskılanması neticesinde gebelik oluşmaması esasına dayanır. Az miktarda da olsa kadınlık ve yumurtlama hormonu vücuda girdiği için de kadınlık özellikleri aksamadan devam eder. % 99 gibi yüksek koruyuculuk oranına sahip olan bu yöntemin etkin olabilmesi için ilaçların her gün düzenli olarak kullanılması gerekmektedir.

    Doğum kontrol haplarının AVANTAJLARI nelerdir?

    Doğum kontrol haplarının en büyük avantajlarından biri adet kanamasının miktarını azaltmak suretiyle kansızlığı önlemeleridir. Bazı kadınlarda bu azalma öyle belirgindir ki adet kanaması sadece lekelenme şeklinde, kahve telvesi gibi olabilir, bu endişelenilecek bir durum değildir.

    Doğum kontrol hapları adet ağrılarını azaltırlar, yumurtalık ve rahim içi kanseri olma ihtimalini azaltırlar.

    Doğum kontrol hapları kullanırken görülen YAN ETKİLER nelerdir?

    İlk kullanıldıkları dönemlerde en sık görülen yan etki mide bulantısıdır. İlaçların uyku saatinden hemen önce alınması bu etkinin kadın tarafından daha kolay tolere edilebilmesini sağlar. İkinci en sık görülen yan etki ise hap kullanırken görülen ara kanamalardır. Ara kanamaların büyük çoğunluğu, ilacın içindeki kadınlık hormonu olan östrojenin olması gerekenden daha düşük dozlarda bulunduğu durumlarda görülür. Bu durumda yapılması gereken ilacın kesilmesi değil, aksine devam edilmesidir. Şikayetlerde azalma olmaması durumunda hekime danışılarak başka bir ilaca geçilmesi gündeme gelebilir. Bazı kadınlarda kilo alma şikayeti olabilir. Bu da, daha düşük dozlu hapların kullanımı ile önlenebilir. Haplar mümkün olduğunca her gün aynı saatte alınmalıdır. Hapın alınması bir gün unutulduğunda, hatırlanır hatırlanmaz unutulan hapın alınması gerekir. İki gün üstüste hap unutulduğunda yöntemin etkinliği azalacağından dolayı ek bir korunma yöntemi kullanmak gerekmektedir.

    Doğum kontrol hapı NASIL KULLANILIR?

    Hapları kullanmaya başlamadan önce gebelik testi ile gebelik durumu saptanmalıdır. Piyasada çeşitli ilaçlar bulunmaktadır. Bazılarının içinden 21 tane ilaç çıkar. İlk kutuya adetin ilk 5 günü içinde (tercihen ilk günü) başlamak gerekir. 21 gün ilaç kullanımından sonra 7 gün hiç ilaç alınmaz, bu süre zarfında adet kanaması gerçekleşir. 7 gün ilaçsız dönemi takiben yeni kutu başlanır. 28 hap olan ilaçlar ise ara vermeden kullanım içindir. Kutunun son ilaçlarında hormon bulunmaz, bu ilaçlar alınırken adet kanaması başlar.

    KİMLER doğum kontrol hapı KULLANMAMALIDIR?

    Meme kanseri, kan pıhtılaşması sorunu olanlar, kalp ve karaciğer hastaları doğum kontrol hapı kullanılmamalıdır. 6 aylıktan küçük bebek emzirenler, sigara içenler, şeker hastalığı olanlar, yüksek tansiyon, migren, depresyon tanısı alanlar ise kontrol altında kullanılmalıdır.

    b. Minihaplar

    İçeriğinde, kadınlık hormonu (östrojen) bulunmayan, sadece yumurtlama hormonu (progesteron) bulunan haplardır. Rahim ağzı sıvısının kalınlaşarak sperm geçişini önlemesi ve yumurtlamanın engellenmesi prensibi ile doğum kontrolü sağlarlar. Başarı oranı % 97' dir. Östrojen ihtiva edenlerin kullanılamadığı emzirme döneminde kullanılabilmesi bu yöntemin en belirgin avantajı olup, herhangi bir durumdan dolayı östrojen kullanamayan kadınlar tarafından kullanılabilir olması da önemlidir.

    c. Ertesi gün hapları

    Rutin kullanıma uygun olmayan bu yöntem ancak zorunlu hallerde kullanılmaktadır. İlacın, korunmasız cinsel ilişkiyi takip eden ilk 120 saat içinde alınması, döllenen bir yumurta varlığında dahi o yumurtanın rahim içine yerleşmesini engellemektedir. Ancak günlük pratikte ilk 24 saat geçtikten sonra alınan ertesi gün haplarının koruyuculuğunun azaldığı bilinmektedir. Kullanıldıkları ay adet düzensizliğine sebep olabilirler.

    DOĞUM KONTROL iğneleri, flasterler

    a. Aylık iğneler

    Hem östrojen hem progesteron içeren bu ilaçlar düzenli olarak her ay yaptırıldıklarında yüksek koruyuculuk oranına sahiptir. Haplara göre en büyük avantajı ayda bir kez yapılması gerektiği için hasta uyumunun daha kolay olmasıdır. Haplarda yaşanan kullanım hataları, unutmalar bu iğneler kullanıldığında yaşanmamaktadır. Adetin ilk yedi günü (tercihen ilk günü) kullanılması önerilmektedir. Anne sütünü azalttığı ve kalitesini düşürdüğü için emziren kadınlarda kullanımı önerilmez.

    b. Üç aylık iğneler

    Kullanılan hormonal yöntemler içinde koruyuculuğu en yüksek olan yöntem olan 3 aylık iğnelerin içeriğinde sadece progesteron hormonu bulunmaktadır. Yumurtlamanın baskılanması ve rahim ağzı salgılarının koyulaşarak sperm geçişini engellemesi prensibi ile etki gösterir. Kas içi enjeksiyon şeklinde uygulanan bu ilaçların dezavantajı kullanım süresince, ara kanamaların, diğer yöntemlere nazaran daha sık görülmesidir.

    c. Cilt altı implantlar

    Progesteron içeren, 40 mm uzunluğunda, 2 mm kalınlığında, kibrit çöpü gibi bir kapsül implant şeklinde üst kol iç yüzünde cilt altına yerleştirilir. İşlemi takip eden ilk 24 saatte kandaki progesteron düzeyi gebeliği önleyecek düzeye ulaşır.

    Cilt altı implantın KORUYUCULUĞU ne kadar sürer?

    Yaklaşık 5 yıl koruma sağlayan bu yöntemde kapsülün progesteron içeriği ile rahim içi tabakası incelir ve gebelik oluşumu önlenir.

    En sık gözlenen YAN ETKİLER nelerdir?

    Bu yöntemin en sık karşılaşılan sorunu düzensiz kanamalardır. Bir süre sonra kanama miktarları gittikçe azalır ve hatta bir süre sonra hiç adet kanaması olmayabilir. Bazı kadınlar için kabul edilemez olan bu durum, yöntemi kullanmak isteyen kadınlara mutlaka hatırlatılmalıdır.

    Kandaki yüksek progesteron hormon düzeylerine bağlı olarak baş ağrısı, bulantı, sivilcelenme artışı, memelerde hassasiyet ve ruhsal değişiklikler olabileceği akılda tutulmalıdır.

    c. Doğum kontrol flasteri

    Doğum kontrol haplarına benzer prensiple korunma sağlar. Bir kutuda 3 adet bant bulunmaktadır. Bu bantlar her biri birer hafta kalacak şekilde kol, bacak, kalça bölgelerinden birine yapıştırılır. Yapıştığı yerden kana salgıladığı hormonlar ile yumurtlama oluşması engellenir. Yan etkiler tüm hormonal yöntemlerde olduğu gibi; en sık kanama düzensizlikleri olarak ortaya çıkar. Flasterin yapıştığı yerde cilt hassasiyeti olabilmektedir, bu nedenle flasterlerin her birinin farklı yere yapıştırılması önerilir. Flaster yerinden çıktığında yeniden yapıştırılmaya çalışılmalı, yapışmıyorsa yeni bir flaster takılarak, çıkanın kalması gereken güne kadar tutulup, sonra yenisi ile değiştirilmesi gerekir. Flaster 24 saatten uzun süre cilde temas etmemişse yeni bir kutuya başlanmalı, bir hafta ek korunma yöntemi uygulanmalıdır.

    d. Vajinal halka

    Vajinal halka, 4 mm kalınlığında, 5.4 mm çapında bir halka olup, haplardaki gibi östrojen ve progesteron hormonu içeren bir korunma yöntemidir. Vajene yerleştirilen bu halka 3 hafta kullanıldıktan sonra çıkartılır ve halka kullanılmayan bu bir haftalık dönemde adet kanaması olur. Yerleştirilmesi son derece basit olan bu halkanın hormon içeriği düşüktür, etkinliği yüksektir ve ara kanama, haplara oranla daha seyrek görülür. Vajinal halka kullanan kadınlarda en sık görülen problem vajinal akıntı ve enfeksiyonda artıştır. Bu vajinal halkalar henüz ülkemizde bulunmamaktadır.

    Rahim içi araçlar (SPİRAL)

    Bakırlı Rahim İçi Araçlar:

    Spiral, günümüzde Dünya Sağlık Örgütü tarafından en güvenli doğum kontrol yöntemi olarak nitelendirilmektedir.

    Spiral nasıl  KORUYUCULUK sağlar?

    Kollarındaki ve gövdesindeki bakır sayesinde sperm hareketini engeller, spermin yumurtayı dölleme yeteneğini azaltır ve en önemlisi rahmin içinde yabancı cisim reaksiyonu oluşturarak gebeliğin rahim içi tabakasına tutunmasını engeller.

    Spiralin koruyuculuğu NE KADAR sürer?

    Koruyuculuğu 10 yıla kadar devam edebilen bu yöntemde, kullanıcı hatalarına yer olmadığı için kullanımı güvenlidir. Spiralin alt tarafından çıkan ince bir ip, yerleştirme esnasında rahim ağzında kalacak uzunlukta kesildiği için cinsel ilişkide herhangi bir sorun çıkartmaz ve spiral çıkartılmak istendiğinde, bu ipten çekilerek kolayca çıkarılabilir.

    Spiralin YAN ETKİLERİ nelerdir?

    Spiralin en sık görülen yan etkisi adet kanama miktarını artırması ve adet süresini uzatmasıdır. Bu etki, bakıra karşı gelişen yabancı cisim reaksiyonu ile tetiklenmekte olup kimlerde ortaya çıkabileceği önceden tespit edilememektedir. Spiralin bir diğer dezavantajı ise cinsel yolla bulaşan hastalıkları kolaylaştırmasıdır. Bu hastalıklar erken teşhis edilmediklerinde tüplerde yapışıklıklara ve ileride gebe kalmada sorunlar çıkmasına ve dış gebelik oluşmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle daha önce çocuk doğurmamış kadınlarda ilk tercih korunma yöntemi olarak önerilmezken, emziren kadınlar için ideal bir yöntemdir.

    HORMONLU spiral

    Kollarında, içerdiği toplam 52 mg progesteron hormon türevinin günde 20 mikrogramını salarak etkisini gösterir. Bu hormon düzeyi rahim içi tabakasını inceltmeye, yumurtlamayı engellemeye ve gebelik oluşumunu önlemeye yeterlidir.

    Hormonlu spiralin KORUYUCULUĞU ne kadar sürer?

    Yaklaşık 5 yıllık koruyuculuğu olan bu yöntemde en sık sorun, takıldığı ilk aylarda görülen adet düzensizlikleridir. Zaman içerisinde adet kanama miktarları ve aralarda olan lekelenmeler azalır, hatta bazı kadınlarda hiç adet kanaması olmayabilir. Bu nedenle adet kanamaları çok miktarda olup uzun süren ve kansızlık şikayeti olan kadınlarda ilk seçenek olarak kullanılabilir. Bakırlı spirale göre biraz daha kalın bir yerleştirme aparatı olduğundan dolayı, tercihen kanama olduğu zamanda takılması daha az ağrı duyulmasını sağlayacaktır.

    Cerrahi yöntemler: TÜPLERİN bağlanması

    Kadınlarda, yumurtayı rahim içine taşıyan tüplerin bağlanması işlemidir. Geri dönüşümü olmadığı için, gelecekte çocuk isteği olmayan çiftler için uygun bir yöntemdir. Tüplerin bağlanması fiziksel, ruhsal veya cinsel bir değişikliğe neden olmaz. Koruyuculuğu % 100'e yakındır. Sezaryen doğumlarda, doğumla eş zamanlı yapılabilen bu işlem ayrı bir seansta, küçük bir kesi ile veya kapalı yöntemle de (laparoskopik) yapılabilir.

    Tüpleri bağlı kadın yeniden GEBE KALABİLİR mi?

    Koruyuculuğu % 100'e yakındır. Yeniden gebe kalmak isteyen kadınlarda mikrocerrahi ile tüpler yeniden birbirine bağlanabilir ancak başarı şansı düşük olan bu gibi ameliyatların yerine tüp bebek tedavisi yaygın olarak kullanılmaktadır.

    Vazektomi: Erkekte sperm hücrelerinin testislerden depolandıkları bölgelere geçişinin cerrahi yöntemlerle kalıcı olarak bozulması işlemidir. Bu işlem sonrasında ejekülasyon esnasında boşalan sıvının dış görünüşünde hiçbir değişiklik olmaz, ancak sıvıda sperm hücreleri olmadığından gebelik oluşmaz. Koruyuculuğu % 100' e yakın olan bu yöntemde de kadınlarda olduğu gibi geri dönüş çok zordur ve çocuk isteği olduğu takdirde testislerden sperm toplanarak tüp bebek tedavisi yapılması gündeme gelmektedir. Bu yöntemin avantajı, lokal anestezi ile kısa sürede yapılabilir olması ve yüksek koruyuculuk oranıdır.

    Grup Florence Nightingale Hastanelerii Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr Birgül Karakoç diyor ki;

    Evet, kadınlar binlerce yıldır doğurmaktadır ama bu sizin doğumunuzdur ve bugüne kadar yaşayacağınız en önemli olaydır. Hastanede bebeği kucağınıza aldığınız sürece kadar endişeler bitmez… Peki, ama sizi en çok korkutan nedir? Bu korkuya sebep olan özel nedenler acaba nelerdir?

    Büyük gün gitgide yaklaşmaktadır. Belki de yıllardır hayalinizde canlandırdığınız, size benzeyen tatlı, güzel kızınız ya da babasına benzeyen yakışıklı, cesur oğlunuz yakında kucağınızda olacaktır, ama bu bebek dünyaya ne şekilde merhaba demelidir? Minik bebeğinizin sağlığını tehlikeye atmayacak, size de fazla acı ve sıkıntı yaşatmayacak en uygun doğum yöntemi hangisidir? Şimdiye kadar onlarca acılı-acısız hikaye dinlemiş, bir o kadar da yazı okumuşsunuzdur. Kafanız o kadar karışmıştır ki! Bu karmaşaya bebeği karıştırmadan çözümlemek isteriz. Evet, kadınlar binlerce yıldır doğurmaktadır ama bu sizin doğumunuzdur ve bugüne kadar yaşayacağınız en önemli olaydır. Hastanede bebeği kucağınıza aldığınız sürece kadar endişeler bitmez.

    Peki ama sizi en çok korkutan nedir, bu korkuya sebep olan özel nedenler acaba nelerdir?

    Hamilelik ve doğumla ilgili korkular kadınların %90’nında bulunmaktadır. Eğitim düzeyi yüksek olan anne adayları da bu konuda korkular yaşayabilmektedir. İster avukat anne adayı olsun, ister ev hanımı anne adayı olsun bu duyguyu yüksek oranda çoğu kadın yaşamaktadır. Açıkçası bizler hekim olarak bir anne adayının bu konuda hiçbir sıkıntısı yoksa daha çok endişeleniriz. Ancak bu korkular gereğinden fazla abartılıyor ve anlamsız boyutlara ulaşıyorsa buna sebep olan faktörleri araştırmak gereklidir.

    İlk gençliğimizden itibaren, akrabalarımızın ve komşu teyzelerin travmatik, skandal olabilecek doğum hikayeleriyle yoğruluruz. Günlerce çekilen sancılar, iç dikişler, dış dikişler, sonrasında yaşanan sıkıntılar, televizyon ekranlarına yansıyan hastanede skandal yaratan korkunç doğum sahneleri, ortalık kan revan, kadının sanki bedeni parçalanıyor, büyük bir kısmında da ölüyor zaten. Ve geceleri uykunuzu kaçıran kabuslar! Sonrasında "Aaaa, ne gerek var ameliyata, normal doğur! "Bu işte bir terslik var. Normal doğum denen vajinal doğumun çoğumuzun kafasında yer etmiş bu felaket skandal görüntülerine alternatif olan sezaryen operasyonu ise başka korkuları beraberinde getirmektedir; “Ya bayılıp tekrar ayılamazsam?, ya ihmal edilen bir durum yaşarsam, bu ihmaller zincirinde bebeğime kavuşamazsam”, “Sonuçta bu bir ameliyat ve her ameliyatın riskleri vardır!", “Kontrolü tamamen kaybedeceğim ve bebeğimi herkesten sonra ben göreceğim!, ya bebeğim karışırsa” gibi. Öte yandan kimi kadınlar doğal yol olduğu için vajinal doğumu, kimileri ise bebeklerinin doğum gününü özel bir güne denk getirmek için sezaryen operasyonunu tercih edebilmektedirler.

    Aslında insan bilmediği şeyden korkar. Bu nedenle korkuyla başa çıkmada ilk adım yeterli bilgi edinme olmalıdır. Bilgiyi doğru kaynaktan almak kadar bilginin veriliş tarzı da önemlidir. Vajinal doğumla ilgili en çok yaşanan korku ve endişeler, öncelikle doğum esnasında çekilecek ağrının şiddetine dayanamama korkusu, yabancı bir ortamda yalnız ve çaresiz kalma, bebeğin başına kötü bir şey gelme riski, doktora ya da hastaneye ulaşamama ve doğum sonrası cinsel hayatın olumsuz etkilenme olasılığı sayılabilir. Sezaryenle ilgili korkular ise, anestezi korkusu, bilinci kaybettikten sonra kontrolün tamamiyle başkalarının elinde olması, ameliyat esnasında ve de sonrasındaki ağrılar, operasyon sonrası iyileşme döneminin uzun olması şeklinde çerçevelenebilir. En önemli nokta kişinin doktoruyla bu korkularını paylaşabilmesi ve doktorunun hastasını özenle dinleyip onu endişeleri konusunda aydınlatabilmesidir. Hastanede bebeğinizi rahat doğurmanıza yardımcı olacak kurslar düzenlenmektedir. Doğum öncesi kursların da bu konudaki faydaları yadsınamaz. Bu kurslarda hamile kadınların duygu ve endişelerini dile getirip paylaşabilmeleri, doğum eylemi hakkında bilgilenme ve nefes alma ve gevşeme egzersizleri gibi yöntemlerle doğuma katılma ve kolaylaştırma konusunda yardımcı olunur. Bu kurslarla isteğe bağlı sezaryenlerde %50 azalma olduğu belirtilmektedir.

    Şüphesiz ki ne şekilde doğum yapmış olursa olsun, her kadın doğum sırasında bir miktar ağrı çekecektir. Kimse doğumun kolay olacağını yüzde yüz garanti edemez yine de epidural anestezi gibi modern yöntemlerle günümüzde özellikle ağrıyla başa çıkma konusunda annelere oldukça yardımcı olunabilmektedir. Bu yöntemle anne doğumda bebeğinin dünyaya gelişinin her anını yaşayarak doğumuna aktif olarak katılabilmekte ve daha az ağrı çektiği için daha az yorulup, doğum sonrası da daha çabuk toparlanabilmektedir.

    Ağrının anlamı kültürden kültüre değişir, sosyal ve duygusal boyutları vardır. Ağrı çekmek anneliğe geçişin ilk kuralı gibi görülür. Ama her kadın bu ağrıyı aynı düzeyde yaşamaz. Öncelikle her insanın “ağrı eşiği” dediğimiz fizyolojik bir ağrıya dayanabilme sınırı vardır. Bu kimi insanda yüksek, kimi insanda düşüktür. Bunun yanında doğum ağrısının bir de psikolojik boyutu vardır ve bu birçok konuyla alakalıdır. Kadınlık kimliği ile ilgili çatışmalar, karı-koca ilişkileri, gebeliğin isteğe bağlı olup olmadığı, travmatize edici eski tecrübeler hatta anne adayının kendi annesiyle olan ilişkileri bile bu duyguyu etkilemektedir. Her kadının doğumuyla ilgili bir cesaret hikayesi vardır ancak abartılı hikayelerin çoğunun altında kadının kendini önemli bir noktaya çıkarma ve dikkati üzerinde toplama ihtiyacı görülür.

    Özetlemek gerekirse doğum korkusuyla başa çıkmada ilk adım anne adayının kendisini en çok endişelendiren konuyu iyi bilmesi, bunu doktoruyla ya da doğum öncesi kurslara katılarak çözmeye çabalaması, çabalar yetersiz kaldığında bireysel bir psikolojik destek alması olmalıdır. Doğuma eşin katılımı özellikle yabancı bir ortamda (doğumhane) yalnız kalma korkusuna yardımcı olmaktadır. Bunun yanında doğum personelinin doğum sırasındaki pozitif ve destekleyici tutumları, anneyi doğum süresince bilgilendirmek ve bir sonraki aşamanın ne olduğunu anlatıp doğuma onun da katılımını sağlamak annenin kontrol duygusunu güçlendirecek ve korkusunu azaltacaktır. Korku azaldığında ağrı kesici ihtiyacı da azalmakta ve doğum süresi kısalmaktadır.

    Annelik kimliğinin yerleşmesinde doğum tecrübelerinin yeri büyüktür. Doktor ve ebelerle işbirliği içerisinde, ağrıya ya da paniğe yenik düşüp kontrolü kaybetmeksizin gerçekleşen başarılı bir doğum sonrasında kadının kendine güven duygusu artar, bu beraberinde annelik yetenekleri konusundaki özgüvenini de arttıracaktır.

    Ne şekilde doğum yapmış, ne kadar acı çekmiş olursanız olun, aklınızda kalacak tek şey doğumdan sonra hastanede bebeğinizi kucağınıza aldığınız andaki heyecan ve mutluluğunuz olacaktır.

    Opr. Dr. Birgül Karakoç

    Göğüste kist oluşması oldukça yaygın görülen bir rahatsızlıktır. Yapılan araştırmalar kadınların yüzde 90'ında fibrokistik meme görüldüğünü ortaya koydu. Ancak bu her zaman endişe etmeyi gerektiren bir durum değildir.

    Öncelikle fibrokistik meme nedir?

    Fibrokistik meme, kadınların %90’ında görülen ve yarısında memede kitle, ağrı, akıntı gibi yakınmalara neden olabilen histolojik değişikliklerdir. Değişik boyutlarda kistler, bağ dokusu artışı ve çeşitli lezyonlarla karakterizedir.

    Kistlerden korkmalı mıyız?

    Kistler içi sıvı dolu, ince bir zarla çevrelenmiş yuvarlak oluşumlardır. Ultrason görüntülerine göre basit, komplike ve kompleks kistler olarak sınıflanır. Basit kistler, memede çok yaygın olduğunda, altta oluşabilecek diğer lezyonların fark edilmesini engelleyebileceği için memenin radyolojik yöntemlerle takibini gerektirir. Kanser gelişme riski komplike kistlerde %2’den az iken kompleks kistlerde bu oran %25 civarındadır. Kompleks kistlerin biyopsi ile değerlendirilmesi önemlidir.

    Kist içindeki sıvı ne zaman boşaltılır?

    Basit kistlerde çoğu zaman bir işlem yapılması gerekmez. Çok büyük boyutlara ulaşıp ağrı ve estetik görünümde sıkıntı yaratıyorsa iğne ile boşaltılabilir. Tekrarlaması halinde cerrahi olarak çıkartılabilir.

    Fibrokistik memede oluşabilen lezyonlar tehlikeli midir?

    Klasik fibrokistik değişikliklerde tehlike yoktur. Ancak tabloya eşlik eden hücre çoğalması alanları ve bu alanlarda görülen bazı patolojik değişimler memede kanser gelişme riskini arttırır. Şüpheli lezyonların radyolojik yöntemlerle erken tespit edilmesi ve geniş olarak çıkartılması hayat kurtarıcıdır. Bu nedenle fibrokistik meme varlığında, özel durumlar hariç, hastalara 6 ay ara ile ultrasonografi uygulanır, 40 yaşından sonra senelik mamografi de takip yöntemine eklenir. Ailede meme kanseri bulunması ve memede şüpheli lezyon varlığı gibi bazı özel durumlarda tetkik süresi değişebilmekte ve manyetik rezonans inceleme (MRI) de önerilebilmektedir.

    Fibrokistik memede, meme ağrısı kanser gelişimini mi düşündürmeli?

    Meme ağrısı kadınlarda, özellikle fibrokistik meme varlığında, sık görülen bir yakınmadır. Sadece meme ağrısı ile başvuran kadınların %10’dan azında kanser saptanır. Ağrı, her iki memede, yaygın veya belli kadranlarda, adet öncesi dönemde ya da ay boyu düzensiz aralıklarla olabilir. Önce bir cerrah tarafından iyi bir muayene ve uygun radyolojik yöntemlerle hastada patolojik lezyon olmadığı gösterilmelidir. Sonrasında yağ oranı düşük diyet ile kola, kahve, çikolata gibi gıdaların azaltılması önerilir. Pomat veya tablet şeklinde ağrı kesici ilaçlar, şiddetli vakalarda ise çeşitli hormonal ilaçlar kullanılmaktadır, ancak yan etkileri rutinde kullanımlarını engellemektedir.

    Meme başı akıntıları her zaman tehlikeli midir?

    Meme başı akıntısı, sıkmakla değil kendiliğinden oluyorsa altta yatan patolojinin araştırılması gereklidir. Akıntı, süt görünümünde, yeşil, berrak ya da kanlı olabilir. Süt kanallarındaki genişleme ya da iltihabi durumlar, hormonlar ve kullanılan çeşitli ilaçlara bağlı olabileceği gibi memenin bazı iyi huylu ve kötü huylu lezyonları da akıntı nedeni olabilir. Tek memeden olması, muayenede akıntının tek kanaldan geldiğinin tespiti, akıntının berrak ya da kanlı olması kanala yerleşmiş bir lezyon varlığını düşündürür. Meme başı akıntıları, bir meme cerrahı tarafından mutlaka değerlendirilmeli ve uygun radyolojik tetkiklerle neden araştırılmalıdır.

    Fibrokistik memede cerrahi ne zaman uygulanır?

    Memeden bütün kistleri temizlemeye yönelik bir girişim yoktur. Kadınların uygun radyolojik yöntemlerle ve meme muayenesi ile belli aralıklarla takibi önemlidir. Ağrı, hassasiyet, estetik kusur gibi yakınmalar varlığında, kist içinde ya da duvarında şüpheli lezyon görülmesi halinde, meme başı akıntısı kanaldaki patolojiye bağlı ise ve takipler esnasında memede şüpheli lezyon tespit edilmesi durumunda cerrahi uygulanır.

    Özellikle 35 yaş sonrası doğurganlığın hızla düştüğü gerçeği göz önünde bulunduğunda, günümüzün modern kadınının, doğurganlık yıllarını uzatmanın yolunu araması kaçınılmazdır. Doğurganlığın arttırılması için 10 önemli hayat tarzı değişikliği önerisi:

    Bir beslenme uzmanına görünün

    Beslenmeniz hem sağlığınız, hem de doğurganlığınız için çok önemlidir. Bu nedenle yaşamınız için bir beslenme uzmanı edinmelisiniz. Beslenme uzmanınızın önereceği tetkikler ile beslenmenizin kalitesini arttırabilirsiniz. Vitamin ve mineral eksikliğiniz, size uygun bir beslenme programı hazırlanarak kapatılabilir. Diyetinize düzen kazandırdıktan yaklaşık dört ay sonra etkilerini fark edeceksiniz.

    Vitamin ve mineral takviyesi yapın Besinler içerdikleri vitamin ve mineraller sayesinde besleyicidirler. Günümüzde hazır gıdaların içerdiği katkı maddeleri nedeniyle besleyici özellikleri düşüktür. Mevsimine uygun meyve ve sebze tüketilmemesi durumunda beslenmenizi vitamin ve minerallerle takviye etmeniz gerekiyor. Eğer kendinize özel bir beslenme programı edinme şansınız yoksa, size küçük bir tüyo verelim: Günlük 1000 mg keten tohumu ya da yağı, 1000 mg C vitamini ve çinko alabilirsiniz. Basitçe hamileler için tasarlanmış bir multivitamin tablet almanız benzer etkiyi sağlayacaktır.

    Beslenmenizden zararlı yağları uzaklaştırın

    Vücudumuz bazı yağ asitlerine ihtiyaç duymaktadır. Mesela balıklarda ve cevizde bol miktarda bulunan omega3 yağ asidi başta sinir hücreleri olmak üzere birçok hücrenin temel yapı taşıdır. Buna karşın margarinlerde bulunan hidrojenli yağlar ve et - süt ürünlerinde bulunan doymuş yağlardan uzak durmak gerekmektedir.

    Fazla zayıf veya şişman olmak doğurganlığı olumsuz etkiler

    Vücut ağırlığınıza dikkat edin Kadınların doğurganlığında vücut ağırlığı çok önemlidir. Doğurganlığın azaldığı belli bir vücut ağırlığı yoktur, hesap yapılırken boy da göz önünde tutulmalıdır. Vücut - kitle indeksinin 20 - 25 arasında olması doğurganlık için idealdir. Vücut - kitle indeks hesaplaması vücut ağırlığının boyun karesine bölünmesi ile hesaplanmaktadır. Hem aşırı zayıf olmak, hem de kilolu olmak yumurtlamayı olumsuz etkilemektedir.

    Sigara içmekten vazgeçin

    Sigara içmek sadece doğurganlığa değil genel sağlığa zararlıdır. Üreme sağlığı açısından sigara kadınlar için menopoz yaşının daha genç yıllara kaymasına, erkekler içinse sperm hareketliliğinin azalmasına neden olmaktadır. Sigaranın zararlı etkisi sadece nikotin değil içerdiği binlerce kimyasallar nedeniyle olmaktadır. Piyasada “light” şeklinde satışı yapılan sigaraların zararlı etkileri diğerlerine göre daha az değildir. Bu nedenle sigaranın az sayıda tüketilmesi ya da “light” tercih edilmesi doğurganlık üzerine olumsuz etkileri azaltmamaktadır.

    Hamile kalmak için sigarayı bırakın, alkol ve kahveyi azaltın

    Alkol ve kahveyi abartmayın Bilimsel araştırmalarda, doğurganlık üzerine olumsuz etkileyen alkol ve kafein seviyesinin hangi sınırda olduğu üzerine fikir birliği mevcut değildir. Bu nedenle bu maddelerin sosyal hayatta tüketilmelerinin doğurganlığı olumsuz etkilemediği ancak bağımlılık seviyesinde tüketilmesinden uzak durulması önerilmektedir. Özellikle hamilelik planladığınızda alkol ve kahveyi biraz sınırlandırmak yerinde olacaktır.

    Sık sık tatil yapın

    Hamilelik sıklıkla tatilde oluşmaktadır. Bunun ilk nedeni çiftlerin tatilde günlük streslerden uzaklaşarak daha sık ilişkiye girmeleridir. Stres hem cinsel performansı azaltarak, hem de hormonal dengeyi olumsuz etkileyerek doğurganlığı azaltır. Yıl içinde kısa süreli de olsa sık sık tatile çıkarak hayatınızdaki streslerden uzaklaşmaya çalışın.

    Cinsel ilişki kalitesini arttırın çok sık cinsel ilişkiye girmek de, çok seyrek ilişki de doğurganlığı azaltacaktır. En uygun olan cinsel performans haftada 2 - 4 arası cinsel ilişkide bulunmaktadır. Bu sıklıkta seks yapmak hem sperm sayısını ve hareketliliğini olumlu etkileyecektir, hem de yumurtlama zamanına denk gelerek hamilelik oluşumunu sağlayacaktır.

    Sabırlı olun, acele etmeyin

    Tüm bu beslenme ve hayat tarzınızdaki değişiklik uyguladıktan sonra hamile kalmak için acele etmeyin. Unutmayın ki her kadın ayda sadece bir gün yumurtlar ve sağlıklı çiftler için aylık hamile kalma oranı %20 civarındadır. Hayatınızdaki bu değişiklikler 3 - 4 ay içinde etkilerini göstermeye başlayacaktır.

     

    Kulağa hoş gelen ama birazda huzursuz eden bir başlık. Yüzyılın getirdikleri ile birlikte, biz kadınların iş hayatında başarılı olması ve bu yolda ilerlemeleri ile başladı her şey…

    Üniversite bitsin, bir işe gireyim, ekonomik özgürlüğümü kazanayım, kariyer planlarım derken… aaa yıllar çabucak geçmiş. Aile kurmak, bu kutsal kurumun meyvesi olan çocuk sahibi olmak için geç mi kalmışım?

    Şu cümleleri de duyar gibiyim;

    "Ben çok şanslıyım eşimle üniversite yıllarında tanıştım. Evliliğimiz çok iyi gidiyor. Yıllar akıp gitti. Ancak bugün ailelerin baskısı ile bebek sahibi olmaya karar verdik. Geç mi kalmışız?"

    Günümüzde çocuk sahibi olmayı erteleyen kadınların ortak nedenleri:

    • Uzun süren eğitim
    • Eğitim sonrası iş sahibi olma arayışı
    • Kariyer planları
    • Ekonomik kaygılar
    • Çiftlerden birinin doğacak çocuğun sorumluluğu için kendini hazır hissetmemesi

    Bir kadının gebelik için en ideali 18-28 yaş sınırıdır. 35 yaşından sonra yumurtalık fonksiyonlarının azaldığını ve gebe kalmanın güçleştiğini biliyoruz. İleri yaşlarda gebe kalmak sorun olabileceği gibi, ileri yaş anne gebeliklerinde bebeklerde de doğum anomalileri görülme olasılığı artıyor.

    İleri yaş annelerin gebeliklerinde sıkça karşılaştığı sorunlar:

    • Yaş ilerledikçe görülen Tip 2Diabet, Gestasyonel Diabet
    • Yüksek tansiyon
    • Ödem, tansiyon yükselmesi ve idrarda albümin çıkması
    • Düşük yapma olasılığının yüksek olması
    • Dış gebelik olasılığının yüksek olması
    • Başta Down Sendromu olmak üzere anomalili bebek doğurma riskinin artması
    • Gebelik sırasında plasenta dediğimiz bebeğin eşine ait problemler
    • Çoğul gebelik riski
    • Bebekte gelişme geriliği ve erken doğum riski

    İleri yaş gebeliklerinde doğum, anne, bebek ile ilgili riskler artarken doğum hekiminin de sorumlulukları artıyor elbette.

    İleri yaş gebeliklerin zorluklarından bahsettik ancak günümüzde modern tıbbın bize kattıklarından dolayı biz bahsedilen medikal sorunların üstesinden gelebiliyoruz hatta bebek sahibi olmak için çiftlere yardım ediyoruz.

    Kadının adetlerinin düzenli olması bebek sahibi olmak için yeterli değil.

    Erkeğin ejekülatının olması yeterli ve düzgün spermlerin olduğunun göstergesi değildir.

    Biz bu duruma üreme yetisi diyoruz. Bebek sahibi olmak için başvuran infertil çiftlerde (çocuğu olmayan çiftlerde) öncelikle yumurtlama kapasitesi ve spermogram yaparak kadın ve erkeğin üreme fonksiyonlarına bakıyoruz.

    Aslında üreme sağlığında farkında lığın kırılma noktası tüp bebek. Modern yüzyılımızda tüp bebek ünitelerinde uygulanan tedavi protokolleri ile infertil çiftlerin çocuk sahibi olmasında büyük başarılar elde edilmiştir.

    10 Eylül 2014 tarihide tüp bebek yönetmeliğinde yapılan değişiklik ile geç anne adaylarına büyük bir fırsat verilmiştir. Yumurtlama kapasitesi düşük olan ve hiç doğurmamış, aile öyküsün de erken menopoz olan, kanser öncüsü hücre tespit edilip yumurtalıkları cerrahi olarak çıkarılacak adaylar, yine meme kanseri gibi kemoterapi ve radyoterapi gerekli olan durumlarda toplanan yumurtaların saklanması ülkemizde yasallaştırılmıştır.

    Geç genç anne adaylarının gebeliklerinin zorluklarını bahsederken karamsar bir tablo ile karşılaşmış olsak ta bu dönemde tıbbi olarak yapabileceklerimizin farkında olmak elbette bizi mutlu ediyor.

    Hiçbir şey için geç değildir… Çünkü;

    İleri yaş gebeliklerinde anneler yaşam telaşını geride bırakmış oldukları için çocuklarının gelişimi esnasında, çocukluk döneminde onunla daha dolu dolu ve kaliteli zaman geçiriyorlar. İş ve maddi telaş olmadan çocuklarına daha fazla vakit ayırarak, onların büyümesini bakıcılara kendi ebeveynlerine bırakmadan birebir üstlenerek topluma mutlu nesiller yetiştirmek için sonsuz katkıda bulunuyorlar.

    İleri yaş gebeliklerinde anneler çocuklarının gelişimi esnasında, çocukluk döneminde onunla daha dolu dolu ve kaliteli zaman geçiriyorlar. İş ve maddi telaşı aşmış oldukları için çocukları ile birlikte oldukları vakitler çalışan annelere göre daha fazla oluyor.

    Doğum sonrası süreçte de, süt verme ve hayat tarzındaki değişimler sıklıkla; karın, bacak ve kalça bölgesinde kilo alma, memelerde büyüme ve sarkma, genital bölgede deformasyon gibi istenmeyen görüntülere sebebiyet verebilir. Amerika'da momi makeover adı verilen tek ve / veya çoklu seans operasyonlarla kadının vücudu toparlanır. Hamilelik sonrası en çok yapılan estetik ameliyatlar abdominoplasti (karın germe), liposuction (yağ alımı), meme estetiği, bacak germe ve genital estetik ameliyatlardır. Ancak bu ameliyatlar için hastanın süt verme dönemini geçirmiş olması şarttır.

    Doğum sonrası karın germe ameliyatı

    Hamilelikte karın kasları orta hattan ayrılır, karın ön duvarı kasları gevşer ve karın cildi genişler. Bu sırada cilde çatlaklar oluşabilir. Karın germe ameliyatında hamilelikte oluşmuş olan bu deformasyonun düzeltilmesi amaçlanır. Göbek deliğinin altında kalan sakmış ve çatlaklar olan cilt çıkarılırken, karın ön duvarındaki birbirinden ayrılmış kaslar anatomik pozisyonuna getirilir. Böylece belde inceltilmiş olur. Ancak bu ameliyatları yapabilmek için doğum sonrası en az 3-4 ay geçmiş olması gerekir. Doğumla aynı anda karın germe ameliyatının yapılması uygun değildir. Büyümüş olan rahmin normal boyuta inmesi için beklenmesi şarttır.

    Genel anestezi altında yapılan bu ameliyat sonrası bir gece hastanede yatış uygundur. Ameliyattan yaklaşık 6-8 saat sonra hastanın yürümesi gereklidir. 7-10 gün sonra hasta normal hayatına döner, ancak ağrı egzersizleri yaklaşık 6 hafta sonra yapabilir.

    Doğum sonrası meme estetikleri

    Hamilelik sürecinde başlayan memedeki büyüme ve değişim, doğum sonrasında emzirme ile devam eder. Emzirme dönemi sona erdiğinde meme dokusu adeta küçülür ancak memedeki fazla deri nedeniyle sıklıkla yarı sönmüş balon şeklinde görünüm olur. Bu durumda memelerin dikleştirilmesi ve bazen de büyütülmesi gerekir. Nadiren de memelerde büyüklük kalıcı olduğunda meme küçültme cerrahisi gerekebilir.

    Meme estetiği cerrahisi için; emzirmenin bitmesi ve üzerinden en az 3, ideal olan 6 ay geçmiş olması gereklidir. Genel anestezi altında yapılan ameliyattan sonra 1 gece hastanede kalmak yeterlidir. Meme Dikleştirme ameliyatı; fazla olan cildin çıkarılması, meme başının olması gereken yere taşınması işlemidir. Bazen dikleştirmeyle beraber meme büyütme de yapılabilir. Böyle durumlarda meme protezİ meme dokusunun altına yerleştirilir.

    Meme küçültme ameliyatında ise; meme dokusu ve meme derisindeki fazlalık çıkarılır. Tüm ameliyatlarda ortak amaç görünür iz olmamasıdır. Bu nedenle dikiş meme altında olur. Ameliyat sonrası 3-4 gün sonra hasta rutin hayatına dönebilir. Ancak 2 hafta kollarını kullanmasını gerektirecek ağır iş ve sporlardan kaçınması gereklidir.

    Doğum sonrası liposuction (Yağ alımı)

    Hamilelikte ve doğum sonrasında oluşan; karın, bel, kalça ve bacaklardaki yağlanmalar diyet ve egzersizle düzelmeyebilir. Bu durumda liposuction denen yöntemle yağlar negatif basınçlar alınır. Ancak bu ameliyat için hastanın ideal kilosuna inmiş olması gereklidir. Bu ameliyatlar zayıflama ameliyatı değil vücut şekillendirme ameliyatıdır. Ameliyat sonrası hastaların mutlaka korse giymesi gerekmektedir.

    İyileşme sürecini hızlandırman, sonucun daha iyi olmasını sağlayan lazer laser lipoliz günümüzde kullanılır hale gelmiştir. Bazen karın germe, bazen de meme ameliyatları ile beraber yapılan bu ameliyattan sonra 4-6 hafta korse giyilmesi zorunludur.

    Doğum sonrası genital estetik

    Doğum sonrası kadın genital bölgesinde deformasyon gelişebilir. Çoğu zaman bu bozulma doğumdan önce de vardır ancak doğumla problemin büyüklüğü artar. En sık yapılan genital estetik küçük dudaklardaki sarkma ve fazlalıkların alınması, asimetrinin düzeltilmelidir. Bunun haricinde karın dokusunun hemen alt kararında mone pubis denen bölgeye liposuction, büyük dudakların doldurulması (yağ dokusu veya hazır dolgu maddeleri ile), klitorisdeki fazlalıkların alınması ve vajen girişinin daraltılması diğer genital estetik işlemlerdir. Doğum sonrası bu işlemlere ihtiyaç artar. Bu ameliyatlar hastanın hayat kalitesini arttırmak ve özgüvenini sağlamak açısından önemlidir.

    premature-bebek.jpgNormal bir gebelik periyodu yaklaşık 40 hafta sürmektedir. 37. gebelik haftasından önce doğum olursa "prematüre" doğum oluşur. Ülkemizde ise her yıl doğan bebeklerin % 10 kadarı 37. gebelik haftasından önce yani prematüre olarak doğmaktadır.

    Preterm doğumlar ülkemizde ve dünyada artan bir sıklıkta görülmektedir. Doğumuyla beraber sorunları da beraber getiren bu bebekleri erken doğuma iten sebeplerin bir bölümü şu şekilde sayılabilir. Genç (18 yaş) veya yaşlı (35 yaş) anne, Zayıf anne, düşük eğitim düzeyi, düşük sosyoekonomik düzey, gebelik takibi yokluğu, istenmeyen gebelik, önceden prematüre doğum hikayesi, annede kronik hastalık hikayesi, gebelikte hipertansiyon, uyuşturucu, sigara ve alkol kullanımı, fiziksel ve ruhsal travma, kromozom anomalileri ve dismorfik sendromlar, çoğul gebelik, konjenital enfeksiyonlar, plasenta, uterus ve kordon anomalileri prematüre doğuma sebep olabilecek sebeplerdir.

    Prematüre doğan bebekler ne kadar erken doğdularsa, öncelikle hayatta kalma şansları azalmakta ve uzun dönem izlemde çeşitli sorunları olması ihtimali de artmaktadır.

    Bilinen risk faktörleri ve yapılan önlemlere rağmen doğan prematüre bebekleri bekleyen sorunların bir kısmı, gelişme ve büyüme geriliği, zihinsel gelişme geriliği, körlüğe kadar sebep olabilen preterm retinopatisi, işitme bozuklukları, kansızlık enfeksiyonlara eğilim ve bir takım nörolojik problemler olarak sayılabilir.

    Prematüre doğumlarda belki yaşamsal olmasa da, karşılaşılan sorunlardan önemli bir tanesi bu bebeklerin zamanında doğan yaşıtlarına göre fiziksel gelişmelerinin geri kalıp kalmadığıdır.

    Gebelikte sigara içimi fetal doğum ağırlığını azaltır, dolayısı ile büyümeyi olumsuz etkiler. Günde 10 sigaranın üzerinde içiliyorsa bebekte doğum ağırlığı belirgin azaldığı gösterilmiştir.

    Prematüre bebeklerin doğuma yakın dönemde geçirdiği hastalıklar, taburculuk sonrası beslenme performansı, annenin gebelikte geçirdiği hipertansif hastalıklar da büyümeyi ve gelişmeyi etkileyen önemli faktörlerdendir. Çocuğun içinde bulunduğu aile yapısı, gelir düzeyi, anne ve babanın eğitim düzeyleri, sağlık durumları gibi sosyoekonomik durumla ilişkili etkenlerin gelişim üzerine önemli etkileri olduğu bildirilmiştir.

    Prematüre bebeklerde kronik hastalığı olan, hastanede kaldığı sürede solunum aletine bağlanmış, beyin kanaması geçiren, anne sütünü hiç almayan veya az alan, patolojik muayene bulgusu olan ve aileyle beraber yemek yiyemeyen, sofra kültürü edinememiş bebeklerde hedef boya ulaşmada ve tartı almada sorun olması yüksek ihtimaldir.

    Her ne kadar prematüre bebeklerin yaşatılması birinci önceliğimiz olsa da, bu bebekler yaşatıldıktan ve taburcu olduktan sonra muhtemel gelişebilecek sorunların yakından izlenmesi, büyüme ve beslenmenin takip edilmesi çok önemlidir.

    kadin-sagligi.jpgKadınlardaki temel üreme organlarından olan ve yaklaşık 3 cm çapındaki yumurtalıktan gelişen, yer yer içi sıvı dolu kesecikler (kistik), yer yerde sert doku parçacıkları (solid) yapılarına yumurtalık kisti adı verilir.

    Ne kadar sıklıkla görülür ve hangi yaşlarda karşılaşılır?

    En sık 20-44 yaşında görülmesine rağmen hemen hemen her yaşta, farklı türleri ile karşılaşılabilir. Farklı özellikler taşıyan türlerinden dolayı da belki de her kadın bu sorunla yaşamında en az bir kere karşılaşabilir.

    Hangi şikayetleri yapabilir? Kadınlar nelerden şüphelenerek hekime başvurmalıdır?

    Genellikle; kasıklarda ağrı, karında gerginlik, düzensiz adet görme, sık idrara çıkma ve kabızlık gibi şikayetlerle hekime başvurulur. Fakat sıkça hiçbir şikayeti olmayan kadınlarda rutin jinekolojik muayenede karşılaşılır. Bu da yumurtalık kistlerinde 6-12 ayda bir yapılması gereken rutin jinekolojk muayenenin önemini oldukça arttırır.

    Yumurtalık kütlelerinin takip ve tedavisinde en önemli konu nedir?

    Aslında bu konunun en can alıcı noktasıdır. Bir yumurtalık kisti ile ister rutin jinekolojik kontrollerde karşılaşılsın ister şikayetleri üzerine araştırılırken tespit edilsin, öncelikli hedef bu kistlerin kötü huylu bir kanser mi yoksa iyi huylu selim kistler mi olduğunun tespitidir. Bizler ilk önce bu ayırımı yapmak için detaylı bir ultrasonografik inceleme ve kanda tümör belirteçlerini araştırıyoruz ve gerekirse PET-CT, MRI, bilgisayarlı tomografi gibi ileri tanı yöntemlerini uyguluyoruz. Eğer kanser şüphesi varsa öncelikle cerrahi operasyon planlıyoruz ve patolojik inceleme sonrası kesin tanıyı zaman kaybetmeden koymaya çalışıyoruz.

    Ancak sevindirici haber; oluşan kistlerin sadece menopoz öncesi %7 sinde menopoz sonrası ise %30 unda kötü huylu potansiyel taşıyor olmasıdır.

    Bu ayrımından sonra kistlerin çok büyük kısmı olan iyi huylularda; fonksiyonel bir kistik yapımı (ki bunlar genellikle menstürüelsiklusda her ay oluşan yumurtlama sonucu olan kistlerdir) yoksa iyi huylu bir tümör mü ayrımını yapmak gerekir.

    Bu ayrımı yapmak için sabırlı olmak ve deneyimli olmak gerekir. İlk olarak detaylı bir teknik değerlendirme sonrasında ilaç tedavisi ya da hastaları 1-3 ay gözlemek esastır. Kanser olmayan iyi huylu kistlerin çok büyük kısmı fonksiyonel kistlerdir. 1. ayda doğum kontrol hapları kullanarak geriler ve hastaları gereksiz cerrahi operasyondan kurtarır.

    Ancak bu 3 aylık tedavi ve gözlem sonrasında kistler gerilemez ve/veya büyümeye devam ederse bu durumda da cerrahi bir operasyon planlamak gerekir.

    Fonksiyonel olmayan iyi huylu tümörlerde neden cerrahi tedavi planlanıyor ve nasıl yapılıyor?

    İyi huylu tümörlerde 2 önemli sorun vardır.

    Birincisi; bunların türüne göre %1-25 i zaman içinde kanserleşme potansiyeli taşıyabilir ve bu riski ortadan kaldırmaları gerekir.

    İkinci bir önemli konuda; bu kistler çoğunlukla menopoz öncesi görüldüğünden kistler büyüdükçe yumurtalıktan çalmaya ve yumurtalık kapasitesini azaltıp yok etmeye başlarlar ve bir süre sonrada üreme sorunlarına sebep olabilirler.

    Yumurtalık kistlerinin kısırlık yapma yiski var mıdır?

    Evet, aslında tüm yumurtalık kistleri hatta fonksiyonel olanlar bile kısırlıkla yakın ilişkilidir. Tümoral kistler yumurtalığı yok ederek hacmini azaltırlar ve geç kalındıkça yumurtalık rezervleri azalır. Özellikle halk arasında çikolata kisti denilen endometriomalar hem yumurtalık hacmini azaltarak, ilaveten tüplerde yapışıklık yaparak kısırlık riskini arttırırlar. Sık sık fonksiyonel kistleri olan kadınlarda da yumurtalık rezervleri araştırılmalı ve erken menopoz riski açısından dikkat edilmelidir. Çünkü yumurtalık kalitesinin azaldığı menopoz öncesi dönemde fonksiyonel kistleri daha sık görürüz.

    Fonksiyonel kistlerin büyük bir kısmı gerilediğinden takibine gerek var mıdır?

    Elbette yakın izlenmelidir. Fonksiyonel kistler yırtılarak iç kanama yapma, kendi etrafında dönerek yumurtalık torsiyonu dediğimiz geç kalınırsa o yumurtalığı tamamen yok edecek ciddi tablolara zemin hazırlayabilir. Ayrıca tüm fonksiyonel kistlerin yok olduğundan emin olmak gerekir. Ancak o zaman bu kistin bir tümöral kist olmadığından emin olunabilir.

    Çikolata kistlerinin önemi nedir?

    Çikolata kistleri endometriozis dediğimiz rahimdeki menstürüel döngüyü oluşturan tabakanın yumurtalıklarda kistik yapı oluşturmasıdır. Kısırlık, şiddetli ağrı, yapışıklık ve cinsel sorunlara yol açabilir. Tedavisi ve takibinin kusursuz yapılası ve kişinin hem cinsel hem de üreme sağlığını korumak, yaşam kalitesini arttırmak için hayatidir. En önemli tedavi yanlışlıklarından biri; erken ameliyat kadar geç ameliyat yapmaktır. Bir o kadar önemli konu da, ameliyat sonrası çok büyük oranda kistin tekrarlama ihtimalinin olması sebebi ile başarılı cerrahi bir tedavi uygulanmış olsa da, sonrasında medikal tedaviyi menopoza kadar sürdürecek titizlikte olunmalıdır. Unutmamalıdır ki; tekrarlayan her çikolata kisti daha karmaşık sorunlara sebep olur.

    Çocuk ve ergenlik döneminde kistlerin önemi var mıdır?

    Kesinlikle önemlidir. Bazı tür yumurtalık kanserleri o yaşlarda gözlemlenir. Oluşan iyi huylu kistler bu yaşlarda hiç akla gelmeyeceğinden önemli bir yumurtalık doku kaybına sebep olabilir. Bu yaş grubunda hekime gitme alışkanlığı pek olmadığından da çoğunlukla gecikmiş halde gelir hastalar. Bu yaş gruplarında anlamsız kasık ağrısı, adet düzensizliği ve karında şişlik şikayeti olan genç kızlar mutlaka ultrason ile değerlendirmek gerekir.

    Bu kistlerin tedavisinde nasıl bir yöntem uyguluyorsunuz?

    Kistler genellikle menopoz öncesi yaşlarda olduğundan; çoğunluk çalışan ya da eğitimine devam eden kadınlar olduklarından, cerrahi tedavilerinin en az kozmetik hasar yapacak bir yöntem ve mümkün olduğunca kısa hastanede kalış süresi ile hastanın sosyal ortamına hızla dönmesi hedefleniyor. Son yıllarda ileri kanser hastaları dışında hemen hemen tüm hastalarımızda laparaskopik cerahi (klasik yada robotik) tercih ediyoruz. Böylece hedeflediğimiz tüm cerrahi amaçları kusursuzca gerçekleştirmenin yanı sıra hastayı aynı gün ya da ertesi gün taburcu ederek, 1 hafta içerisinde sosyal yaşamlarına dönmelerini sağlıyoruz.

    Yumurtalık kistlerinin oluşturabileceği sorunlardan korunmak için kadınlar nelere dikkat etmelidir?

    Üreme çağındaki kadınlar rutin jinekolojik kontrollerini aksatmamalıdır. 20 yaş altı genç kızlar ise adet düzensizliği, karında şişlik yada anlamsız karın ağrısı şikayetleri olduğunda doktora yönlendirilmelidir.

    Menopoz sonrası ise en az 70 yaşına kadar kontrolleri aksatmamalıdır. Unutmamalı ki; menopoz öncesi overyal kistlerin sadece %7 si kanser potansiyeli taşırken, bu oran menopoz sonrasında %30 a çıkar ve daha ciddi bir durumla karşılaşma ihtimalleri yüksektir.

    hemoroid.jpgHemoroid dokusu her insanda normalde var olan, istemsiz gaz ve sıvı çıkışını engelleyen bir yastıkçık mekanizmadır. Bu yastıkçıkları oluşturan damar yumağının şişmesi, sarkması, kanama ve ağrı yapması durumunda ise hemoroidal hastalık oluşur.

    Gebelik dönemi çeşitli nedenlerle hemoroid sorunlarının sıklaştığı veya başladığı bir dönemdir. Gebelik döneminde vücuttaki kan miktarı % 25 – 40 arttığından, toplardamar sisteminin basıncı direkt olarak artar. Büyüyen rahim, giderek toplardamar sistemi üzerine baskı yapacağından, hemoroid ve bacaklarda varis oluşumunu çok kolaylaştırır.

    Gebelik döneminde doğal olarak artan progesteron hormonu ve damar duvarında gevşeme, rahatlama yaratarak, doğrudan hemoroid durumuna neden olabilirken, aynı zamanda bağırsak hareketlerini yavaşlatıp kabızlığı tetikleyerek de hemoroid hastalığının oluşumuna katkıda bulunur.

    Gebelik döneminde bol sıvı ve posalı gıda tüketilmeli gereğinde şurup kullanılarak kabızlığa engel olunmalıdır. Tuvalette uzun oturmamaya ve ıkınmamaya dikkat edilmelidir. Kaşıntı ve kanamanın ön planda olduğu durumlarda ise, kortikosteroid içerikli pomatlar kısa süreli olmak üzere kullanılabilir. Nadir durumlarda ise, hemoroid memesi içinde pıhtılaşma oluşması ve / veya ilaçla kontrol altına alınamaması durumunda cerrahi gerekebilir.

    Kadınlar doğum sonrası ilk yıl içinde psikiyatrik hastalıklar açısından risk altındadır. En sık görülen doğum sonrası psikiyatrik hastalık depresyondur. Doğum yapan her 10 kadından birinde Doğum sonrası depresyonunun ortaya çıktığı tespit edilmiştir.

    Doğum sonrası depresyon belirtileri şunlardır;

    • hamilelik.jpgŞiddetli hüzün ya da boşluk duygusu, duygusal küntlük ya da duyarsızlık
    • Aile, arkadaş ya da keyif veren etkinliklerden uzak durma
    • Sürekli yorgunluk, uykuya dalma bozukluğu
    • Aşırı yeme ya da iştah kaybı
    • Başarısızlık ye da yetersizlik duygusu
    • Bebekle ilgili kaygı duyma
    • Bebeğe ilgi duymama konusunda yoğun kaygı
    • İntihar düşünceleri
    • Bebeğe zarar verme korkusu

    Bazı durumlar doğum sonrası depresyon için risk yaratmaktadır

    • Daha önce depresyon yaşamış olmak
    • Gebelik ve doğum sürecinin travmatik geçmesi
    • Eşle ilgili sorunların varlığı
    • Kısıtlı sosyal destek

    DSD (doğum sonrası depresyon) demek için depresyon belirtilerinin doğum sonrası ilk 4 haftada ortaya çıkması gerekmekle birlikte, bazı kadınlarda belirtiler haftalar ya da aylar sonra, daha sinsi bir şekilde başlar.

    Yeni anne olan kadın neyin normal olduğunu ve ne beklemeleri gerektiğini bilmeyebilir. Bu yüzden anneler DSD yaşadığını anlamakta zorlanır, sorunun kendi eksikliklerinden kaynaklandığını düşünebilirler. Bu durumun kendi eksikliğinden olduğunu düşünen kadın, utanıp, başkalarından saklamaya çalışır.

    Oysa DSD ne kadar erken anlaşılırsa, anne için o kadar iyi olacaktır. Çünkü DSD tedavi yöntemleri etkilidir.

    Doğum yapan annenin ve yakınlarının depresyon açısından bilgi sahibi olmaları çok önemlidir. Çünkü bu konuda bilgi sahibi olan kişi, sorunu fark edince profesyonel yardım almakta hızlı davranacaktır.

    İyot, vücudun enerji metabolizması üzerinde etkili olan tiroid bezinin çalışmasında ve tiroid hormonlarının üretilmesinde önemli rol oynayan bir eser elementtir.

    Gebelerde, gebeliğin başlangıcından doğuma kadar organ sistemlerinde yapısal ve işlevsel değişiklikler olur. Doğurganlık çağındaki kadınlarda görülen birçok hormonal bozukluk; çocuk sahibi olmayı engellediği, gebelik süresince anne ve çocuk üzerinde istenmeyen sonuçlara yol açabileceği için uygun şekilde tespiti ve tedavisi gerekir.

    Gebelik, tiroid bezi hastalıkları açısından kritik ve bu yüzden de araştırılması gereken bir dönemdir. Genç kadınların gebelik dönemlerinde guatr oluştuğu, mevcut guatrın hızlı büyüdüğü ve daha belirgin hale geldiği bilinmektedir. Bu olay iyot eksikliği olan coğrafi bölgelerde oldukça sıktır. Gebelik dönemindeki kadınların iyot ihtiyaçları diğer genç insanlara göre çok daha fazladır. İyot eksikliği olan gebelerde, gereken iyot ihtiyaçları karşılanmalıdır. Bu durumdaki gebelerin iyot tabletleri almaları gerekir. Şu unutulmamalıdır ki; iyot eksikliği de çocukta zararlı etkilere neden olur.

    Gebe kadınların %2 sinde aşikâr veya gizli tiroid hormonu eksikliği görülür. En önemli sebebi iyot yeterli bölgelerde otoimmün tiroid hastalığıdır (Hashimato tiroiditi). İyot eksikliği olan bölgelerde ise iyot eksikliğidir. Diğer nedenler arasında geçirilmiş tiroid cerrahisi, radyoaktif iyot tedavisi sayılabilir.

    Kan tetkikinde TSH yüksekliği ve beraberinde ST3, ST4 düşüklüğü ile kolaylıkla tanı konulur.

    Gebelerdeki iyot eksikliğinin nedeni artmış iyot kaybıdır. Kısmen çocuğa, kısmen de idrarla iyot atılımının artmasına ve sonuçta iyot dağılım alanının çoğalmasına bağlıdır. Gebelikte günlük iyot ihtiyacı ve gıdalarla alınan iyot miktarı arasında mevcut olan fark iyot eksikliğinde daha da artmaktadır.

    İyot, gebelikte bebeğin beyin ve sinir sistemi gelişimine yardım eder. İyot eksikliği, dünyada en yaygın önlenebilir zekâ geriliği ve beyin hasarı sebebidir. Gebelikte iyot eksikliği; düşük, gebelik zehirlenmeleri, doğum sonrası kanama riski, erken doğum ve anne karnında bebek ölümlerinde de rol oynayabilmektedir.

    Hipotiroidi gebelik öncesi dönemde saptanırsa gebelikten önce tiroid hormonu yerine koyma tedavisine başlanır. TSH değerinin 2,5 Mu/L değerinin altında olması önerilir. Gebeliğin ilk haftalarında tiroid hormon ihtiyacı %30-50 artar.

    Ne kadar ihtiyaç vardır?

    • Gebe kadınlarda: 220 mikrogram/günde
    • Süt veren kadınlarda: 290 mikrogram/günde

    İyot Nerelerde Vardır?

    İyot; süt ve süt ürünlerinde, yumurtada, sebzelerde, deniz ürünlerinde (özellikle okyanus ve tuzlu denizlerden çıkan ürünlerde), bira mayasında bulunur. Yiyeceklerdeki iyot miktarı, bölgenin suyu ve toprağına bağlı olarak değişiklik gösterir.

    • 1 gram iyotlu tuz 77 mcg
    • Az yağlı 1 kâse yoğurt 87 mcg
    • 80gr morina balığı 99 mcg
    • 1 kaşık deniz yosunu 82 mcg
    • 80 gram karides 35 mcg
    • 80 gram konserve ton balığı 17 mcg
    • 80 gram pişmiş ördek göğüsü 34 mcg
    • 1 bardak süt 56 mcg
    • 40 gram mozzarella peyniri 20 mcg
    • 1 orta boy kabuklu patates 60 mcg
    • Yarım kâse çilek 6 mcg
    • Yarım tabak pişmiş kuru fasulye 32 mcg
    • 1 büyük boy yumurta 29 mcg

    Deniz Ürünleri: Balıklar, özellikle de okyanus ve tuzlu su balıkları iyot bakımından oldukça zengindir. İyot oranı yüksek olan balıklar ton balığı, mezgittir. Karides ve diğer kabuklu deniz canlıları da iyot açısından zengindir.

    İyotlu Tuz: Yemeklerde ve masada kullandığınız iyotlu tuz günlük olarak almanız gereken iyodu fazlasıyla sağlayacaktır. İyotlu tuzun mineral özelliklerini kaybetmemesi için ışık almayacak şekilde, kapalı kapta saklanması gereklidir.

    Sebzeler: Ispanak, soya fasulyesi, şalgam, pazı, kabak, kuru fasulye ve sarımsak gibi sebzelerin iyot oranı yüksektir. Bu sebzeleri aynı zamanda vitamin kaynağı ve antioksidan olarak tüketebilirsiniz. Suya atılıp haşlanan sebzelerde iyotun yüzde 65′i kaybolur.

    Meyveler: Genellikle iyi bir iyot kaynağı olmamakla birlikte birkaç meyve iyot içerir. Bu meyveler arasında yer alan çilek, düşük kalorili olması ve iyot oranı sebebiyle iyot eksikliği için rahatlıkla tüketilebilir. 6-7 adet çilek günlük iyot ihtiyacının yaklaşık %8’ini sağlar.

    Yoğurt, Süt ve Peynir: Süt ve süt ürünleri iyot bakımından zengindir. Bir kâse yoğurt günlük iyot ihtiyacının yaklaşık %60’ını, 1 bardak süt %40’ını, 1 yumurta %20’sini karşılar.

    Gebelikte kullanılan prenatal multivitaminler genellikle yeterli miktarda iyot içermez. Ancak, ayrıca iyot kullanımı genellikle gerekli değildir, besinlerle yeterli doz alınabilmektedir. İyot eksikliğini engellemek için sofra tuzları çoğunlukla iyotludur.

    Hipertiroidi ve gebelik

    Hipertiroidi gebelikte %0,2-1 sıklıkla rastlanmaktadır. Vakaların çoğu daha önceden Hipertiroidisi olan Graves Hastalarıdır.

    Hipertiroidi annede; düşük, gebelik ile ilişkili hipertansiyon, erken doğum eylemi, anemi, enfeksiyon, kalp ritim bozuklukları ve daha ilerlemiş olgularda kalp yetmezliği ve tiroid krizine yol açabilir. Bebek açısından anne karnında gelişme geriliği, ölü doğum ve erken doğum olası istenmeyen sorunlardır.

    Laboratuar değerlerinde TSH düşük, ST4 ve ST3 yüksek saptanarak tanı konulur.

    Anemi (Kansızlık) genel olarak 2 gruptur: Kazanılmış(sonradan oluşan) ve Genetik anemiler.

    Gebelik sırasında kanın sıvı volümü, içindeki kan hücrelerinden ve oksijen taşıyan hemoglobin maddesinden daha fazla artış gösterdiğinden tüm gebelerde kansızlığa doğru bir eğilim olur. Bu durum “Fizyolojik Anemi”denilen normal bir durumdur

    Genellikle her gebeye bu nedenle demir desteği yapılır. Kandaki hemoglobin miktarı 10,5 gr/dl'nin altına düştüğünde gebe için kansızlıktan bahsedilir, kansızlık durumu tespit edildiğinde hastanın detaylı incelemesi yapılmalıdır çünkü kansızlığın demir eksikliği dışında birçok ciddi nedeni de olabilir.

    Demir eksikliği anemisinin en önemli nedeni genellikle yetersiz beslenme ile demir alınımının eksik olmasıdır. Ciddi anemiler bebekte rahim içi büyüme geriliğine neden olabilir. Demir eksikliği bebekte zeka gelişimini de olumsuz yönde etkilemektedir. Gebenin kendisinde ise yorgunluk, halsizlik, baş ağrısı, baş dönmesi, azalmış efor kapasitesine yol açar. Anemik annelerde doğum hangi yöntemle olursa olsun (vaginal ya da sezaryen) belli miktarda kan kaybı olacağı için, doğum sonrası toparlanma oldukça zor olur. Doğum sonrası yara iyileşmesi zayıflar. Tüm bu nedenlerle anemik gebeler mutlaka hızlıca tedavi edilmelidir.

    Gebelikte demir eksikliği yaşamamak için et, balık, tavuk, yumurta, karaciğer, dalak, böbrek gibi sakatatlar, ceviz, badem gibi kuruyemişler, üzüm-pekmez, kayısı, erik, kurubaklagiller ve yeşil yapraklı sebzeleri bol tüketmek gerekmektedir. Aynı zamanda C Vitamini demir emilimini artırdığı için, C vitamini içeren portakal, çilek, domates gibi yiyecekler de bol alınmalıdır.

    Yiyeceklerden alınan demire rağmen gebelikte ek demir desteğine genellikle ihtiyaç duyulur. Demir hapları ya da sıvı formları oral olarak, gerektiği halde de damar yolundan verilerek bu destek sağlanır.”

    Anne yeteri kadar süt üretebilmek için doğru beslenmeli!

    Hamilelik dönemindeki beslenme bebeğin sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmesi için ne derece önemli ise, emziklilik dönemindeki beslenme de o derece önemlidir. Bir bebeğin büyüme ve gelişme döneminde alması gereken en önemli besin anne sütüdür ve annenin yeterli miktarda ve nitelikte süt üretebilmek için beslenme şekline özellikle dikkat etmesi gerekir. Büyümenin çok hızlı olduğu yeni doğan döneminde bebeğin hayatındaki en önemli konu beslenme iken, annenin günlük tükettiği besinlerin çeşit ve miktarı, vücut depo düzeyi, psikolojik durumu gibi etmenler süt miktarını ve kalitesini etkiler. Bu nedenle annenin salgıladığı sütün yeterliliğini ve verimliliğini artırarak bebeğinin normal büyüme ve gelişmesini sağlamak emzirme sürecin temel amacıdır. Anne sütü, bebek beslenmesinde yeri doldurulamayan bir doğa harikasıdır. Bebeklerin büyüme ve gelişmelerini en iyi şekilde sağlamanın yanında, onları özellikle ishal olmak üzere pek çok bulaşıcı hastalıktan, kansızlıktan ve yaşamın ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkabilecek hastalıklardan korur. Ayrıca anne ve bebek arasında psikolojik bir bağın kurulmasına aracı olur.

    Annenin iyi beslenmesi sütünün kalitesini artırır..

    Emziklilikte salgılanan süt, annenin aldığı besinlerin bir ürünüdür ve süt için gerekli olan besinler annenin kendi ihtiyaçlarına ek sayılmalıdır. Anneler, hangi şartlar altında olursa olsun, bebeğinin sağlığını geliştirecek ve büyümesini destekleyecek yeterli kalite ve miktarda süt üretebilirler. Ancak iyi beslenen annelerin sütlerinin, kötü beslenen annelerin sütlerinden özellikle vitamince daha zengin olduğu araştırmalarla gösterilmiştir. Bu döneminin başarılı bir şekilde geçirilmesi için gerekli en önemli koşullardan biri, annenin iyi beslenmesidir.

    Sağlıklı bir anne günde ortalama 700 – 800 mililitre süt salgılar. Emziren annenin yeterli süt salgılayabilmesi için günde, normal gereksinimine ek olarak yaklaşık 700 kaloriye ihtiyacı vardır. Bu miktarın 500 kalorisi annenin yediklerinden, 200 kalorisi ise gebelikte kazanılan besin depolarından karşılanır. Bu durum gebelik süresince kazanılan ağırlığın kaybedilmesinde büyük etkendir. Eğer anne, günlük alması gereken ekstra 500 kalori yerine daha çok kalori alırsa kilosunda fazladan artışlar meydana gelecektir. Annenin vücudunun tekrar gebelik öncesi görüntüye dönmesine yardımcı olan emzirme, uterusun kasılmasını uyararak ve küçülmesini sağlayarak annenin karın bölgesinin daha hızlı bir şekilde biçime girmesine yardımcı olur. Ayrıca bu şekilde emzirirken düzenli ağırlık kaybı görülürken anne sütünün üretimi de etkilenmez.

    Emziklilikte yeterli ve dengeli beslenebilmek için neler yapmalıyız?

    • Sıvı alımı günde ortalama 3 litre (10 – 12 su bardağı) kadar olmalı ve bu sıvının çoğunluğu su olmalıdır. Suyun yanında ıhlamur, ısırgan otu, rezene gibi bitki çayları, az şekerli veya şekersiz komposto suları, taze meyve suları, limonata ve süt gibi doğal içecekler tercih edilebilir.
    • Kalsiyum yönünden zengin olan süt, yoğurt, peynir gibi besin grupları mutlaka günlük beslenme programında yer almalıdır.
    • Protein ihtiyacının karşılanması için her gün mutlaka et, tavuk, balık veya etli - tavuklu sebze yemekleri, yumurta veya kurubaklagiller (barbunya, nohut, kuru fasulye) beslenme programında yer almalıdır.
    • Omega-3 yağ asitlerinden zengin balık tüketiminin artırılması anne sütünün bu yağ asidi içeriğini arttıracağından haftada 2 kez balık tüketilmeye özen gösterilmelidir.
    • Vitamin ve minerallerin zengin kaynağı olan taze meyve ve sebzeler her öğünde düzenli olarak tüketilmelidir.
    • Demir eksikliği emziklilik dönemlerinde sık karşılaşılan bir sorundur. Anne sütüyle bebeğe geçen demir bebeğin demir depolarının dolması ve kan yapımında kullanılması açısından önemlidir. Günlük beslenmede et, tavuk, balık, yumurta, ceviz, badem gibi kuruyemişler, üzüm, kayısı, erik, pestil gibi vb. kurutulmuş meyveler, kuru fasulye, nohut, mercimek, barbunya vb. kuru baklagiller, pekmez ve yeşil yapraklı sebzeler gibi demir yönünden zengin besinler yeterli miktarda yer almalıdır.
    • Şekerleme ve çikolatalar, şerbetli ve ağır tatlılar yerine sütlü ve meyveli tatlılar, yaz aylarında dondurma gibi tatlılar tercih edilmeli, karbonhidrat ihtiyacı tahıllı ekmeklerden, pilav ve makarna gibi besinlerden karşılanmalıdır.
    • Yemeklerde kullanılacak yağ tüketimine dikkat edilmeli, kalori değerini yükselten kızartma ve kavurma türü besinlerden uzak durulmalı, genellikle besinleri pişirme yöntemi olarak haşlama, fırında ya da ızgara yöntemi kullanılmalıdır.
    • Çay, kahve ve kola gibi içecekler sınırlandırılmalıdır. Fazla tüketilen bu içeceklerdeki kafeinin süte geçeceği unutulmamalıdır.
    • Salam, sosis, sucuk gibi işlenmiş ve katkı maddesi içeren besinlerden mümkün olduğu kadar uzak durulmalıdır. Bu besinlerin yapısında bulunan nitratlar yüksek ısıya maruz kaldığında veya kızartılarak pişirildiğinde kanser yapıcı kimyasallara dönüşebilmektedir.
    • Sütün artması için annenin iyi beslenmesi, stresten uzak olması, yeterince dinlenmiş olması ve bebeğini sık aralıklarla emzirmesi önemlidir.

    Gebeliğin gidişine göre doktorunuzun yasakladığı kimi durumlar olabilir. Bu özel durumların dışında hafif egzersiz programları ve çeşitli sporlar mutlaka yapılmalıdır. Güvenle yapılacak sporlar yürüyüş ve yüzmedir. Gebelik pilatesi ve gebelik yogası da bir profesyonel önderliğinde yapılırsa, doğuma hazırlık için idealdir. Gebelik yogası yapan gebelerin doğum ağrılarını daha iyi tolere ettiği ve nefes tekniklerini öğrenip bunu doğum esnasında kullandıklarını gözlemliyoruz.

    Temiz ve açık bir havada, deniz kenarında uzun yürüyüşler yapılabilir. Yürüyüş için zaman ayıramamak, eve yorgun dönmek bahane olmamalıdır. Eve dönerken ya da işe giderken bir durak önce araçtan inip yürümeniz bile sizi mutlu edecektir.

    Yüzme dokuz ay boyunca sınırsız yapılabilecek bir spordur. Ülkemizde kış aylarında şartlar zor olmakla birlikte, imkanınız varsa, üye olduğunuz bir spor merkezi varsa yüzmeyi yaz - kış gebelik boyunca öneriyoruz.

    Çalışırken ara öğünlerinde karbonhidrat ağırlıklı beslenmekten sakınmalısınız.

    Bu durumda kuruyemiş – kuru meyveler tercih edilmelidir. Kuruyemişi karışık tercih etmeyin. Her gün bir çeşit olmalı. Bugün sadece fındık, yarın kuru kayısı, sonraki gün ceviz gibi.

    Günlük programınıza vitamin ve demir (kan) haplarınızı almayı not ediniz.

    Gebeliğin ilk 3 ayında bebeğin neurolojik (sinir sistemi) gelişimi için gerekli olan folik asit alınmalıdır. Folik asitin neural tüp defekti dediğimiz doğuştan oluşacak bir problemi önlediğini biliyoruz. Belli gebelik haftasından sonrada düzenli olarak demir preparat almak gerekmektedir. Yoğun iş temponuzda folik asit ve demir preparatını, doktorunuzun önerdiği vitaminleri unutmamak gerekir.

    Gebelikte vücutta sıvı tutulması gebeliğin normal seyrinin bir parçasıdır.

    Gebelerin yemeklerine normal sınırlarda tuz katmasının bir sakıncası yoktur. Bu arada bol su içmeyi unutmamak gerekir. Düzgün beslenme, yeterli egzersize rağmen ayak bileğinizde şişlikler - ödem oluşabilir. Masanızın altındaki çöpün üzerine bir, iki klasör koyarak ayaklarını uzatmanız faydalı olacaktır. Eğer ayakta durarak gününüzü geçirdiğiniz bir işiniz var ise, eve dönüşte ayaklara ödem giderici yağlarla masaj yapmak ve soğuk su ile duş aldırmak ödemi çözecek ve iyi gelecektir.

    İşinize kendi kullandığınız araba ile gidiyorsanız araba kullanabilirsiniz.

    Gebeliğin son haftalarına kadar dikkatli bir şekilde, emniyet kemerini mutlaka takarak araba kullanılabilir. Gebeliğe bağlı, reflekslerde zayıflama olabileceğini göz önünde tutarak emniyetli bir şekilde araba kullanmak mümkündür.

    Her ne işte çalışıyorsanız çalışın çok yemek yemek, bebeğin çok kilo olması anlamına gelmez.

    Düzenli ve sağlıklı beslenildiği zaman, bebekler kilolu ve sağlıklı olacaktır. Bunun için karbonhidrat kısıtlı, protein ağırlıklı beslenmek gerekir. Ayda 1 kilo, toplam 9 kilo, en fazla 10 kilo alarak gebeliğin tamamlanması önerilir.

    Çalışan kadının doğum öncesi 8 hafta, doğum sonrası 8 hafta yasal izni vardır.

    Doğum öncesi doktorunuz çalışmanızı uygun buluyorsa, herhangi bir risk içermiyorsanız doğuma 3 hafta kalıncaya kadar çalışabilir, kullanmadığınız 5 haftanızı doğum sonrasına aktarabilirsiniz. Başka bir deyişle bir anne adayı 32. gebelik haftasında yasal doğum iznine çıkabilir. Ancak çalışabiliyor ise 37. haftaya kadar uzatabilir. 37. haftadan sonra yasal olarak çalışmaması gerekmemektedir. Bu süre ikiz gebeliklerde doğum öncesi ve sonrası 10 hafta olmak üzere daha uzundur.

    Gebe kadınlar işe giderken rahat giysiler tercih etmelidirler.

    Terletmeyen giysiler, çok yüksek topuklu olmayan ayakkabılar daha konforlu olacaktır. Gebeliğin 20. haftasından sonra karın daha belirgin olacağı için, bol giysiler tercih edilmelidir.* Bilgisayar önünde çalışmak bebek için zararlı değildir.

    Riskli gebelikler alanında yapılan çalışmalar, günümüze kadar doğum hekimlerinin en önemli uğraşı alanı olmuştur. Günümüzde gelişen bilgi teknolojisi ile birlikte riskli gebeliklerin tanınması, izlenmesi ve tedavilerinde yeni yöntemlerin kullanılması ile özellikle son 20 yılda anne ve bebek ölümleri ve anne-bebek sekelleri oldukça azaltılabilmiştir.

    Riskli gebeliklerin anneden ve/veya fetusdan kaynaklanan riskler olarak iki boyutu olmakla birlikte, anne ve fetus o kadar yakın ilişkidedir ki genellikle birine dair problemler diğeri içinde yüksek risk taşımaktadır.

    Anneden kaynaklanan riskler

    Gebelik anne adayı için fiziksel ve ruhsal bir yüktür. Bugünkü teknolojik imkânlarla bile 50-60 yaşında kadınlar hamile kalabilseler bile pek çoğu yaşamlarını kaybedebilirlerdi.

    Gebelik öncesi riskler

    • Anne Yaşı: İdeal gebelik yaşının 20-30 arası olduğu kabul edilir. Her ne kadar sınırlar gelişen teknoloji ile zorlansa da 18 yaş altı ve 35 yaş üzeri gebelikler yüksek risk taşırlar. Yaşla birlikte genetik hastalıkların sıklığı artar, kronik hastalıklara maruz kalma artarken annenin gebelikte oluşabilecek fiziksel yük artışına dayanıklılığı azalır. 18 yaş altı anne adayları fiziksel ve ruhsal gelişimlerini tamamlamadığından gebelik risklerini daha yoğun yaşarlar.
    • Yüksek Tansiyon: Yüksek tansiyonlu anneler gebelikte kalp damar sistemlerinin yüklenmesine bağlı sorunlara daha açıktır. Ayrıca gebelik tansiyonu ile komplike olduğunda hem anne hem de bebek için yaşamsal sorunlar çıkarabilir.
    • Şeker Hastalığı: Şeker hastalığı gebe kalmayı engelleyebilir. Gebelik sırasında da annenin bozulan metabolizması hem anne için ek bir yük oluşturur hem de fetüs da yapısal anomalilerin sıklığını arttırır.
    • İleri Derecede Kansızlık: Diğer sistem hastalıklarının olması (kalp, böbrek, romatizmal vb.
    • Aşırı zayıf (50 kg altı), aşırı kilolu kadınlar.
    • Alkol, sigara (sigara kullanımı bebekte anomali yaptığı kanıtlanmıştır ancak kesin olan bir şey vardır; sigara kullanan annelerin bebekleri düşük doğum ağırlıklı olurlar ve erken doğarlar. Bu nedenle annelerin mümkünse gebeliği süresince sigarayı bırakmalı bırakamıyorsa mümkün olan en az sayıda sigara tüketmelidirler) ilaç bağımlılığı olanlar, hastalığı nedeniyle kronik ilaç kullanan kadınlar.
    • Miyomlu Gebelikler: Burada miyomun yeri, büyüklüğü ve bebeğin eşiyle ilişkisi çok önemlidir.

    Gebelikte gelişebilecek riskler

    • Gebelik tansiyonu ve buna bağlı gelişebilecek komplikasyonlar. Gebelik takiplerinin en önemli amaçlarından biri gebeliğin tetiklediği tansiyonu erken tanımak olası önlemleri hem anne hem de bebek için alıp, gebelik seyrini ve doğumu mükemmele yakın yönetmektir.
    • Gebelik Şekeri
    • Çoğul Gebelikler: Bu gebelikler başlı başına yüksek risklidir ve bebek sayısı arttıkça riskler de artmaktadır. Genellikle anne için artan fiziksel yük ve birden çok bebeğin karında yer kaplamasına bağlı annenin organlarının baskı altında kalmasından kaynaklanan problemler sık görülmektedir. Ayrıca tek yumurta ikizleri ya da tek eşli ikiz bebekler birbirinden kan çalabilmekte ve her iki bebeğin hayatını tehlikeye atmaktadır. Bu durumun tanısı içinse gebeliğin ilk 3 ayında çoğul gebeliklerinin yapısı ortaya çıkarılmalıdır.
    • Birtakım romatizmal hastalıklar.
    • Annenin sularının erken gelmesi: Bebeklerde enfeksiyondan annede yaygın sepsise ve bebekte solunum sıkıntısına kadar pek çok problem oluşturulabilir. Anne adaylarının bu konuda duyarlı olması, hafifte olsa bu tür şikâyetlerini doktoruna iletmesi gerekmektedir.
    • Erken su gelmesi durumunda doğum hekimi ve bebek yoğun bakım ekibi neredeyse satranç oynamak zorundadır. Sürecin doğru yönetilmesi hayati önem taşır.
    • Bebek eşinin doğum yolunu kapaması. Bu risk sadece ultrasonla anlaşılabilir ve gebeliği boyunca hiç ultrasona girmeyen kadınlar zaman zaman acil şartlarda bebeklerini ve yaşamlarını kaybedebilmektedir. Tanısı çok kolay ama oluşturabileceği problemler yaşam kaybına kadar gidebilmektedir.
    • Anne rahminde doğumsal kusurların olması. Düşüklerden erken doğumlara, bebekte ekstremite kusurlarına kadar bir takım sıkıntılar yaratabilmektedir. Gelişmiş ultrason teknolojisi ve cerrahi yöntemlerle henüz gebelik oluşmadan bu tür sorunlar tespit edilip sorunlar giderilebilmektedir. Mutlaka hamile kalmadan doğum hekimine muayene olmanın en önemli faydalarından biride bu tür sorunların gebelik öncesi giderilmesine zemin hazırlamaktır.
    • Daha önceden sezeryan ya da diğer rahim ameliyatları geçirmiş olanlar. Bu grup gebelikler yırtılmaları konusunda risk altındadırlar. Titiz izlenip zamanında doğum planlaması yapılmalıdır.

    Bebekten kaynaklanan riskler

    Bebeklerde oluşabilecek yapısal anomaliler en önemli risklerdir. Aileler mutlaka rutin kontrollerini aksatmamalı ve belirtilen özellikli testleri mutlaka zamanında ve deneyimli ellerde yaptırmalıdırlar.

    • 11-14 hafta erken fetal değerlendirme testi: Fetusun kromozom anomali riskinin tespiti için yapılır gibi olsa da; deneyimli ellerde ve gelişmiş ultrason teknolojisi ile yapısal anomalileri, oluşabilecek gebelik tansiyonu ve gelişme gerilikleri konusunda bizleri uyarmaktadır. O nedenle son yıllarda önem kazanan anne karnında fetusun kromozom analizi yapılabilen testler (free cell dna) varken dahi önemini sürdürmektedir.
    • 18-23 hafta 2 düzey ultrasonografik değerlendirmesi yapılıp varsa problemler tespit edilmelidir. Anne karnında tedavi edilebilenler tedavi edilmeli, doğum sonrası tıbbi ya da cerrahi girişim gerektiren bebekler için uygun şartlar sağlanmalıdır.

    Aslında 11-14 hafta değerlendirme testi ve 18-23 hafta detaylı ultrasonuna bu dönemde yapılacak gebelik kontrolü ve rutin testlerde eklendiğinde gelişebilecek riskler konusunda genel bir izlenim edilebilmektedir. Belki de tüm riskli gebelik taramalarının en önemli iki basamağı bu dönem olmaktadır.

    Önemli uyarı

    Risklerden kaçınmak aslında gebelik öncesinden başlamalıdır. Hamile kalmak planlı bir eylem olmalı çiftler bebek sahibi olmaya karar verdiklerinde mutlaka bir doğum hekimine gidip danışmanlık almalı olası riskler hakkında bilgilenmelidir. Erken hekime başvurmak olası tedavi edilebilir düşük tehditlerinin önlenmesi, olası dış gebelik ve sonuçlarından mümkün olduğunca en az hasarla atlatılması açısından çok önemlidir. Gebelik riskleri doğum sonrasına kadar sürdüğünden doğum sonu 40. güne kadar da hekimiyle bağlantısını koparılmamalıdır.

    Riskli gebelikleri azaltmak için;

    • İdeal zamanda doğuma karar vermelidir. (Mümkün oldukça 18 yaş üzeri ve 35 yaş altı olmalı)
    • Ailedeki kronik hastalıklar ve genetik sorunlar hakkında hekime eksiksiz bilgi vermeli.
    • Doğum sırasında dengeli beslenmeli, gebelik öncesi ve gebelikte uygun egzersizle efor kapasitesi ve dayanıklılık arttırılmalıdır.
    • Gebelik kontrollerini aksatılmamalı.
    • 6-7. aydan itibaren bebek hareketlerini düzenli olarak saymalıdır. Anne kendi kendine bebeğinin sağlığını sadece bebek hareketlerini sayarak takip edebilir. Bebek gün içinde en az 10 kez oynamalıdır.
    • Gebelik sırasında sularının gelmesi, kanama olması ya da genital akıntıları olduğunda derhal doktoruna başvurmalı.
    • İmkânları olan aileler 11-14 hafta değerlendirme testini ve 18-23 hafta detaylı ultrasonografik incelemesini ihmal etmemeli.

    Günümüzde gebelik risklerinin saptanmasında teknolojinin sınırları nelerdir?

    Gelişen teknoloji ve bilgi birikimiyle artık bebeğin burun kemiği, ense kalınlığı, fetal karaciğer kan akımı ölçümü ve fetal kalp kapak akımı ölçümü gibi özel yöntemlerle kromozom anomalilerini tarayabiliyoruz.

    Rahim kan akımları Renkli Doppler ultrasonla ölçülerek, gelişebilecek gebelik tansiyonu (gebelik zehirlenmeleri) ve fetusta büyüme gelişme geriliği olabileceğini tahmin edebiliyoruz.

    Bebeğin beyin kan akımı ölçülerek bebekte anne karnında iken kansızlığının derecesini takip ediyor, birtakım damarlarını inceleyerek bebeğin anne karnında oksijenlenmesini tespit edebiliyoruz.

    Lazer yöntemiyle ikizler arasında birbirlerine kan kaçaklarını anne karnında ameliyat edebiliyoruz.

    Kalem kadar küçük kameralar kullanarak anne karnında bebeği görüntüleyip bir takım ameliyatları bebeğe anne karnında uygulayabiliyoruz.

    Amacımız; sorunsuz ve huzurlu bir hamilelik geçiren annelerin sayısını arttırmak ve daha sağlıklı bir nesil yetiştirmek.

    Çoğu kadın ev ile iş arasındaki yoğunlukta kendi sağlığını unutur. Genellikle çevresindeki genç bir arkadaşının meme kanserine yakalandığını, hem de ileri bir evrede olduğunu öğrendiğinde panik halde doktora başvurur. Oysaki ayda bir kez kendi kendine uygulayacağı meme muayenesi için 10 dakika ve senede bir kez doktor kontrolü için birkaç saat ayırması ile meme kanseri erkenden tanınabilir.

    Peki, meme kanseri gelişimini önlemek mümkün müdür?

    Kadın olmak meme kanseri için başlı başına bir risk faktöründür. Erkeklerde meme kanseri sıklığı son yıllarda artmakla birlikte % 1 oranında görülür. Kadınlarda yaşın ilerlemesi ile risk artar. Bu nedenle radyolojik taramalara 40 yaşında başlanır. Ancak Türkiye gibi genç nüfusun yoğun olduğu ülkelerde 40 yaş altı meme kanseri sıklığı batılı toplumlara göre daha yüksektir. Bu nedenle 30 yaşından itibaren, kişiye özel bir durum yoksa senede bir doktor muayenesi önerilmektedir.

    Klasik bilgilere göre doğurganlık süresinin uzun olduğu kadınlarda (yani erken yaşta adet görmeye başlamış ve geç yaşta menopoza girmiş), östrojene maruz kalınan süre uzun olacağı için meme kanseri riski artar. Anlaşılacağı üzere östrojenin meme kanseri gelişimi üzerindeki etkisi nettir. Bu nedenle dışarıdan östrojen alımı (ilaç ya da gıda ile) meme kanseri gelişimi riskini arttırır. Menopoz için kullanılan hormon ilaçlarının meme kanseri ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Ancak çalışmalarda güncel doğum kontrol haplarının meme kanseri riskini arttırmadığı görülmüştür. İnfertilite tedavisinde kullanılan ilaçlar için elimizde net veriler yoktur.

    Yağlar vücutta bir takım kimyasal reaksiyonlarla östrojene dönüştüğü için şişmanlık ve özellikle menopoz sonrası kilo alımı da meme kanseri riskini arttırır. Dolayısıyla yiyeceklerdeki yağ oranının yüksek olması da bir risk faktörüdür. Öte yandan düzenli egzersiz yapmanın meme kanserine karşı koruyucu etkisi vardır. Unutulmamalıdır ki düzenli spor yapanlarda, örneğin atletlerde meme kanseri hemen hiç görülmemektedir.

    Hiç doğum yapmamış ve ilk doğumunu geç yaşta yapan kadınlarda riskin daha fazla olduğu bilinmektedir. Buna karşılık 30 yaşından önce doğum ve emzirme yapabilmiş kadınlarda meme dokusunun olgunlaşması daha olumlu yönde olmakta ve meme kanseri riski azalmaktadır.

    Ergenlik döneminde (10-14 yaşlarında), meme gelişiminin de aktif olduğu bir dönem olduğu için, farklı hastalıklar nedeniyle göğüs bölgesine radyasyon almak ileride meme kanseri gelişimi için risk oluşturur.

    Sigara kullanımı ile meme kanseri arasındaki ilişki çok net olmasa da genel olarak riski arttırdığı düşünülmektedir. Alkol, vücutta östrojen düzeyini arttırarak meme kanseri gelişme riskini arttırır.

    D, E ve C Vitaminleri ile beta karoten ve selenyum gibi antioksidanların meme kanserine karşı koruyucu etkisi olduğu son yıllardaki çalışmalarda gösterilmiştir.

    Mamografide meme yapısı çok yoğun olanlarda meme kanseri riskinin daha fazla olduğu bildirilmiştir. Ayrıca daha önceki meme biyopsilerinde hücre çoğalmasına yol açan iyi huylu patolojiler de genel bir risk artışına yol açar.

    Tüm meme kanserlerinin %10’unu oluşturan kalıtsal meme kanserlerinde ise başta BRCA 1 ve 2 genlerinde olmak üzere meme ile ilişkili çeşitli genlerde mutasyon vardır. Ailesinde birden fazla kişide meme kanseri olması, genç yaşta meme kanseri görülmesi, meme kanserinin iki memede birden tespit edilmesi, ailede meme dışında yumurtalık kanseri, karın zarı kanseri ve erkek meme kanseri görülmesi durumlarında uyanık olunmalı ve doktor tarafından önerildiği takdirde genetik analiz yaptırılmalıdır.

    Tüm bu saydıklarımız dışında henüz adını koyamadığımız ya da üzerinde çalışılmakta olan başka etkenler de meme kanserine neden oluyor olabilir.

    Meme kanserini tamamen önlemek günümüz şartlarında mümkün olmasa da alabileceğimiz kişisel tedbirler vardır: erken yaşta doğum yapmak ve emzirmek, östrojen alımından çok gerekmedikçe vazgeçmek, kilo almamak ve düzenli spor yapmak, diyette yağ ve alkol alımını azaltmak, buna karşılık vitamin ve antioksidan alımını arttırmak gibi.

    Meme kanseri önlenememişse, erken tanı esastır. Bunun içinde yapılması gerekenler:

    • 25 yaşından itibaren kendi kendine meme muayenesi yapmak ve kendi meme dokusunu tanımak,
    • 30 yaşından itibaren senede bir kez meme cerrahi muayenesi,
    • 38 yaşında referans amaçlı bir kez ve 40 yaşından itibaren senede bir mamografi.

    Kansere yakalanma riski yaşla artar. Ancak Türkiye gibi genç nüfusun yoğun olduğu ülkelerde 40 yaş altı meme kanseri batı toplumlarından daha fazladır. Bu nedenle 30 yaş üstü her kadına ayda bir kez kendi kendine meme muayenesi yapması ve senede bir meme cerrahı tarafından muayene önerilmektedir. Kendi kendine meme muayenesi için en uygun dönem regl başladıktan sonraki 5. - 7. günlerdir. Ayna karşısında meme cildinde ya da meme başında çekinti, kabarıklık, kızarıklık gibi değişiklikler olup olmadığı araştırılmalı ve ardından elle meme ve koltuk altlarında kitle aranmalıdır.

    40 yaştan itibaren yılda 1 kez mamografi yapılmalı!

    Tarama mamografisi 40 yaşından itibaren senede bir kez yapılmalıdır, 38 yaşında referans amaçlı bir kez çekim önerilmektedir. Özel risk faktörleri varlığında mamografi yaşı daha erkene çekilebilir, mamografi dışı yöntemler taramaya eklenebilir ya da mamografi yerine başka yöntemlerden yararlanılabilir.

    Ailesel meme kanseri, kanser vakalarının yaklaşık %10’undan sorumludur. Genetik testlerle kanser geliştirme riski olan kadınlar tespit edilip cerrahi ya da medikal tedavilerle kanser gelişimi önlenebilmektedir. Diğer meme kanseri vakalarında ise, çok fazla değiştirilme imkanı bulunmayan kişisel ve çevresel faktörler rol oynamaktadır.

    Meme kanseri, 40-59 yaş grubundaki kadınlarda kansere bağlı ölümlerin ana nedenidir. Ancak kanser taramalarında mamografinin yaygın kullanımı ile 50 yaş üstü kadınlarda meme kanserinden ölümlerde %35 azalma sağlanmıştır. Elli yaş altı kadınlarda ölüm oranındaki azalma daha fazladır. Bu durum senede bir çekilecek mamografi ile hem kanserin çok erken evrede yakalanabilmesine hem de öncü lezyonların tespit edilip kanserleşmeden çıkartılmasına bağlanmaktadır.

    Çoğu vakada lezyonun kendisinin çıkartılması yeterlidir, bazı özel durumlarda memenin alınması gerekebilir. Koltuk altındaki lenf düğümleri ameliyat esnasında özel bir yöntemle değerlendirilir ve gerekmedikçe lenf düğümleri temizlenmez. Sonrasında hastalığın tekrarlamasını önlemek için kemoterapi, radyoterapi ve hormonoterapi gibi ek tedaviler uygulanabilir. Sağ kalım çok iyidir.

    Hamilelik ve emzirme döneminde de meme kanseri ortaya çıkabilir!

    Çalışmalarda 30 yaş altında gebe kalmanın ve emzirmenin meme kanserine karşı koruyucu olduğu gösterilmiştir. Ancak bu, gebelikte ve emzirme döneminde meme kanseri görülmez, demek değildir. Memede var olan ufak bir lezyon hormonların etkisi ile gebelikte hızla büyüyebilir ve çoğu zaman süt ile dolu irileşmiş memede fark edilmeyebilir. Bu durum gebelikte meme kanserinin ilerlemiş aşamalarda tespit edilmesine yol açar. Dolayısıyla gebelik ve emzirme döneminde kendi kendine meme muayenesi ve doktor takipleri aksatılmamalıdır. Ultrasonografi gebe ve emziren kadınlarda güvenle kullanılabilir ve lezyonlar bu dönemde de erken tespit ve tedavi edilebilir.

    Erkek meme kanserinde son yıllarda % 25 artış tespit edildi!

    Meme kanserinin 100 erkekten birinde, ortalama 65 yaşta, görüldüğü bilinmektedir. Ancak son yıllarda erkek meme kanseri görülme oranlarında %25 artış tespit edilmiştir. Geç başvuru nedeniyle genellikle ilerlemiş halde tespit edilmektedir. Bu nedenle erkeklerin de kendi kendine meme muayenesini öğrenmesi ve memede ya da koltuk altında bir sertlik fark etmeleri durumunda mutlaka cerrahi uzmanı tarafından değerlendirilmeleri önerilmektedir.

    Unutulmamalıdır ki, meme kanseri erken tanı ile tedavi edilebilen bir hastalıktır. Sağ kalım çok iyidir. Erken tanıda önemli olan ise kendi kendine meme muayenesi ve meme cerrahı kontrollerinin aksatılmaması, istenen radyolojik tetkiklerin yapılmasıdır.

    Kalıtsal meme kanseri sık mıdır?

    Zannedildiği kadar sık değildir. Kalıtsal meme kanserleri tüm meme kanserlerinin yaklaşık % 10'unu oluşturur. Geri kalan grupta ise kanser gelişiminde çevresel ve kişiye özel faktörler rol oynar.

    Kalıtsal meme kanserlerinin özellikleri daha mı farklıdır?

    Meme kanseri sıklığı yaşla artar ancak kalıtsal kanserler genellikle erken yaşta ortaya çıkar. Kanserin genç yaşta görülmesi, iki memede birden olması, her iki yumurtalıkta ortaya çıkması, diğer kanser tipleri ile birlikte olması gibi durumlarda kalıtsal kanserler düşünülmelidir.

    Kalıtsal meme kanseri gelişimi için kimler risk altındadır?

    Yakın akrabalarda meme ya da yumurtalık kanseri tespit edilmesi, yakalanma yaşının 35 yaş altında olması, ailede erkek akrabada meme kanseri bulunması gibi durumlarda meme kanseri görülme riski artar.

    Kalıtsal meme kanseri gelişme riskini belirlemede kullanılan genetik testi herkes yaptırmalı mıdır?

    Belirli risk faktörleri varlığında, test sonucuna göre doktor tarafından önerilecek koruyucu girişimleri kabul eden kişilerde uygulanması önerilir. Test sonuçlarının kişinin psikolojisi üzerine olan etkileri göz ardı edilmemelidir.

    Risk belirlemede en sık kullanılan genetik testler hangileridir?

    BRCA1 ve BRCA2 genlerindeki mutasyonların meme ve yumurtalık kanseri gelişimi ile ilintili olduğu bilinmektedir. Kan örneği alınarak bu genler değerlendirilir. BRCA1 geninde mutasyon saptanması halinde bir kadının meme kanserine yakalanma riski %85, yumurtalık kanserine yakalanma riski ise %45-50 civarındadır. BRCA2 geninde saptanan mutasyonlarda ise meme kanserine yakalanma riski %40-45, yumurtalık kanserine yakalanma riski ise %15 olarak bildirilir. Ancak bu rakamlar hayat boyu riski belirler, kimse kanserin kaç yaşında ortaya çıkacağını öngöremez.

    Meme kanseri gelişimine neden olan başka genlere ait mutasyonlar var mıdır?

    BRCA1 ve BRCA2 dışında TP53, PTEN gibi başka genlerde oluşan mutasyonlar meme kanseri gelişimine neden olabilir, ancak daha az sıklıkta. Çok sayıda geni analiz eden testler de vardır.

    Genetik testlerde risk olmadığı görülürse meme kanserine kesin yakalanmayacağımız söylenebilir mi?

    Genetik testlerin negatif çıkması halinde sadece kalıtsal meme kanserine yakalanma olasılığı büyük ölçüde ortadan kalkar. Kişi bu durumda genetik dışı nedenlerle edinilen meme kanseri için toplumdaki bireylerle aynı riske sahiptir.

    Genetik test kimlere önerilir?

    Ailede bir kişide BRCA1/BRCA2 gen mutasyonunun tespit edilmesi halinde diğer aile fertlerine test yaptırması önerilebilir. Bunun dışında kabaca söylemek gerekirse, erkek aile ferdinde meme kanseri olması, 45 yaş altında meme kanseri tanısı alan bir kişinin yakında akrabalarında meme, yumurtalık ya da karın zarı kanseri hikayesinin olması, meme kanserinin yumurtalık, karın zarı kanserleri ile birlikte görülmesi ve birbirinden bağımsız iki meme kanserinin aynı kişide tespit edilmesi gibi durumlarda belirli kriterler gözetilerek hekim tarafından genetik test önerilebilir.

    Genetik meme kanseri gelişme riski belirlenen kişilerde nasıl bir yol izlenir?

    Genetik testlerle risk belirlenmesi halinde cerrahi girişim önerilir. Bu amaçla her iki memenin çıkartılması (mastektomi) ve hastanın kendi dokuları ya da protez kullanılarak yeni meme yapılması (rekonstrüksiyon) işlemleri uygulanır. Yumurtalık kanseri gelişimine karşı her iki yumurtalığın laparoskopik yani kapalı ameliyatla çıkartıldığı ooforektomi işlemi uygulanır.

    Risk varlığında uygulanacak önlemler test öncesi konuşulmalıdır. Ameliyat istemeyen kişilerde test kararı alınırken, test sonuçlarının hastada yaratabileceği psikolojik sonuçlar iyi değerlendirilmelidir. Test yapılmamış fakat ailevi kanserler nedeniyle yüksek risk altında olduğu tespit edilen kişilerde yakın takip önerilir.

    Test yerine yakın takibi tercih eden yüksek risk altındaki kişilerde nasıl bir yol izlenir?

    Meme kanseri taramalarına normalde 40 yaşında başlanırken, genetik meme kanseri için yüksek risk altında olduğu belirlenen kişilerde uygun yöntem belirlenerek taramaya daha erken yaşta başlanır. Yakın akrabalarında meme, yumurtalık, erkek meme kanseri gibi kanserler varsa kadınların, yaş gözetmeksizin, bir meme cerrahına başvurarak risk analizi yaptırması ve takipte nasıl bir yol izleneceğinin belirlenmesi uygundur.

    Üç boyutlu mamografi olarak bilinen tomosentez cihazının genetik meme kanseri için yapılan taramalarda bir yararı var mıdır?

    Üst üste binen yoğun meme dokusunun lezyonu örtmesi ve lezyonun görünürlüğünü ortadan kaldırması mamografide yaşanan bir problemdir. "3D mamografi" yani "Digital Meme Tomosentez" de rutin mamografi tetkikine ek olarak 1 mm ara ile elde edilen görüntüler ekranda birleştirilir ve memenin üç boyutlu görüntülerine ulaşılır. Katlanan dokuların birbirinden ayrışması ve memenin tüm sahalarının daha detaylı ve net bir şekilde görüntülenmesi ile memede daha çok lezyon tanınabilir ve iyi huylu/kötü huylu ayrımı daha kolay yapılabilir. Dolayısıyla Digital Meme Tomosentezi, taramada mamografiye ek yararlar sağlar. Genetik meme kanserinin daha genç yaştaki ve yoğun meme yapısındaki kadınlarda daha sık görüldüğü düşünülürse tomosentez, bu grubun taranmasında da çok faydalıdır.

    Kadınların büyük kısmı (% 80) idrar kaçırmayı yaşlanma ve doğumun doğal bir sonucu olarak görüyor. Bu çalışmalar göstermiştir ki ülkemizde kadın nüfusunun % 8- 10'unda ( 3 - 3.5 milyon) ciddi şekilde tedavi edilmesi gereken idrar kaçırma sorunu mevcuttur. İdrar kaçıran hasta sürekli ped veya bez kullanmakta, kendini evi ile sınırlamakta, kaçırma ve koku nedeniyle sosyal ilişkilerini sınırlamaktadır. Bu durum bazen ciddi psikolojik sorunlara yol açmaktadır.

    İdrar kaçırmanın en önemli nedeni; pelvis tabanının ve idrar torbasının destek dokusunun zayıflamasına bağlı olarak oluşan idrar kaçırmadır. Bu tip idrar kaçırmada, hasta öksürüp aksırdığı, zorlandığı zaman istem dışı idrar kaçırmaktadır. Bu durum genellikle çok sayıda doğum yapma, iri bebek doğurma, evde kendi kendine doğum yapma, zor doğum yapma, müdahaleli doğum yapma ya da eğitimli olmayan kişiler tarafından doğurtulma ile ilişkilidir. Ayrıca ileri yaş, menopoz, uzun süren kabızlık, şişmanlık, astım, bronşit gibi akciğer hastalıklarına bağlı olarak da sık görülür. Ülkemizde doğum sayısının fazla olması nedeniyle istem dışı idrar kaçırmanın 2/3'sini bu tip idrar kaçırma oluşturmaktadır ve sıklıkla doğurganlık çağındaki genç kadınlarda rastlanmaktadır.

    İdrar kaçırma hastanın yaşam kalitesini düşüren ciddi bir hastalıktır. Eğer hastanın şikayetleri ciddiyse, ped kullanıyor ve idrar kaçırma sosyal hayatını etkiliyorsa seçilecek tedavi yöntemi ameliyattır.

    Günümüzde gelişmiş ülkelerde lokal anestezi kullanarak küçük bir kesi ile 10 dakika süren ameliyatlar yapılmaktadır. Bu ameliyatlarda hasta aynı gün taburcu edilmektedir ve uzun dönem başarı oranları % 90'ın üzerindedir. Genital sarkmaların tedavisi de yeni yöntemlerle % 90 başarı ile yapılmaktadır.


    Gebelikte varis sıklığı, gebelerde telenjiektazi ve hyphen varis gelişme oranı bazı çalışmalarda %60'ları buluyor. Gebelik öncesi varisi olmayan her 100 anne adayından gebelik sonrası kalıcı varis sorunu yaşayanların sayısı 4 - 10 olarak karşımıza çıkar.

    Gebelikte varisi tetikleyen nedenler nelerdir?

    Gebelikte varisi tetikleyen çok farklı neden vardır. Bunlar biri gebelerdeki hormonal değişiklikler nedeniyle ve (toplar damar) duvarlarının gerilme / genleşme yatkınlığının artmasıdır. Bunun dışında gebelerde varisi tetikleyen en önemli nedenler şöyle sıralanabilir:

    • Bebeğin ve rahmin büyümesi kalbe geri dönüş yolunda pelvis (leğen kemöiği) içinde bası oluştur
    • Gebelikte vucütta artan kan/sıvı miktarını bacak damöarlarında daha fazla basınç oluşturması
    • Hiperlordozis (L5-S1): Bel kemiğindeki gebelik nedeniyle oluşan eğrilik
    • Çoğul gebelikler
    • Obezite / gebelikte fazla kilo alımı
    • Varisten korunma önlemlerinin alınmaması

    Varisin anneye ve bebeğe etkileri nelerdir?

    Anne adayı ayağa kalktığında bacaklarda göllenen kan artar, bunun için vücuduna ve bebeğe yeterli kan göndermeyi amaçlayan anne kalbi daha fazla çalışır. Toplar damardaki kan göllenmesinden dolayı azalan kan hacmi, baş dönmesi ve hatta bayılarak yere düşme gibi hamile bayanlar için tehlikeli olay zincirine neden olur. Çocuğunu bekleyen annenin bacaklarında daha önceden var olan, dolaşımdaki değişiklikler ve hormonların etkisiyle artan problemler çirkin görünüm, kramp, kaşıntı vb. gibi basit şikayetlerin yanında derin sistemde pıhtıların oluşmasına neden olabilir. Oluşan varisler de daha fazla şişmekte ve göllenen kan miktarı artmaktadır. Bazen bir parmak kalınlığına ulaşan bu damarlarda gebeliğin son aylarında anne karnındaki bebeğin yatış şeklide etkilidir. Doğumdan sonra bu damarların çoğu kaybolsa da, göllenen ve böylece pıhtılaşma riski artan kanın, bebek ve annenin hayatını tehlikeye sokacağı bilinmelidir.

    Prematür (erken) doğumlara neden olur mu?

    Yapılan araştırmalarda, işlerinden dolayı uzun süre ayakta kalan kadınlarda, prematür doğumlara daha sık rastlanılmaktadır. Ayakta kalan anne adaylarının kalbe giden kan miktarında azalma ve bebeğe yeteri kadar kanın ulaşmaması sık olarak rastlanan prematür doğumların nedenleri arasındadır. Bunun yanında trombofili (kalıtsal olarak kanın pıhtılaşmaya eğilimi) denilen hastalıkta düşük nedenleri arasında önemli bir yer almaktadır. Bu hastalar basit bir tedavi ile çocuk sahibi olabilmekte ve konulan tanı annenin gelecekte oluşabilecek hastalıklarının önlenmesini sağlamaktadır.

    Gebelikte oluşan hangi varisi, ne zaman tedavi etmek gerekir?

    Gebelik süresi boyunca oluşan varislerin bazı durumlarda tedavisi zorunludur. Eğer varisleriniz doğumdan 2 ay sonra bile kaybolmuyorsa ve varise bağlı şikayetleriniz devam ediyorsa tedavi görmeniz gerekir. Kozmetik sorun yaratan varisler dahil olmak üzere gebelikte oluşan varisler için, doğumu takiben 3. aydan itibaren tedaviye başlamak gerekmektedir.

    Varis neden tedavi edilmeli?

    İstenmeyen bir görüntünün oluşmasının yanı sıra varisler hayati tehlike de yaratabilirler. Varislerin tedavi edilmesini gerektiren en önemli nedenler şunlar:

    • Derin toplar damar sisteminde pıhtılara neden olması ve bu pıhtıların koparak akciğer embolisi gibi ölümcül bir tablo oluşturması,
    • Varislerin kötü görünmesi,
    • Hamilelik sırasında anne adayının kendini kötü hissetmesi
    • Damarlarda pıhtı oluşması ve iltihaplanması
    • Anne ve bebeğin dolaşımına önemli yük oluşturması
    • Gerekli tedbirler alınmadığında, erken doğum riskini arttırmasından dolayı anne adaylarının gerekli önlemleri alması gerekmektedir.

    Bacaklarda kan göllenmesini ve varis oluşumunu önlemek için ne yapabilirsiniz?

    Gebeliğiniz boyunca varis oluşumu engellemek için pek çok önlem almanız mümkün. Hamileliğiniz süresince ayakta/oturarak uzun süre hareketsiz kalmaktan sakının. Alçak sandalyelerde oturmaktan ve sert kenarların bacağa temasından sakının. Mümkün olduğunca çok yürüyün, yüzün, bisiklete binin. Sıcak banyo yapmayın. Uzun süre güneşte kalmayın. Sıcak havalarda veya egzersiz sonrası, ayaklardan başlayarak bacaklarınızı soğuk su ile ıslatın. Gece uyurken veya dinlenirken ayaklarınızı kalp seviyesinin yukarısında kalacak şekilde yerleştirin. Ayrıca doktorunuzun tavsiye ettiği varis (elastik) çoraplarını, tarif edildiği gibi kullanmanız da varis oluşumunu engeller.

    Bilinen yüksek tansiyonu olmayan anneler dikkat! Sıklığı az olsa da gebelikte yeni başlayan yüksek tansiyon hastalığı olabilir. Normal koşullarda gebelikte kan hacminin ve nabız dakika sayısının artmasına rağmen beklenenin aksine tansiyonu düşer. Gebelikte artan östrojen hormonu sayesinde anneler yüksek tansiyondan korunur. Ancak gebelik hipertansiyonu her yüz kadından 6’sında görülür.

    Gebelikte hipertansiyon nedir?

    Gebelikte görülen hipertansiyon daha önce hiç yüksek tansiyon yakınması olmayıp, gebeliğin 20. Haftasından sonra büyük tansiyonun 140 mmHg, küçük tansiyonun 90 mmHg’nin üstüne çıkması durumudur. Gebelikte başlayan hipertansiyon doğumdan sonra 12 hafta içinde normale döner. Ancak bazen 12 haftayı geçtikten sonrada ısrarcı olursa kalıcı hipertansiyon olarak kabul edilir ve ona göre tedavi edilir.

    Gebelikte başlayan hipertansiyon birçok yönüyle önemlidir. Hekimler olarak çok lüzumlu olmadıkça gebelikte tansiyon ilacı kullanmayı pek arzu etmeyiz. Ancak lüzumlu olan durumlarda, bebeğin sağlığını ve gelişimini tehlikeye atmayan sınırlı sayıda ilaçları seçmek suretiyle, tansiyon düzenlenmeye çalışılır. Bu durum bazen, sınırlı ilaç seçeneğinin olması nedeniyle zor olabilirler. Ayrıca preeklampsi ve eklampsi gibi sıkça ismine aşina olunan ve ciddi yüksek tansiyona eşlik eden, idrarda protein kaybı ve böbrek, karaciğer gibi hedef organlarda da hasar olması durumunda, anne ve bebeğin sağlığı ciddi tehlike altına girer.

    Burada mutlaka belirtilmesi gereken en önemli konu, bir defa tansiyonun yüksek ölçülmesi durumunda bunu, hemen hipertansiyon olarak kabul edilmediğinin vurgulanması olacaktır. Bir anne adayında “gebelik hipertansiyonu vardır” demeden önce, yüksek kan basıncı varlığı en az 4 saat ara ile ölçüm yapıldığında, 2 veya daha fazla ölçümde tansiyonun 140/90 mmHg değerinin üzerinde ölçülmüş olması gerekir. Gebelik tansiyonu başlayan hanımlarda, şayet başlangıç tansiyon değerleri 160/110 mmHg’nın altında seyrediyorsa ilaç dışı yöntemlerle kontrol ve tolere edilebileceğinden dolayı hemen ilaç tedavisi düşünülemez.

    Gebelik hipertansiyonun tam olarak nedeni, çok açık bilinmese de bazı anne adayları gebelik hipertansiyonu gelişimi için risklidir.

    Gebelikte hipertansiyon felç riskini artırır

    Gebelik hipertansiyonu olan kadınlarda annenin felç geçirme riski artar. Ayrıca % 15-25 oranındaki kadın preeklampsiye dönüşebilir. İlk gebeliğinde gebelik hipertansiyonu olan kadınların sonraki gebeliklerinde bunun tekrar etme olasılığı yüksektir. Çok ciddi tansiyon yüksekliği olmadığı sürece gebelik süreci çok etkilenmez. Ancak tansiyonun 160/110 mmHg ve üzeri seyrettiği gebeliklerde erken doğum, bebekte gelişim geriliği, plasentanın yerinden kısmi ayrılma riski, hatta bebeğin kaybına kadar gidebilen ciddi problemler olabilir. Bu nedenle bu süreçte anne gibi bebeğin gelişimi de yakından izlenmedir.

    Aşırı kilodan kaçınmalı, az tuz tüketilmeli

    Gebelik hipertansiyonu olan kadın doğum hastalıkları uzmanı tarafından preeklampsi riski nedeniyle yakın takip edilerek izlenmelidir. Bu dönemde haftalık değerlendirmeler, idrarda miktarı ve kan testleri ile hekim takip yapar. Preeklamsi gelişen anne adaylarında hipertansiyon ilacı başlanması ve yatak istirahatı lüzumludur. Ancak hafif ve orta hipertansiyonu olan gebelerde daha çok diyet ve yorucu olmayacak şekilde hareket önerilir. Gebelikte aşırı kilo alımından kaçınılması ve tuz tüketimini azaltılması önemlidir.

    Hamile kalmayı annelerin gebelik öncesinde genel bir kontrolden geçerek hipertansiyon varlığını veya yatkınlığını önceden araştırması önemlidir. Fazla kilosu olan kadınların gebelik öncesi diyet ve egzersizle bunu kaybetmeleri sağlıklı olur.

    Sonuç olarak gebelik hipertansiyonu gebeliğin 20. Hafta ve sonrasında ortaya çıkan ve %6 gebelikte görülen bir durumdur. Dikkat edilmemesi durumunda annede ve bebekte olumsuz sağlık sorunları gelişmesine neden olabilir. Dikkatli takip gerektiren bu durumda sıklıkla doğum sonrası 1-2 hafta içinde tansiyon normale döner. Bazı vakalarda tansiyon doğum sonrası kalıcı da olabilir. Gebelik hipertansiyonu yaşayan annelerin sonraki hamileliklerinde tekrarlama riskinden dolayı daha dikkatli olmaları ve bu durumu hekimleriyle paylaşmaları önerilir.

    Gebe kalmadan önce yapacağınız birtakım değişiklerle hem gebe kalma olasılığınızı arttırırsınız hem de sağlıklı bir gebelik geçirerek sağlıklı bir bebek doğurma şansınızı yükseltmiş olursunuz.

    Anne-baba olma yolculuğunuza başlamak heyecan vericidir. Gebe kalmaya çalışan çiftlerin %85’inin denemeye başladıktan sonraki altı ay içinde gebe kalacağı beklenebilir.

    Doğal yollardan gebe kalma şansınızı iyileştirmenin iki önemli yolu vardır;

    1. Gebelik pencerenizi öğrenin ve yumurtlamadan bir ya da iki gün önce cinsel ilişkiye girin. Erkeğin düzenli olarak boşalması (her 2-3 günde bir) spermin kalitesini ve hareketliliğini iyileştirecektir. Bu, adet ile yumurtlama arasındaki dönemde olmalıdır.

    2. Sağlığınızı, diyetinizi ve yaşam tarzınızı iyileştirin – her iki eş için de.

    Gebelik öncesi sağlıklı yaşam tarzı;

    Bebek için denemelere başlamadan önce anne / baba adaylarının yaşam tarzınızı ve sağlığınızı gözden geçirmesi gerekir. Sigara ve alkol, hamilelikte hem annenin hem de bebeğin sağlığını olumsuz etkilemektedir. Sigaranın bilinen en yaygın zararlarını; düşük doğum ağırlığı, erken doğum, enfeksiyonlara sık yakalanma olarak sayabiliriz.

    Ayrıca “ani bebek ölümü sendromu”, sigara içen annelerin bebeklerinde iki kat daha fazla görülmektedir. Bu konulara gereken özeni gösterin, sağlığınız ihmaller zincirine karışmasın.

    Aşağıda bu konuda yardımcı olacak bazı öneriler bulabilirsiniz:

    • Sağlıklı yiyecekler yediğinizden emin olun,
    • Sağlıklı kiloyu koruyun,
    • Sigarayı ve uyuşturucuyu bırakın,
    • Alkolü ölçülü olarak kullanın,
    • Düzenli olarak egzersiz yapın.

    Yukarıdaki başlıklara ilave olarak ayrıca kadınlar;

    • Günde 0,4 mg folik asit almalıdır.

    • Gebelik öncesi sağlıklarının en iyi durumda olduğundan emin olmak üzere antenatal tarama yaptırmak için doktorlarını ziyaret etmelidir. Bu tarama rubella (kızamıkçık), ve varicella (suçiçeği) kontrolleri, kan grubu, antikorlar ve RH faktörü, hepatit B ve hepatit C, HIV, frengi ve tam kan sayımı dâhil çeşitli kan testlerini içerebilir.
    • Son iki yıl içinde normal sonuçlar veren bir pap smear testi ve göğüs kontrolü olduklarından emin olmak üzere doktorlarıyla görüşmelidir.
    • Doktorunuzla beraber kullandığınız ilaçları ve onların gebelik üzerindeki etkilerini gözden geçirin.
    • Diş hekimi kontrollerinizi ihmal etmeyin.

    Hamilelik esnasında yapılması zorunlu ya da yaptırılmasında yarar olan pek çok tetkik vardır. Kalp rahatsızlıkları ile ilgili olan tetkikler bunlardan bazıları. Anne adayında çarpıntı veya başka kalp rahatsızlıklarının oluşması durumunda uygulanan Elektrokardiografi ve Ekokardiografi, pek çok hamile tarafından bebeğe zarar verir düşüncesiyle zan altında kalmakta. Oysa her iki tetkikin de ne anneye ne de bebeğe zararı yoktur. Özellikle hamile hanımlar çarpıntı ya da başka bir kalp yakınması ile kardiyoloji uzmanına başvurduklarında ve kendilerine elektrokardiografik ya da ekokardiyografik inceleme önerildiğinde çoğu kez bunun bebeklerine ve hatta kendilerine zararlı olabileceğini düşünüp, yapılmasını istemez, en azından bir kez de kendisini takip eden jinekoloğa danışma gereksinimi duyarlar. Hamile olmayan kişiler arasında da az sayıda da olsa özellikle ekokardiografinin zararlı olabileceğini düşünerek yaptırmak istemeyenler olabilmektedir.

    Elektrokardiografi nedir, nasıl uygulanır?

    Elektrokardiografi kalbin elektrik akımlarının basit bir voltmetre aracılığıyla ısıya duyarlı bir kağıda yazdırılması yöntemidir. Rutin kullanılan elektrokardiograflarda 10 tane elektrod mevcut olup, 4'ü kol ve bacaklara, 6 tanesi de hastanın göğsüne takılır. Bununla insan vücuduna şua vb. herhangi bir şey verilmesi söz konusu olmadığı gibi, hastaya ve anne karnındaki bebeğe herhangi bir zarar vermesi de söz konusu olamaz. İlk kez Hollandalı W. Einthoven tarafından 1904 yılında bulunan ve o günden beri de çok yaygın olarak kullanılan bu yöntemin insan vücuduna hiçbir zararı saptanmamıştır ve olamaz.

    Ekokardiografi nedir, nasıl uygulanır?

    Ekokardiografik inceleme ise temelde kalp ultrasonudur. Yani insan kulağının duyamayacağı frekanstaki ses dalgalarını organa gönderip, onun yansımasını bilgisayar aracılığıyla görüntü haline getirme yöntemidir. Hamile hanımlar zaten belirgin aralıklarla ultrasonografik incelemeye alınırlar. Bugüne kadar ne anneye ve ne de anne karnındaki bebeğe bir zararı saptanmamıştır. Dolayısıyla anne adayları nasıl gönül rahatlığıyla ultrasona giriyorlarsa, aynı rahatlıkla ekokardiografi de yaptırabilirler. Ekokardiografi kardiyolojide son senelerdeki en büyük buluşlardan biridir. Kısa sürede kalbin anatomik yapısını ve çalışmasını görme olanağı sunar, bu da tanısında çok büyük zorluklar çekilen pek çok hastalığa kolayca tanı konmasını sağlar.

    Sonuç olarak kardiyoloji uzmanlarının özellikle anne adayları arasında sıkça karşılaştıkları "acaba elektro çektirmemin ya da eko yaptırmamın bebeğime ya da bana zararı olabilir mi?" sorusunun cevabı "Kesinlikle Hayır" dır. Ayrıca her iki muayene yöntemi de kardiyolojik muayenenin neredeyse olmazsa olmazı durumundadır.

    Kalp muayenesi hamileler için neden önemlidir?

    Kaldı ki artık doğrusu; çocuk sahibi olmayı düşünen hanımların hamile kalmadan önce kalp muayenesinden geçmeleri, hamilelikte karşılaşabilecekleri kalp sorunlarını önceden bilmek ve gereğinde önlem almak açısından son derece önemlidir. Özellikle hamilelik öncesi tansiyon sorunu olup olmadığını bilmek büyük önem taşır. Öncesinde tansiyon sorunu olmayan birinin hamilelikte tansiyonunun aşırı yükselmesi, gebelikte ciddi bir sorun olabilen ve çoğu kez de gebeliği sonlandırma nedeni olabilen "Gebelik toksemisi"ni akla getirmelidir. Yine hamilelik öncesinde hastanın bilmediği bir romatizmal kalp kapak hastalığı örneğin; "aort darlığı" (kalpten çıkan ana atardamarın başındaki kapakçığın darlığı) hamilelik öncesi saptanıp tedavi edilmezse, hamilelikte çok ciddi sorunlara neden olabilir. Hatta hanımlarda çok sık görülen "mitral kapak prolapsusu"nun varlığının önceden bilinmesi çok önemlidir. Hamile kalındıktan sonra tanı konan hastalarda kullanılmak zorunda kalınan ilaçların bir çoğunun anne karnındaki bebeği etkilemesi de büyük sorunlara neden olabilir.

    Aktif cinsel hayata sahip olan kadınların çoğu farklı doğum kontrol yöntemleri kullanmakta. Kimisi doğum kontrol haplarını tercih ederken, kimisi spiral taktırmayı daha uygun buluyor.

    Ancak her doğum kontrol yönteminin kendine göre avantajları olduğu gibi dezavantajları da bulunuyor. Gelişen teknoloji ile birlikte doğum kontrol yöntemlerine de her geçen gün yenileri ekleniyor. Bunlardan biri de doğum kontrol halkası. Kullanımı diğer doğum kontrol yöntemlerine göre daha kolay olan ve daha az yan etkiye sahip olan doğum kontrol halkaları geleceğin en çok tercih edilen yöntemi olmaya aday.

    Doğum kontrol halkası nasıl bir yöntem?

    Doğum kontrolünde kullanılan en güncel tercih olan ve kontrasepsiyon amacı ile geliştirilen aylık doğum kontrol halkası düşük doz hormon içeriği ve kullanım kolaylığı sayesinde kullanan 10 kadından 9’unun diğer kadınlara da önerdiği modern bir doğum kontrol yöntemidir. Dünyada 8 milyon kullanıcısı bulunan doğum kontrol halkası kadınlara kolay kabul edilebilir ve ileri derecede etkili, değişik bir hormonal kontrasepsiyon uygulama olanağı sunmaktadır.

    Yeni alternatif aylık doğum kontrol halkasından biraz daha ayrıntılı bahseder misiniz?

    Aylık doğum kontrol halkası yaklaşık 5 cm çapında şeffaf Nobel ödülü kazanmış özel bir maddeden yapılmış. Esnek ve saydam bir yapısı var. Uygulandıktan sonra vücut ısısı ve konsantrasyon farkına bağlı olarak kontrollü salınım yapıyor. Bu da vücuttaki ilaç seviyesini yüzde 99 oranında etkili olacak en düşük seviyede tutuyor. Dolayısı ile hap alan kadınlarda olduğu gibi ilaç seviyesi her gün kanda iniş çıkışlar sergilememektedir.

    Peki bu yönteme beylerin bakışı nasıl?

    Farklı tepkilerle karşılaşıyoruz. Kondom kullanan erkekler, eşlerini denemeleri konusunda motive ediyor. Libido üzerine olumlu etkileri olduğunu gösteren makalelerde var. Sanırım, zaman içinde bu konuyu biz de gözlemliyor olacağız. Yurtdışı tecrübelerine göre eşinin doğum kontrol halkası kullanmasına karşı erkeklerde negatif bir tepki görülmemiş. Türkiye´de nasıl tepkiler olacağını ise zaman içinde gözlemleyeceğiz.

    Spiralin ipini hisseden beyler bu halkayı hissetmeyecek mi?

    Aslında böyle bir durum teorik olarak imkansızdır. Ama daha çok psikolojik olarak verilen bir tepki olabiliyor. Bu yüzden altında farklı sebepler olmalı.

    Doğum kontrol halkasının ne gibi avantajları var?

    Aylık doğum kontrol halkası piyasadaki en düşük doz hormon içeriğine sahip ürün ayrıca her gün hatırlamak da gerekmiyor. Avrupa da kullanımı çok yaygındır. Malum kadınların gündelik temposu çalışsa da çalışmasa da çok yoğun geçiyor. Doğum kontrolü için pratik bir yöntem istemeleri çok normal.

    Halka nasıl kullanılıyor?

    Halka, bir aylık kullanım amacıyla geliştirilmiş. Fitil gibi vajinaya yerleştiriliyor. Yanlış uygulamak mümkün değil. Tam olarak nerede durduğunun etkinliği açısından bir önemi olmuyor. Halka, vajinada 3 hafta bırakılıyor, ardından 1 hafta çıkarılıyor. Çıkarma işlemi işaret parmağı kenarının altına takılarak veya orta parmakla işaret parmağı arasında sıkıştırılarak yavaşça çekilip, kolayca gerçekleştirilebiliyor. Bu 1 haftalık dönemde kadının kanaması oluyor. Halka çıkarıldıktan tam 7 gün sonra yeni halka uygulanıyor. Başlangıçta ilk halka adet kanamasının 1. ila 5.günleri arasında bir zamanda yerleştiriliyor. Araştırmalar halkayı kullanan kadınların yüzde 97´sinin uygulamada hiçbir sorun yaşamadığını gösteriyor.

    Kullanan kadınlar halkayı hissediyor mu?

    Yapılan çalışmalarda kadınların çok büyük bir kısmının halkayı hissetmediği görülmüş.

    İlişki sırasında halka hissediliyor mu?

    İstatistiklere göre, kadınların ve eşlerin büyük çoğunluğu halkayı seyrek olarak hissetmiş ya da hiç hissetmemiş.

    Halka vajinadan dışarı düşer mi?

    Anatomik farklılıklara bağlı olarak düşme oranı yüzde 2.7 olarak bildiriliyor.

    Halka kazaren düşerse, çıkarılırsa ne yapmak gerekir?

    Halkanın düşmesi, çıkarılması durumunda soğuk ya da ılık suyla yıkanarak 3 saat içerisinde yerleştirilmesi öneriliyor.

    Halka, hangi kadınlar için en uygun, hangileri için uygun değil?

    Hap kullanmaktan sıkılmış, adet kanamalarının düzenli olmasını önemseyen kadınlar için çok uygun. Serviks problemi yaşamış, kronik ya da şiddetli konstipasyonu olan kadınlar için uygun değil.

    Neden halka kullanmayı diğer yöntemlere tercih edelim? Avantajları nelerdir?

    Düşük doz hormon içeriği ve aylık kullanım kolaylığı ile kadınların yoğun gündelik hayatı için uygun bir alternatiftir. Kadınlar kendi kendilerine uygulayabilirler ve her gün hatırlamalarına gerek yoktur. Yüzde 99 oranında etkilidir. En düşük doz hormon içeren üründür. Oral alınmadığından karaciğerde ilk geçiş etkisine takılmaz. Kandaki hormon seviyesi dalgalanma göstermez. Yiyeceklerle etkileşimi yoktur. Vücut ağırlığını etkilemediğine yönelik çalışmalar bulunmaktadır. Adetleri düzenler. Bıraktıktan hemen sonra hamile kalmak mümkündür. Doğum kontrol haplarıyla kıyaslandığında daha az ara kanama, lekelenmeye neden olduğu görülmüştür.

    Dezavantajları nelerdir?

    Vajinit görülme sıklığını arttırır. Fakat kimi bayanlarda bu durum avantaj olarak da nitelendirilebilir. Yapılan çalışmalarda katılımcıların yüzde 10´u cinsel ilişki sırasında halkayı hissettiğini fakat bunun ilişkiyi olumsuz etkilemediğini belirtmiştir.

    Halkayla aynı anda diğer vajinal preparatların kullanımı

    Etinil östradiol ve etonogestrel vajina duvarından emilerek kana karışır. Birlikte kullanılan diğer vajinal ilaçlarla etkileşmesi mümkündür. Sarı kantaron (St John´s Wort) bitkisiyle etkileşimi olabilir. Birlikte kullanımı önerilmemektedir.

    Halka tamponla eş zamanlı kullanılabiliyor mu?

    Evet. Doğum kontrol halkası hem tampon hem de hijyenik ped ile birlikte kullanılabiliyor.

    Halka ilk kullanımından ne kadar süre sonra kontraseptif etkisini gösteriyor?

    Kullanımının 1’inci gününden itibaren kontraseptif etki başlıyor. Fakat ilk 7 gün ek bir yöntem daha kullanılması öneriliyor.

    Halka, cinsel yoldan bulaşan hastalıklara karşı koruma sağlıyor mu?

    Hayır. Yalnızca, bariyer kontrasepsiyon yöntemleri cinsel yoldan bulaşan hastalıklara karşı koruma sağlayabiliyor.

     

    Boğmaca nedir?

    Bordatella pertussis adındaki bakterinin yol açtığı, hava yolu ile bulaşan, çok bulaşıcı bir hastalıktır. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada her yıl 50 milyon boğmaca vakası görülmekte, bunlardan 300 bini hayatını kaybetmektedir. Boğmaca her yaşta görülebilen ancak bebeklerde öldürücü olabilen bir hastalıktır. Özellikle bebekler açısından çok ciddi bir hastalık olan boğmaca akciğer problemi başta olmak üzere, birçok kalıcı sağlık sorununa yol açabilir. Boğmaca soğuk algınlığına benzer belirtilerle başlar, daha sonra boğulurcasına, yoğun ve hızlı öksürük nöbetleri görülür. Bu hastalığa yakalanan bebeklerle küçük çocuklar nöbetler sırasında morarıp kusabilir, hatta boğularak yaşamlarını kaybedebilir. Boğmacanın hafif seyrettiği yetişkinlerde diğer solunum yolu enfeksiyonlarına benzer dirençli öksürük gelişir. Yapılan araştırmalarda 2 haftadan uzun süren öksürüklerin yüzde 20'sinin boğmacadan kaynaklandığı tespit edilmiştir.

    Boğmaca nasıl bulaşır?

    Boğmaca bebeklere yüzde 75 oranında yakın çevresinden bulaşmaktadır. Bulaşma; %40 anne, %15 baba, %20 4 - 19 yaş arası kardeşlerden olmaktadır. Doğurganlık çağındaki kadınların yarısında, ilk doz boğmaca aşısı yapılana kadar bebeği koruyacak antikor titresinin olmadığı gösterilmiştir.

    Boğmaca aşısı etkisini kaybeder mi?

    Boğmacaya karşı bağışıklık aşıdan sonra ortalama 10 yıl sonra azalmaktadır. Bu nedenle erişkinler boğmacaya yakalanıp yenidoğan bebeklere enfeksiyon bulaştırabilirler. Yenidoğanlarda ilk boğmaca aşısı 2. ayın sonunda yapıldığı için mikrobu bundan önce alan bebek riskle karşı karşıya kalmaktadır.

    Koza stratejisi nedir?

    'Bebekleri korumak için bebekle teması olan anne – baba - kardeş, bakıcı ve sağlık çalışanlarının aşılanmasını öngören yaklaşım' dır. Mevcut veriler, Tdap aşısının (Boğmaca aşısı) her populasyonda (gebeler dahil) güvenli olduğunu göstermektedir. Hastanemizde doğum sonrası bebekleri boğmaca enfeksiyonundan korumak için koza stratejisi uygulanmakta, bebek doğduktan sonra anneler boğmacaya karşı aşılanmaktadır.

    Doğum öncesi anomalili (özürlü) bebeklerin tanısı

    Hamile olan veya hamile kalmak isteyen çiftler için en önemli konulardan bir tanesi doğacak çocuklarının sağlıklı olup olmayacağıdır. Bebek bekleyen çiftlere en büyük endişelerinin ne olduğu sorulduğunda şüphesiz ki bebeklerinin özürlü olması korkusu ilk sırayı almaktadır. Dolayısıyla çiftlerin cevap olarak verdiği “eli ayağı sağlam olsun, gerisi önemli değil” dileği halen verilen cevaplar arasında güncelliğini korumasına rağmen yeterli bir cevap olmamaktadır. Yapılan çalışmalarda doğan fetusların (anne karnındaki bebek) anomalili (özürlü) olmasında ve ölümünden; fetus ile ilgili anomaliler, plasentanın (bebeğin eşi) yetersizliği ve erken doğumlar sorumlu tutulmaktadır.

    Doğumsal anomaliler majör (büyük) ve minör (küçük) olmak üzere iki grupta incelenip, bunlar yapısal (anatomik) veya kromozomal (genlerle ilgili) nedenlerle gelişebilir. Herhangi bir risk faktörü olmayan ve yapılan tetkiklerinde bir problem görülmeyen her gebe için %3 majör anomalili bebek doğurma ihtimali çalışmalarda gösterilmiştir. Doğumsal anomalilerin büyük kısmını yapısal anomaliler oluşturmaktadır ve tipine göre değişmekle beraber günümüzde yapısal anomalilerin büyük bir kısmı anne karnında teşhis edilebilmektedir.

    Yapısal anomalilere göre daha küçük bir grubu oluşturan genetik anomaliler aileler arasında en büyük endişe kaynağıdır. Buna bağlı olarak Down Sendromu kaos ve paniği anne adaylarını etkilediği gibi ailelerini ve yakın çevrelerini de sıkıntıya sokmaktadır.

    Nedir bu kromozomal hastalıklar?

    Sağlıklı bir insanda 46 kromozom bulunur. Bu kromozomlardan bir çifti X ve Y yani cinsiyet kromozomlarını içerirken geriye kalan 44 kromozom somatik (vücut) kromozom olarak adlandırılır. Somatik kromozomların 22’si anneden 22’si de babadan gelerek 22 çift somatik kromozom olarak bebekte bulunur. Genetik hastalıklar kromozom sayı ve şekil bozuklukları sonucu olabileceği gibi, (örneğin 21. kromozomun 2 yerine 3 tane olması halinde Down Sendromu=Trizomi 21) tek gen hastalıkları (örn: Talasemi) şeklinde de olabilir. Her anne adayının kromozomal anomalili bebek doğurma riski vardır. Ailede genetik hastalık olması doğacak bebekte kromozomal anomali riskini artırabileceği gibi, ailede genetik bir hastalığın olmaması durumu da doğacak bebekte kromozomal anomali riskinin olmayacağı anlamına gelmemektedir. Gebelikte sayısal kromozomal anomalilerin çoğu (Down sendromu da dahil) ilk üç ayda olmak üzere gebeliğin herhangi bir haftasında, doğan bebeklerin de (Down sendromu hariç) hemen hemen hepsi ilk bir yılda kaybedilmektedir. Dolayısıyla kromozomal anomalilerden Down sendromlu bebekler yaşayabilir. Down sendromlu kişilerin ortalama yaşam süreleri 45 sene olup bakıma muhtaç olarak ve büyük sorunlarla yaşayabilmektedir. Fakat 80 yaşına kadar yaşayan Down sendromlu kişiler de vardır. Down sendromu kromozomal anomalilerin içerisinde en sık görülen olup yaklaşık yarısı anne karnında ölür ve doğumda görülme oranı yaklaşık 1/1000’dir. Down sendromu görülme sıklığı tüm yaş gruplarında 1/500 olup, 20 yaşındaki bir gebede binde bir sıklıkta iken anne yaşı ile artış göstererek 45 yaşında onda bire kadar yükselir. Yapısal anomaliler 33 bebekte bir görülmesine rağmen neden Down sendromundan korkulmakta ve neden gebelik boyunca değişik isimlerle çok sayıda tarama testleri yapılmaktadır? İstenilirse Down sendromlu bebeklerin tanısını yüzde yüze yakın bir oranda invaziv test denilen CVS (Chorion Villus Sampling=bebeğin eşi dediğimiz plasentadan parça alınması işlemi, gebeliğin 11-14. haftaları arasında yapılmaktadır), amniyosentez (bebeğin içinde bulunduğu sıvıdan örnek alınması, gebeliğin 16-20. haftaları arasında yapılmaktadır) ve kordosentez (bebeğin göbek kordonundan kan alınması, 20. gebelik haftasından sonra doğuma kadar olan dönemde yapılmaktadır) ile alınan materyallerin genetik olarak incelenmesi sonucunda anne karnında teşhis edilebilir.

    Down sendromunun teşhisinde hangi tarama testleri uygulanır?

    Kromozomal anomalili bebekleri mümkün olduğu kadar en erken dönemde ve yüksek doğruluk oranında tespit ederek erken tanının konulmasıdır. Gebelikte yapılan tarama testleri prenatal tarama testleri veya antenatal tarama testleri olarak da adlandırılmaktadır.

    Down sendromu tanısını koymada günümüzde maalesef hiçbir tarama testi (anneden alınan kan testleri, ultrasonografi vs.) yeterli değildir. Ülkemizde yılda yaklaşık 1.500.000 doğum olmaktadır. Tüm yaş gruplarında Down sendromu görülme riski yaklaşık her beş yüz gebelikte birdir. Dolayısıyla ülkemizdeki yıllık doğumların yaklaşık 3.000’i Down sendromlu olabilecektir. Her gebede kesin tanı koymak istersek her gebeye invaziv test yapmamız ve yüzde bir oranında düşük riskini kabul etmemiz gerekecektir. Bu yüzden tüm Down sendromlu bebekleri yakalamak için 15.000 sağlam bebeği de kaybetmek zorunda kalacağız. Yani bir Down sendromlu bebek tanısı için ortalama 5 sağlıklı bebek kaybedilecektir. Bu nedenlerden dolayı tanı koyma testi dediğimiz invaziv testleri de her gebeye uygulamamız mümkün değildir. İnvaziv testlerdeki risklerden dolayı çeşitli tarama testleri geliştirilmiştir.

    Antenatal tarama testleri, ultrasonografi bulguları ile birinci trimesterde (11-14. gebelik haftaları arasında ikili test) yapılan kan testleri ile ikinci trimesterde (16-20. gebelik haftaları arasında üçlü test, dörtlü test) yapılan kan testleri, gebeliğin 10. haftasından sonra yapılan anne kanında serbest fetal DNA testi ve genetik ultrasonografidir (20-24. gebelik haftaları arasında yapılan ultrasonografik detaylı inceleme). Hem birinci trimester hem ikinci trimester testlerinin değerlendirildiği “birleşik test” olarak adlandırılan testler (integre test, serum integre test, stepwise sequential test, contingent sequential test) de vardır. Son yıllarda 10. gebelik haftasından sonra yapılan, anne kanında bebeğe ait hücrelerin değerlendirildiği serbest fetal DNA testi Down sendromu taramasında duyarlılığı diğer tarama testlerine göre en fazla olan testtir. Testin en önemli avantajı anne ve bebek açısından herhangi bir risk taşımamasıdır, çünkü diğer kan tahlilleri gibi sadece koldan kan alınmaktadır. Biyokimyasal tarama testleri (ikili test, üçlü test, dörtlü test) hormon değerlerine baktığı için Down sendromu (Trisomy 21) tespitinde başarı oranları düşüktür; Serbest fetal DNA testleri ise bebeğe ait hücre parçacıklarına baktığı için doğruluk oranları çok daha yüksektir.

    Gebelikte tarama testlerinin duyarlılık oranı nedir?

    Gebeliğin 16-20. haftaları arasında yapılan “Üçlü testte” (ultrasonografi ile yapılan fetüs (anne karnındaki bebek) ölçümlerine, anne kanında bakılan üç hormonun eklenmesiyle yapılan istatistiksel değerlendirmeleri içeren test) Down sendromlu bebekleri yakalama oranı %65-69’dur. Üçlü testin yapıldığı dönemde yapılabilen “Dörtlü test” ise fetusun ölçümlerine anne kanında bakılan dört hormon eklenmesiyle yapılan istatistiksel değerlendirme olup Down sendromlu bebekleri yakalama oranı %81’dir. Gebeliğin 11-14. haftaları arasında yapılan “Kombine testte” (ikili test de denmektedir ve bebeğin ultrasonografik ölçümleri ile anne kanında bakılan iki hormon kombine edilerek yapılan istatistiksel değerlendirmedir) Down Sendromlu bebeklerin yakalanma oranı %90-92’lere çıkmaktadır. Hem gebeliğin daha erken döneminde tanı konabilmesi ve hem de daha yüksek tanı oranı olan Kombine testin en önemli dezavantajı, ultrason muayenesinin mutlaka bu konuda yeterli deneyimi olan ve sertifika sahibi doktorlar tarafından yapılması gerekliliğidir. Tüm bu tarama testlerde invaziv test oranı %5 düzeyindedir.

    Serbest fetal DNA testi nedir?

    Gebe kadının plazmasında bulunan serbest fetal DNA’yı kullanarak yapılan invaziv olmayan antenatal tarama testi (Serbest fetal DNA testi) 2011 yılında gebelik dernekleri tarafından, fetal anöploidinin taranması amacıyla riskli gebelerde kullanılabileceği önerilmiştir. Bu riskler anne yaşının 35 yaş veya üzerinde olması, anöploidi riskini düşündüren ultrasonografi bulgularının olması, daha önceki gebelikte trizomi öyküsünün olması, ebeveynlerden birinin trizomi 13 veya trizomi 21 riskini arttıran dengeli translokasyon taşıyıcısı olması ve birinci veya ikinci trimester test sonucunun pozitif olması şeklinde belirlenmiştir.

    Serbest fetal DNA testi, hücrelerde anormal sayıda kromozomun bulunmasıyla karakterize anöploidi durumlarının saptanmasında yol gösterici olabilmektedir. Ancak, bu testin kesin tanı testi olmadığı, ancak güvenilirliği yüksek bir tarama testi olduğu unutulmamalıdır. Mevcut teknoloji ile testin doğru işleyebilmesi için anne kanında bulunan serbest fetal DNA'nın oranının %4'ün üzerinde olması gerekmektedir. Serbest fetal DNA testi %100 sonuç vermeyebilir. Down sendromunu %99 üzerinde duyarlılıkla saptayabilir ve test sonucu yüksek riskli grup olarak raporlanırsa mutlaka tanı koyma testi (invaziv test) yapılmalıdır. Çünkü serbest fetal DNA testi de bir tarama testidir ve bu test sonucuna göre gebelikte sonlandırma yapılamaz. Bu testte yalancı pozitiflik oranları yaklaşık %0.1 olarak belirtilirken diğer tarama testlerinde bu oranlar %5 olarak bildirilmektedir. Serbest fetal DNA testi sonuçları rapor edilmeyen, belirsiz veya yorumlanamaz olan (‘no call’ test sonucu) hastalar genetik danışmanlık almalı ve bu kadınlara kromozomal anomali riskinin artmış olması nedeniyle ayrıntılı ultrasonografi ve tanı testleri önerilmelidir. Detaylı ultrasonografi incelemesinde fetusta yapısal anomali saptanırsa, serbest fetal DNA testi yerine tanı testi önerilmelidir. Serbest fetal DNA taraması nöral tüp defekti veya batın ön duvar defekti gibi yapısal anomali riskini değerlendirmez. Bu testi yaptıran hastalara maternal serum alfa-fetoprotein taraması veya detaylı ultrasonografi incelemesi önerilmelidir. Serbest fetal DNA testinin maliyeti diğer testlerden çok fazla olduğu için ekonomik nedenlerle günümüzde bu test her gebeye yapılamamaktadır ama gebelere ilk muayenelerinde böyle bir testin olduğu ve istenildiği takdirde yaptırabileceği alternatifi de sunulması gerekmektedir. Geleneksel tarama yöntemlerinin performansının yüksekliği, serbest fetal DNA testlerinin kısıtlılıkları ve bu testlerin düşük riskli gebe popülasyonundaki maliyet-etkinliği konusundaki veri yetersizliği nedeniyle günümüzde, genel gebe popülasyonundaki çoğu kadın için geleneksel yöntemler en uygun seçenek olmaya devam etmektedir.

    Detaylı ultrasonografi nedir?

    Anomali taraması için yapılan detaylı (ayrıntılı, genetik, 2. Düzey) ultrasonografi için en ideal zaman 20-22. gebelik haftası arasıdır. Bu ultrasonografik incelemede Down sendromlu bebek doğum öyküsü olan annelerin gebelik takiplerinde yapılan ultrasonografik değerlendirmeleri geriye doğru taranmış ve normalden sapma şeklinde belirtilen belirteçler listelenmiştir ve Down sendromu belirteçlerinden hangilerinin inceleme yaptığımız bebekte olduğu araştırılmaktadır. Down sendromlu bebeklerin üçte ikisinde ultrasonografide çeşitli belirteçler olabilmekte iken üçte birinde ise hiçbir belirteç görülmemektedir. Down sendromu ile ilgili belirteçler normal bebeklerin yaklaşık %20’sine yakın bir kesiminde de görülebildiğinden, tüm bu olgulara invaziv girişim uygulandığında, çok yüksek bir amniyosentez oranı ile karşılaşılacaktır. Anne karnında anomalili bir bebeğin tespit edilmesinde iyi bir ultrasonografist yanında iyi bir cihazın da olması şüphesiz çok önemlidir. Deneyimsiz veya obstetrik anomali taramasında yetişmemiş, özellikle kadın doğum hekimleri dışındaki grubun yaptığı ve gebelerin ultrasonografik olarak incelemelerinin yapıldığı RADIUS çalışmasında anomalili bebek tanısının konulma oranının son derece düşük olduğu, hatta bazen yanlış tanıların bile konulabileceği sonucuna varılmıştır. Aynı çalışmada özellikle prenatal tanı merkezlerinde, perinatoloji uzmanları tarafından yapılan muayenelerde son derece yüksek tanı oranlarının olduğu görülmüştür. Bu çalışmada diğer branşlarda ultrasonografi yapan kişilerin, (radyolog, pratisyen hekim, aile hekimi, genel kadın doğum hekimleri) birden çok konu ile uğraşmak zorunda olduğu için, her bir konuyu mükemmel derecede bilmeleri olanaksız olduğu sonucu diğer bir çıkarımdır. Doğal olarak yılda 1.500.000 civarında doğumun olduğu ülkemizde tüm gebelerin perinatoloji uzmanlarınca görülmesi ve muayene edilmesi düşünülemez. Ancak özellikle yüksek riskli gebelerin perinatoloji uzmanlarına, gebeliğin belli dönemlerinde konsülte edilmeleri mümkündür. İleri düzey ultrasonografi muayenesi, sadece bu konuda gerekli formal eğitimi almış, bu konuda yeterli deneyimi olan kişiler tarafından yapılmalıdır. Unutulmaması gereken en önemli olay gebeler yeterli eğitimi almış ebe, pratisyen hekim ve Kadın Hastalıkları ve Doğum branşında genel olarak çalışan uzmanlar tarafından muayene ile takip edilebilirler; ancak tıbbi durum gerektirdiğinde hastalar bu konuda uzmanlaşmış doktorlara gönderilmelidir.

    Gebelerde fetal (bebeğe ait) anomalilerin saptanmasında en önemli faktör günümüz teknik imkanları ile taramalarda olabildiğince yüksek oranda anomalili bebeği mümkün olan en erken gebelik haftasında saptayabilmektir. Gebelikte 11-14. hafta arasında yapılan ultrasonografide fetal anomalilerin %27-54’ünün tespit edilebilmesi; en iyi cihaz ve en iyi uzman tarafından yapılan muayene ile bile tüm anomalilerin saptanmasının olanaksız olduğunu göstermektedir. Bazen bazı teknik nedenlerle de (fetal pozisyon, annenin şişman olması, çok erken veya geç gebelik haftası, bebeğin sıvısının az olması gibi) anomalilerin saptanma oranları daha da düşecektir. Günümüzde sosyal medyada verilen reklam ve paylaşımlarda “renkli”, “3 boyutlu (3D)”, “4 boyutlu (4D)” veya “büyük” ultrasonografi cihazlarının fetal anomali taramasında daha üstün olduğu ve her şeyi gösterdiği bilgisi kesin olarak doğru değildir ve bu cihazların muayeneye katkısı sınırlıdır. İyi rezolusyonlu, siyah-beyaz ultrasonografiler muayene için yeterlidir ve 3 veya 4 boyutlu ultrasonografiler günümüzde görsellikten öte bir değer taşımamaktadırlar.

    Tanı koyarken hangi testlerden yararlanılır?

    Tarama testleri kesin tanı veren testler olmayıp risk, 1/50,1/1000 gibi rakamsal ifade edilir. Raporda belirtilen risk oranı tüm dünyada genelde kabul görmüş olan eşik değerin (1/250 veya 1/370) üzerinde ise risk yüksek olarak değerlendirilir ve tanısal testler önerilir; eşik değerin altında ise risk düşük kabul edilir ve kromozomal tanı önerilmez. Eğer tarama testi sonucunda elde edilen risk oranı aile tarafından kabul edilemez derecede yüksek bulunursa ve ailede endişe yaratacaksa (parental anksiyete=ebeveyn anksiyetesi) kesin tanı için invaziv bir yöntemin uygulanması gerekliliği anlatılmalıdır.
    Antenatal tarama test sonucu pozitif çıkan hastalara yapılan tanısal testlerden biri de (koryonik villus örneklemesi, amniyosentez veya kordosentez) pozitif çıkarsa aile ile görüşülerek gerekli müdahaleler yapılır. Tarama ve tanı testlerinin riskleri, faydaları ve alternatif yöntemleri hakkında tüm hastalara bilgilendirme gebenin ilk muayenesinde yapılmalıdır. Aynı görüşmede hiçbir testin yapılmaması seçeneği de aile ile tartışılmalıdır. Her gebe riskinden bağımsız olarak sık görülen kromozom anomalilerinin taranması için herhangi bir tarama testini seçebilir, ancak hasta bu testin ve alternatif yöntemlerin dezavantaj ve avantajları konusunda bilgilendirilmelidir. Günümüzde geleneksel yöntemler gebe popülasyonundaki çoğu kadın için en uygun seçenek olmaya devam etmektedir.

    Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 35 yaş üstü gebe oranı gittikçe artmaktadır. Geçmiş yıllarda olduğu gibi sadece ileri anne yaşı (doğumda 35 yaş ve üzeri olmak) nedeniyle amniyosentez yaparsak Down Sendromlu bebeklerin yaklaşık %30’nu yakalayabiliriz. Dolayısı ile böyle bir yaklaşımda amniyosentez oranı ve sonucunda sağlıklı bebeklerin de işleme bağlı komplikasyonlar nedeniyle kayıp riski artacaktır. Bu yüzden ileri anne yaşı nedeniyle amniyosentez kararı vermek günümüzde kabul edilen görüş değildir.

    Gebelerde nasıl bir tarama programı uygulanmalıdır?

    Gebelere bilinen tarama testlerinin hepsinin yapılması kabul edilebilir tarama programı değildir. Hekimler dava edilme endişesiyle tarama testlerini birden fazla yapabilmektedir. Fazladan yapılan her bir tarama testi %17 amniyosentez riskini artırabilecektir. Down sendromlu bebek yakalama duyarlılığı fazla olan bir testin üzerine başka tarama testlerinin yapılmasının gebeye hiçbir katkısı bulunmamaktadır. Yıllık doğum sayısını 1.500.000 olarak kabul ettiğimiz ülkemizde gebelere tüm testleri uygularsak, anne yaşına göre %5 (75.000), ikili test ile %5 (75.000), üçlü test ile %5 (75.000) ve ayrıntılı ultrasonografi ile %20 (300.000) olmak üzere toplamda gebelerin %35’ ine yani 525.000 gebeye invaziv test (koryon villus örneklemesi, amniyosentez, kordosentez) uygulanması gerekir. Böylesine büyük bir kitleye invaziv test uygulanması ekonomik boyutu bir yana, sağlam bebek kayıp oranını da artırarak kabul edilemez rakamlara çıkaracaktır. Böyle bir tarama uygulandığında 3.000 Down Sendromlu bebekten hepsini yakalamak yine mümkün olamayacağı gibi işleme bağlı kaybedilen sağlıklı bebek sayısı da 5.250 olacaktır.

    Şurası kesin olarak bilinmelidir ki, tanısal testlerden (invaziv testler) herhangi biri yapılmadığı sürece Down Sendromunun kesin tanısı mümkün olamamaktadır. Hiçbir tarama testi kesin tanı testi değildir. Tarama testlerinde amaç olabildiğince az invaziv test yaparak olabildiğince çok Down Sendromlu bebeği yakalamaktır.

    İdeal yaklaşım ne olmalıdır?

    Öncelikle tarama testlerini yapmadan önce aileye doktoru tarafından Down sendromu nedir, görülme sıklığı nedir bu konu hakkında danışmanlık verilmelidir. Eğer aile bebekleri Down sendromlu olsa bile bu durumu kabul ediyorsa bu durum da aileyle tartışılmalıdır. Ancak aile kesinlikle tanı konulmasını istiyorsa tek seçeneğin invaziv test olduğu iyi anlatılmalıdır. Kimi aileler düşük riski olmasına rağmen doğrudan invaziv test isteyebilmektedir. Ancak ailelerin büyük çoğunluğu tarama testlerinin sonuçlarına göre invaziv test yapıp yapmama kararının verilmesini benimsemektedirler. Bu durumda doktor tarafından tarama testlerinin (anne yaşı, ense saydamlık testi, ikili test, üçlü test, dörtlü test, serbest fetal DNA testi ve ayrıntılı ultrasonografi) ne olduğu ve bunlarınfetal anomalileri yakalama oranları ailelere anlatılmalıdır. Araştırmalarla da gösterilmiştir ki ailelerin büyük çoğunluğu tarama testi yapılmasını ve erken tanı konulması olanağı olan testin yapılmasını istemektedirler.

    Yakalama oranı en yüksek olan ve en erken tanı olanağı sağlayan test, serbest fetal DNA testidir ama maliyeti nedeniyle fazla önerilmemektedir ve gebelik takip klavuzlarında seçilmesi gereken birincil test olarak yer almamaktadır. İkincil olarak duyarlılığı en fazla olan test 11-14. gebelik haftaları arasında yapılan kombine testtir (ikili test). Eğer doktor ense kalınlık testini yapmak için deneyimli ve sertifika sahibi değilse, üçlü test veya dörtlü test yapılabilir.

    En önemli konulardan biri antenatal tarama testinden sonra riskli görülen gebelerde invaziv test yapıp yapmama kararının doktora değil de aileye ait olduğudur, çünkü tarama testinde amaç ailenin bilgilendirilmesi ve elde edilen sonuca göre kendi kararlarını verebilme özgürlüğünün sağlanmasıdır. Yapılan tarama testi sonrası çıkan risk yüzbinde bir bile olsa sıfır değildir ve risk ikide bir bile olsa bebek mutlak özürlü demek değildir. Ailelerin hangi riski kabul edeceklerine özgürce, yönlendirici olmadan karar verebilmeleri sağlanmalıdır.

    Sonuç olarak;

    • Her gebenin gebeliğinde az veya çok risk vardır. Riskin yüksek olması bebeğin mutlaka özürlü olacağını göstermediği gibi, riskin az olması kesinlikle sağlam olduğunu göstermez.
    • Antenatal tarama ve tanı testlerinin riskleri, faydaları ve alternatif yöntemleri hakkında tüm hastalar bilgilendirilmeldir. Hiçbir testin yapılmaması seçeneği de aileyle tartışılmalıdır.
    • En tecrübeli ellerde ve en iyi cihazlarla bile anomalili çocukların hepsinin tanısı mümkün değildir. Ancak tanı oranının yükseltilmesinde en önemli iki faktör, iyi bir cihaz ve tecrübeli bir doktorun varlığıdır.
    • Hekimler ve aileler tarafından algılanması gereken en önemli konu, tarama testi ve tanı testinin ne olduğunun iyi anlaşılmasıdır.
    • Her hasta riskinden bağımsız olarak sık görülen kromozom anomalilerinin taranması için serbest fetal DNA testini seçebilir, ancak hasta bu testin ve alternatif yöntemlerin kısıtlılıkları ve faydaları konusunda bilgi sahibi olmalıdır.
    • Geleneksel tarama yöntemlerinin performansının yüksekliği, serbest fetal DNA testlerinin kısıtlılıkları ve bu testlerin düşük riskli gebe popülasyonundaki maliyet-etkinliği konusundaki veri yetersizliği nedeniyle günümüzde, genel gebe popülasyonundaki çoğu kadın için geleneksel yöntemler en uygun seçenek olmaya devam etmektedir.
    • Farklı tarama yöntemlerinin paralel veya aynı anda uygulanması maliyet-etkin değildir ve önerilmemektedir. Aynı gebede farklı tarama testlerinin hepsinin yapılması invaziv test olasılığını ve sonucunda invaziv teste bağlı gebelik kayıp riskini artırabilir.
    • Gebeliğin sonlandırılması dahil hiçbir karar tarama testleri (serbest fetal DNA testi dahil) sonucuna göre verilmemelidir.
    • Unutulmamalıdır ki tüm hekimler hastalarının en iyi sonucu alması için yoğun çaba harcamaktadırlar. Ortaya çıkan kötü bir sonuçta mutlaka bir doktor kusuru olduğunu düşünmemek gerekir.
    • Doktorunuza kesinlikle güvenin ve ona mesleğini özgürce uygulama şansı veriniz.

     

    Kadınlarda görülen jinekolojik kanserler vulva, vajina, rahim ağzı, rahim ve yumurtalık kanserleridir. Bunların arasında vulva ve vajina kanserleri nadir görülürler.

    Rahim ağzı kanseri

    Rahim ağzı kanseri 20 yaştan önce çok seyrek görülür, bu yaştan sonra giderek oranı artar ve 50 yaşta en yüksek orana ulaşır. Yumurtalık ve rahim kanserinden daha erken yaşta görülür.

    Az gelişmiş ülkelerde en sık görülen jinekolojik kanserdir. Gelişmiş ülkelerde rahim ağzı kanser taraması için kullanılan smear testin yaygın ve uzun süreden beri kullanılması bu hastalığın oranını düşürmüştür.

    Risk faktörleri şunlardır:

    • Genç yaşta evlenme
    • Erken cinsel yaşama başlama
    • Çok sayıda çocuk sahibi olma
    • Düşük sosyoekonomik düzey
    • Kötü hijyenik şartlara sahip olma
    • Çok sayıda partner ya da eşinin çok sayıda partneri olması
    • Sigara kullanımı
    • En önemli risk faktörü ise cinsel ilişki ile geçen bir virüs enfeksiyonu olan insan papillomu virüs (HPV) enfeksiyonu geçirmiş olmaktır. Rahim ağzı kanseri olanların tamamına yakınında (% 98) bu enfeksiyon saptanmış ve neden bu virüs enfeksiyonlarıdır.

    HPV virüsünün 100’den fazla tipi vardır. HPV-6 ve 11 tipi genital bölgede ortaya çıkan genital siğillerin % 90’ından sorumludur. HPV 16 ve 18 tipi ise rahim ağzı kanserlerinin % 70’inden sorumludur.

    Rahim ağzı kanserinin erken belirtisi yoktur. Ancak düzenli smear ile erken dönemde kanser ortaya çıkmadan yakalanmaktadır. Geç dönemde belirtileri kanlı akıntı, ilişki sırasında kanama ve düzensiz adet kanamalarıdır.

    Rahim ağzı kanserinin erken tanısı için en önemli yöntem yılda en az bir kez yapılan smear testidir. Şüpheli smear test varsa kolposkopi ve biyopsi yapılır. Korunmak için ise en önemli yöntem HPV aşılarıdır. HPV aşıları gelişmiş ülkelerde rutin aşılama programına girmiştir. Ülkemizde de uygulamaya başladığımız HPV aşılarının yapılmasını öneriyoruz. Bu aşıların yapılması Kadını rahim ağzı kanserinden % 70 oranında korumaktadır. Diğer korunma yöntemleri ise tek eşli olma ve güvenli olmayan ilişkilerde mutlaka prezervatif kullanılmasıdır.

    Tedavide erken dönemde rahim ağzının küçük bir kısmı koni şeklinde alınırken geç dönemlerde ameliyatın alanı genişlemektedir. Bazı hastalarda ise ışın tedavisi ve kemoterapi gerekmektedir.

    Rahim kanseri

    Genellikle menopozdan sonra ortaya çıkan bir kanserdir. Ortalama görülme yaşı 55 - 58 olmasına karşın bazı genç kadınlarda da görülebilir. Diyabetli, şişman ve hipertansiyonu olan kadınlarda sık görülür. ABD’de meme kanserinden sonra en sık görülen jinekolojik kanserdir.

    Risk faktörleri şunlardır:

    • Doğum yapmamış olma
    • Yüksek sosyoekonomik düzey
    • Şişmanlık ve tansiyon yüksekliği
    • 50 yaşından sonra adetten kesilme (Türkiye’de ortalama adetten kesilme yaşı 47’dir)
    • Doktor kontrolü dışında hormon kullanma
    • Meme, yumurtalık ve kalınbağırsak kanseri geçirmiş olmak
    • Hormon salgılayan yumurtalık tümörleri bulunmasıdır.

    Hastalığın belirtileri menopozda bir kadında vajinal kanama olması, adet gören kadınlarda ise düzensiz kanamaların ve ara kanamaların olmasıdır. Rahim kanseri belirtileri nedeniyle erken tanı konulabilen bir kanserdir. Hastaların % 75’i erken dönemde yakalanmaktadır.

    Rahim kanseri tanısı rahim içinden parça alınarak yapılmaktadır. Erken dönemdeki tedavide rahmin alınması yeterlidir.

    Yumurtalık kanseri

    Yumurtalık kanserleri de dünyada giderek artmaktadır. Tüm yaşamı boyunca bir kadının yumurtalık kanserine yakalanma riski % 1 - 2’dir. Bazı tiplerinde genetik geçiş söz konusudur. Bu kadınlar gen araştırması yapılarak sıkı takibe alınmalıdır.

    Risk faktörleri şunlardır:

    • Doğum yapmamış olma
    • Erken adet görme
    • Geç adetten kesilme
    • Meme ve rahim kanseri geçirmiş olma
    • Ailesinde genetik geçişli meme kanseri olmasıdır.

    Doğum kontrol haplarının 2 yıl kullanılması % 50, 5 yıl kullanılması % 70 oranında yumurtalık kanserinden koruma sağlamaktadır.

    Hastalık erken belirti vermez, belirti verdiğinde tümör genellikle ileri evredir. Belirtiler daha çok mide bağırsak sistemiyle ilişkili hazımsızlık, karında şişme, bulantı ve kilo kaybıdır.

    Yumurtalık kanserinden en önemli korunma yöntemi düzenli aralıklarla jinekolojik muayene ve ultrasonografi yapılmasıdır. Riskli olduğu saptanan kadınlarda ise bazı kan testleri (tümör belirteçleri) ve ultrasonografik takip önemlidir.

    Meme kanseri

    Kadınlarda en sık görülen kanserdir. Yaşam boyu 7 kadından 1’i bu kansere yakalanmaktadır.

    En önemli risk faktörleri şunlardır:

    • Çocuk doğurmamış olma
    • Şişman olma
    • Düzenli alkol tüketme
    • Kısır olmak ya da kısırlık tedavisi görme
    • Konsantre doğal olmayan lifsiz besinler tüketme
    • Ailesinde meme kanseri olmasıdır.

    Meme kanseri otuzlu yaşlardan sonra her yaşta görülebilir. Ailede meme kanseri olan kadınlar bu yaşlarda takibe alınmalıdır. Kanser araştırması için her kadın 35 yaşında bir kez, 40 yaştan sonra iki yılda bir kez, 50 yaşından sonra her yıl mamografi yapılmalıdır. Yeni bir teknik olan dijital mamografi ile görüntü kalitesi artmış ve değerlendirme daha objektif yapılmaktadır. Ayrıca seçilmiş olgularda meme MR’da kullanılmaktadır.

    Meme kanserinin erken yakalanma yöntemi düzenli meme muayenesi ve mamografi yaptırmaktır. En önemli muayene kadının adet sonrası dönemde kendini muayene etmesidir. Ele gelen kitle varlığında hekime başvurmalıdır.

    Meme kanseri tanısı ya biyopsi ile ya da kitlenin çıkarılması ile yapılmaktadır. Yeni ameliyat teknikleriyle tüm meme dokusu yerine kanserin aktığı lenf kanalları tespit edilip memenin yalnızca ilgili bölümleri ameliyatlarla alınmaktadır.

    Bütün kanserlerde olduğu gibi kanserden korunma ve erken dönemde teşhis jinekolojik kanserlerde de önemlidir. Kadınlar kanser için taşıdıkları riskleri ve kanserin öncü belirtilerini bilmeli ve düzenli aralarla jinekolojik muayene yaptırmalıdırlar.

    Normal doğum ve sezaryan birer doğum şekli olup, hiçbiri birbirinden üstün değildir. Her iki doğum şeklinin birbirine ait avantaj ve dezavantajları vardır. Doğum şekline karar verirken anne adayının tüm koşulları ihmal edilmeden göz önüne alınarak karar verilmelidir.

    Vajinal doğumun avantajları

    • Bu doğum yapmanın daha doğal yoludur. Vücudunuz herhangi bir tıbbi müdahale olmadan vajinal yolla doğum yapmak üzere programlanmıştır. Doğum rahim ağzının açılmasıyla başlar ve yeni doğan bebekle biter.
    • Kadınlar vajinal doğum sonrası güçlenme ve bir şeyi başarmış olma hissi duyarlar. Çocuk doğurma deneyimine aktif olarak katılırlar.
    • Vajinal doğum sonrası hastane yatışının daha kısa olması. (Doğum sonrası 24 ile 48 saat hastanede kalırsınız).
    • Vajinal doğum ile daha hızlı iyileşir ve daha az doğum sonrası ağrınız olur.
    • Bebeğinizin TTN (yenidoğan bebeğin akciğerlerinden su atılamaması) dahil belli bazı solunum problemleri olma olasılığı daha azdır. TTN ciddi bir sorun değildir ve tedaviyle 2 ile 7 gün arasında temizlenir. Prematüre bebeklerde ve sezaryen ile normal zamanında doğan bebeklerde daha çok görülür.
    • Doğum kanalından geçerken oluşan basınç bebeğin akciğerlerindeki bu ekstra sıvının sıkışarak dışarı çıkmasına yardımcı olur. Ayrıca doğal doğum akciğerlerden sıvıları temizleyen epinefrin hormonunun salgılanmasını tetikler.
    • Vajinal olarak doğan bebeklerde ilerleyen yaşlarda astım, yiyecek alerjileri ve laktoz intoleransı görülme ihtimalinin daha az olduğu bildirilmektedir. Bunun nedeni doğum kanalından geçerken bebeğin yararlı bakterilere maruz kalması olabilir.
    • İkinci ve sonraki hamileliklerde, doğum daha kısa sürebilir ve daha hızlı ilerleyebilir.
    • Vajinal olarak doğum yapan anneler sezaryen yapanlara göre daha çabuk ve daha etkili şekilde emzirebilirler.
    • Vajinal doğum sonrası hemen temas kuracağınız için bebeğinizle bağlantı kurmak daha kolay olabilir.
    • Vajinal doğumda daha az kanama, kan pıhtısı ve iç organ hasarı riskiniz olur.

    Vajinal doğumun dezavantajları

    • Doğum korkusu bazı kadınlar için anksiyete ve duygusal çalkantıya neden olabilir.
    • Vajinal doğumların çoğu riskli olmasa da doğum sırasında annede kanama dahil beklenmedik komplikasyonlar oluşabilir.
    • Vajinal doğumda perinede yırtık riskiniz olur. Bu durum, hafif yırtıklardan kalın barsağa kadar giden dördüncü derece yırtıklara kadar değişebilir. Bu da iyileşme sürenizi uzatabilir.
    • Doğum sırasında kordon dolanması ya da başka problemler nedeniyle bebeğinizin oksijensiz kalma riski vardır.
    • Bebeğiniz doğum kanalından geçerken morarma, şişlik ve nadir durumlarda kemik kırıkları dahil fiziksel travma yaşayabilir. Fiziksel travma riski yardımlı vajinal doğumlarda artar (forseps ya da vakum kullanımı).
    • Vajinal doğumlar doğum sonrası rahim, idrar torbası sarkması, idrar kaçırma ihtimalini artırabilir.
    • Çok nadir durumlarda, rahim dönmesi oluşabilir. Bu rahminizi üst kısmının içinin dışına çıktığında görülen yaşamı tehdit edici bir komplikasyondur. Hemen tedavi edilmezse, ciddi kanamaya ve şoka ve annenin ölümüne yol açabilir.
    • Yırtığınız varsa ya da epizyotomi yapılmışsa, bebeğinizin doğumunu takip eden üç ay içinde cinsel ilişki sırasında acı hissedebilirsiniz.
    • Bazen doğum sırasında kuyruk kemiğinizi incitebilirsiniz. Bu yaralanmalara sık rastlanılmaz ancak dar ya da farklı bir pelvisiniz varsa ve büyük bir bebek doğuruyorsanız zedelenme, kemik çıkması ya da kırılması daha olasıdır.
    • Vajinal doğum yapan kadınlarda üriner inkontinans (idrarını tutamama) oranı sezaryen yapan kadınlara göre daha yüksektir. Yardımla vajinal doğum yapmak, uzun süren ıkınma aşaması ve büyük bir bebek doğurmak riskinizi artırır.

    Planlı sezaryenin avantajları

    • Planlı sezaryen kadınlar için daha rahat olabilir. Çünkü bebeğin doğum tarihi genelde önceden programlanır, annenin doğum ile ilgili daha az stresi ve endişesi olur.
    • Kadınlar bebeklerin ne zaman doğacaklarını bildikleri için kendilerini daha kontrollü hissederler ve işten izinlerini, bebeğin odasını vb daha iyi planlayabilirler.
    • Planlı sezaryen ile post term (doğumun normalden geç olduğu) hamilelikten kaçınabilirsiniz. Sezaryen ameliyatların çoğu normalde hamileliğin 39 ya da 40. haftasında planlanır.
    • Vajinal doğum ve planlanmamış sezaryen ile karşılaştırıldığında, planlı sezaryen ameliyatlarında daha az doğum sonu kanama riski vardır. Postpartum (doğum sonrası) kanamasının en sık görülen nedeni olan uterus atonisi (uterus/rahim bebek ve plasenta çıktıktan sonra normal şekilde kasılarak büzülmez) planlı sezaryende en aza indirgenir.
    • Acil sezaryen ile kıyasla, planlı bir sezaryenin biraz daha düşük komplikasyon riski vardır; örneğin enfeksiyon, karın içi organlara kazayla yaralanması, bebekte kesik ve anestezi ile ilgili problemler gibi.
    • Cinsel yollardan bulaşan bir hastalığınız ya da bir enfeksiyonunuz varsa (örneğin herpes, HIV, hepatit ve HPV) bebeğinizi enfekte etme riskinizi sezaryen ile büyük oranda azalır.
    • Vajinal doğumda oluşan şişlik ya da berelenme gibi doğum travmalarına yönelik daha düşük riskiniz olur.
    • Pelvik taban yaralanması riskiniz daha düşük olabilir. Planlı sezaryen ile doğum yapan kadınlarda doğumu takip eden haftalarda daha az idrar inkontinansı (idrar tutamama) görülmektedir. Ancak doğumdan iki ve beş yıl sonra iki grup arasında herhangi bir fark yoktur.

    Planlı sezaryenin dezavantajları

    • Sezaryen cerrahi riskler ve anestezi kaynaklı komplikasyonları olan büyük bir karın ameliyattır. Anestezinin yan etkileri şiddetli baş ağrısı, bulantı ve kusma olabilir.
    • Planlı sezaryen ameliyatı olan kadınlar, vajinal doğum yapanlara göre hastanede daha uzun kalırlar ve doğum sonrası iyileşme süreleri daha uzun olur.
    • Sezaryen sonrası ciddi sağlık komplikasyonlarına yönelik daha büyük riskiniz olur. Vajinal doğum ile karşılaştırıldığında, planlı sezaryen ameliyatı olan kadınlar aşağıdakiler konusunda daha fazla riske sahiptir:

    1. Yara hematomu-sezaryen kesi alanının altında pıhtılaşmış kan kütlesi
    2. Puerperal endometrit enfeksiyonu – rahminizin iç dokunun bakteri enfeksiyonu Damarlarda kan pıhtıları
    3. Yaranın açılması
    4. Yara izi bölgesinin etrafında hissizlik ya da acı
    5. Doğum sonrası enfeksiyonu
    • Planlı bir sezaryen doğumda, tahmin edilen doğum yapma tarihiniz doğru değilse olası bir erken (preterm) doğum ile karşı karşıya kalırsınız.
    • Komplike bir sezaryen ameliyatında cerrahın kaza ile bağırsaklarınızı ya da mesanenizi kesme riskiyle karşı karşıya kalırsınız.
    • Vajinal doğuma göre sezaryende daha fazla kan kaybedersiniz. Sezaryen olan kadınların yüzde iki ile üçü kan verilmesine ihtiyaç duyar. Sezaryen ameliyatında yaklaşık 1.000 ml (ya da 1litre) kan kaybedersiniz.
    • Sezaryen sonrası bağırsak fonksiyonlarınızda azalma olabilir.
    • Sezaryen ile dünyaya gelen bebeklerde solunum ile ilgili problemlere daha çok rastlanır.
    • Bazı araştırmalar bebek ölümlerinin (bebeğinizin hayatının ilk 28 gününde ölmesi) planlı sezaryende, vajinal doğuma göre daha yüksek olduğuna işaret etmektedir.
    • Kalabalık bir aile düşünüyorsanız, planlı sezaryene karar vermeden daha fazla düşünmek isteyebilirsiniz. Bir ya da daha fazla sezaryen ameliyatından sonra, gelecekteki hamileliklerde plasenta plevia (plasentanız rahminizde aşağıda oluşur ve rahim ağzının girişini kısmen ya da tamamen kapatır) ve plasenta akreata (Plasenta rahim duvarına çok derin şekilde tutunur) oluşma riskiniz artar.
    • Daha önce sezaryen ameliyatı geçirmeniz rahim yırtılması riskini arttırır (genelde sezaryen kesinin tarafından oluşan rahim duvarındaki bir yırtık).
    • Emzirmek sezaryen doğum sonrası daha güçtür. Kadınlar ameliyat sonrası rahatsız durumdadır ve bebekle hemen temas kuramayabilir.
    • Bazen doktorun neşteri sezaryen sırasında bebeğe ulaşılabilir. Böyle bir durumda olan kesiler çoğunlukla çok küçüktür.
    • İsteğe bağlı sezaryen vajinal doğuma göre daha pahalıdır.

    Hamilelik süresince anne adayları pek çok rahatsızlığa yakalanma riskine sahipler. Bunlardan biri de şeker hastalığı (Diyabet). Şeker hastalığı hamileliğe bağlı ortaya çıkabileceği gibi, anne adayının hamilelikten önce de diyabet rahatsızlığı olabilir. Her iki durumda da, anne adayı mutlaka tedavi edilmelidir.

    Diyabet; pankreastan insülinin az salınması nedeniyle oluşan metabolik bir hastalıktır. Karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmaları bozulur ve kan glikozu artar.

    Diyabetik kadınların gebe kalmamaları için tavsiye edildikleri 1970’lerden günümüze tedavi ve tanıda ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak, diyabetle komplike gebeliklerde konjenital anomali görülmesi ve komplikasyon gelişmesi normal gebeliklere göre daha fazladır.

    Günümüzde tanı ve tedavi protokolleri ile, bu gereksiz yüksek komplikasyon hızı düşürülebilir.

    Diabetes Mellitus (DM) insülin eksikliği, insülin direnci veya her ikisi sonucu gelişen hiperglisemi (kanda şeker düzeyinin yükselmesi) ile karakterize bir metabolik hastalıktır.

    Gebelikte 3 tip DM görülebilir;

    1. Tip I DM: İnsüline bağımlı,
    2. Tip II DM: İnsüline bağımlı olmayan,
    3. Gestasyonel DM.

    Tip I DM ve Tip II DM gebelik öncesi var olan tiplerken, Gestasyonel DM gebelikte gelişen tiptir.

    Gebelikteki fizyolojik değişiklikler

    • Glikoz (şeker) metabolizması gebelikte önemli ölçüde değişiklik gösterir. Açlık glikoz seviyeleri düşüktür, yemek ya da glikoz yüklemesini takiben ise, gebelik dışı değerlerle karşılaştırıldığında yüksektir.

    • Glikoz toleransı gebeliğin ilerlemesi ile prgoresif olarak düşer.

    • Normal kadınlar gebelik esnasında iki kat insülin üretirler, diyabetik olanların ise insülin gereksinimleri artar.

    • Gebelikte glikoz için renal eşik değeri düştüğünden, idrar örneklerinde birçok kadında glikozüri (idrarda şeker çıkması) tespit edilebilir.

    Gestasyonel DM (GDM); gebelikte başlayan veya gebelikte ilk olarak tanımlanan herhangi bir düzeydeki glikoz intoleransı olarak tanımlanmaktadır. Gebelikte görülen diyabetin %90’ı bu tiptir.

    GDM’lu gebelerde insülin direnci, normal gebelerdekine göre daha şiddetlidir. İnsülin sekresyonunda da bozukluk vardır.

    Gestasyonel diyabetiklerin çocuklarında konjenital anomaliler izlenmez. Önemli etkileri ise şunlardır;

    • Polihidroamniyos gelişimi (Bebeğin içinde yaşadığı amniyos mainin fazla olması)
    • Preterm doğum oranında artış (Erken doğum riski)
    • Makrozomi gelişimi (Gebelik haftasına göre büyük bebek)

    GDM’de klinik bulgular

    • GDM genellikle asemptomatiktir, (bulgu vermez) ve 2.trimesterde (gebeliğin ikinci 3 aylık döneminde) karbonhidrat metabolizması ve insülin duyarlılığında değişikliklerle tetkiklenerek ortaya çıkar.

    • GDM rutin biyokimyasal taramalarda teşhis edilebilir.

    • İntrauterin ölüm (anne karnında bebek ölümü) ya da makrozomik bebek doğumunu takiben yapılan biyokimyasal testlerle de teşhis edilebilir.

    • Daha önceden GDM geçiren kadınlar, ailevi diyabet öyküsü olan kadınlar, obez (aşırı kilolu) ve yaşlı kadınlarda GDM görülme olasılığı daha sıktır.

    • Önceden var olan diyabetten farklı olarak GDM’de konjenital anomali risk oranında artış yoktur.

    • GDM preeklampsi (gebelikte tansiyon yüksekliği, ödem ve idrarda protein çıkışı ile seyreden klinik durum) risk artışı ile birlikte seyreder.

    Gebelik ilerledikçe glikoz toleransı daha fazla bozulduğundan, gebeliğin ileri dönemlerinde tarama yapılır.

    50gr glikoz tolerans testi bütün kadınlarda 26-28. gebelik haftalarında tarama için kullanılır. Tarama testi pozitif olan kadınlarda GDM tanısında kesin kriterleri olan 100gr oral glikoz tolerans testi yapılır.

    GDM tedavisi

    Öncelikle gebelik haftası ve gebenin kilosuna göre günlük kalori hesaplanır.

    Bu toplam kalori belli oranlarda karbonhidrat, protein ve yağ olarak 3 bölüme ayrılır. Ana ve ara öğünlerde alması gereken yüzdelerle diyet regülasyonu yapılır. Bu planlama kadın doğum doktoru ve tecrübeli bir diyetisyen tarafından yapılmalıdır. Düzenli günlük egzersizler yapılması önerilir. Diyet ve egzersiz ile kontrol edilemeyen durumlarda ise hemen insülin tedavisine başlanır.

    Küresel bir sorun olan sigara tüketimi ve buna bağlı hastalıklar dünyada önemli sağlık sorunları arasında yer almaktadır. Sigara bağımlılığı olan kadınların %50 -70’i hamilelikleri esnasında sigara kullanımını sürdürmektedir. Bu da gebelikte sigara kullanımının ciddi bir halk sağlığı problemi olduğunun göstergesidir.

    Hamilelikte sigara tüketimi bebek ve hamilelik üzerine son derce olumsuz etkilere sebep olur. Sigaranın içerdiği zift, nikotin, karbon monoksit ve diğer zehirli birçok madde üst solunum yollarına, buradan bronşlara ve kana geçer, böylece de solunum sistemi, kalp ve damarlar olmak üzere vücudun tüm organ sistemlerine zarar verir.

    Hamilelik esnasında göbek kordonu yoluyla anne bebek kanı alışveriş halindedir. Annenin sigara ile aldığı tüm zehirli maddeler bu alışverişte bebeğe direkt geçer.

    NİKOTİN kuvvetli bir damar büzücü ajandır. Rahme giden kan akımını azaltır. KARBON MONOKSİT hücrelere zarar vererek gelişme geriliğine neden olabilir, ayrıca kanın oksijen taşıma yeteneğini azaltır. Anne kanında oksijen azalınca bebeğe giden oksijen miktarı ve diğer besin maddeleri de azalacaktır.

    Sigaranın bebek üzerindeki bu olumsuz etkilerini 10 başlıkta toplarsak:

    1. Erken doğum eylemine neden olur. Zamanında gebelik haftası 38-40 hafta olarak kabul edilir. 38 haftadan çok daha önce doğumun gerçekleşmesine neden olur.

    2. Erken membran rüptürü: Doğum eylemi esnasında açılması gereken su kesesinin olması gereken zamandan çok önce açılması, bebeğin gelişimini tamamlamadan doğum yoluna girmesine neden olur.

    3. İntrauterin gelişme geriliği: Sigara bebeğe giden kandaki oksijen ve besin maddelerinde azalmaya neden olarak, anne karnında bebeğin gelişiminin geri kalmasına neden olmasıdır.

    4. İntrauerin exitus: Bebeğin anne rahminde ani ölmesidir.

    5. Preaklampsi: Tansiyon yükselmesi, idrarda protein çıkması, vücutta aşırı ödem, görme bulanıklığı ile giden gebelik zehirlenmesi tablosudur. Anne ve bebek hayatı için risk söz konusudur.

    6. Hipertansiyon: Nikotinin damar büzücü, daraltıcı etkisi ile gebedeki tansiyon yükselmesidir. Bu durumda bebeğin beslenmesi üzerine olumsuz etki yapacaktır.

    7. Dekolman Plasenta: Plasentanın erken ayrılmasıdır. Normal şartlarda doğum eylemi esnasında bebeğin doğumunu takiben plasenta ayrılır. Dekolman plasentada ise bebek anne rahminde iken plasentanın zamansız ayrılması ve tehlikeli boyutlarda kanamanın olmasıdır.

    8. Respiratuar Distres sendromu: Doğum sonrası bebeğin solunum sıkıntısı olmasıdır. Prematür dediğimiz erken doğan bebeklerde akciğerlerin gelişmemesi sonucu ölümcül olabilen solunum sıkıntısı sigara içilen gebeliklerde daha sık gözlenmektedir.

    9. Süt miktarının azalması: Lohusalık döneminde süt miktarının azalmasına neden olmaktadır.

    10. Yine lohusalık döneminde sütün C vitamini seviyesinde ve besleyici etkisinin azalmasında rol oynamaktadır.

    Gebelikte jinekolojik muayene zararlıdır!

    Yanlış - Hiçbir yakınma olmasa bile gebeye, kadın-doğum doktoruna ilk başvurduğu zaman genel bir jinekolojik muayene yapılmasında fayda vardır. Bu muayene sırasında papsmear alınması, olası enfeksiyonların ortaya çıkarılması, genital bölgede doğumu riskli hale sokabilecek patolojik durumların saptanması mümkündür. Jinekolojik muayene düşük riskini artırmaz.

    Gebelikte birkaç tane sigaranın zararı olmayabilir!

    Yanlış - Gebelikte içilen sigara bebeğe zararlıdır. Günlük içilen sigara sayısı arttıkça sigaraya bağlı, düşük doğum tartılı bebek gibi normal dışı durumların ortaya çıkma riski artar. Bu yüzden gebe kalmayı planladığınız andan itibaren ya da en geç gebe kaldığınızı öğrendiğiniz andan itibaren sigarayı bırakınız.

    Sık yapılan ultrasonun bebeğe zararı vardır!

    Yanlış - Ultrason insan kulağının duyamayacağı ses dalgalarıyla çalışmaktadır. Bugüne kadar bu ses dalgalarının canlı dokuya zarar verdiği yönünde bir bulguya rastlanmadığından gebelik esnasında yapılan ultrasonun anne adayına ve bebeğe bir zarar vermediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Problemli gebeliklerde gerektiğinde fetus gelişimini ve sağlığını takip etmek için periyodik kontroller dışında ultrason takipleri yapılması faydalıdır.

    Gebelikte saçların boyatılması zararlıdır!

    Kısmen doğru - Gebelikte saç boyatılması için organ gelişiminin bittiği üç ay sonrasını beklemekte fayda vardır. Zira boya esnasında ve özellikle de "dip boya" olarak tabir edilen işlem esnasında kullanılan kimyasal maddeler saçlı deriden kana ve buradan da bebeğe ulaşabilmektedir. Saç boyatılmasının bebek üzerindeki etkileri konusunda şu anda fazla bir çalışma olmadığından bu önlemleri almak şu an için en mantıklı yol gibi gözükmektedir. Perma ise gebeliğin hiçbir döneminde uygulanmamalıdır.

    Gebelikte diş tedavisi yapılamaz!

    Yanlış - Gebelikte diş hekimine rutin kontrollere gitmeye devam ediniz. Kontrollerden birinde eğer diş hekiminin bir müdahale yapması gerekirse bu müdahalenin ilk üç aylık dönem geçtikten sonra yapılması tercih edilir. Ancak abse tedavisi gibi bir durum söz konusuysa bu acil bir durumdur ve mutlaka tedavi edilmelidir.

    Gebelikte cinsel ilişki zararlıdır!

    Yanlış - Gebelikte bir problem olmadığı ve özel bazı durumlar söz konusu olmadığı sürece gebeliğin hiçbir döneminde cinsel ilişki sakıncalı değildir.

    Gebelikte ilk ayda görülen leke tarzı kanamalar olağan sayılabilir!

    Yanlış - İlk 3 ayda görülen kanamalar düşük tehlikesi belirteci olabileceği için mutlaka doktora başvurarak ultrasonografi ile bebeğin gelişimi ile ilgili bilgi almak gerekmektedir.

    Annenin aşırı hareketliliği, ağır kaldırması veya yükseğe uzanmak düşüğe sebep olabilir!

    Yanlış - Erken gebelikte ortaya çıkan düşüklerin %50´sinden fazlası bebekte tesadüfi olarak ortaya çıkan ve tekrarlayıcı özelliği bulunmayan kromozom anomalilerine bağlı meydana gelir. Dolayısıyla düşüklerin birçoğu ‘doğal seleksiyondur’

    Tüm gebelik boyunca gebelerin vitamin hapları alması gereklidir!

    Yanlış - Gebelikte bazı özel durumlar hariç düzenli vitamin kullanımına gerek yoktur. Düzenli beslenerek, gebelik dönemi boyunca ihtiyaç duyduğunuz vitaminlerin tümü alınabilir. Düzensiz beslenip vitamin ilaçlarına güvenmek yanlıştır. Ancak erken gebelik dönemindeki şiddetli bulantı ve kusmalarda ve ileri derecede beslenme yetersizliği gösteren gebelerde ise düzenli beslenme tavsiyelerine ek olarak vitamin tedavisi elbette verilmektedir.

    Kan testleri normalse ve yeterli beslenme söz konusu ise gebenin demir ilaçları almasına ihtiyacı yoktur!

    Yanlış - Demir içeriği yüksek gıdalarla beslenilse bile, gebelikte ihtiyaç duyulan demiri alabilmek için belli bir gebelik haftasından sonra düzenli olarak demir içeren ilaçlar kullanmalısınız. Alacağınız demirin bebeğin demir depolarının oluşmasında önemi bulunmaktadır. Çoğul gebeliği bulunan, kansızlık bulguları gösteren, ya da gebeliğin sonlarına gelmiş olmasına rağmen demir ilaçları kullanmamış anne adaylarının daha yüksek dozlarda demir tedavisi alması gerekebilir.

    Gebelikte tuz kısıtlaması gereklidir!

    Yanlış - Gebelikte vücutta sıvı tutulması gebeliğin normal seyrinin bir parçasıdır. Gebeliğin genellikle 20. haftasından sonra ortaya çıkan ve yüksek tansiyon ve ödemle kendini belli eden Preeklampsi de ani kilo alımı ve sıvı tutulması tuz alımıyla ilgili değildir. Gebelerin yemeklerine normal sınırlarda tuz katmalarında bir sakınca yoktur.

    Gebelikte araba kullanmak sakıncalıdır!

    Yanlış - Gebeliğin son haftalarına kadar dikkatli bir şekilde, emniyet kemeri mutlaka takılarak araba kullanılabilir ancak gebeliğe bağlı olarak reflekslerde zayıflama olabileceğinin göz önünde tutulması gerekmektedir.

    Gebelik esnasında ilaç kullanılamaz!

    Yanlış - Gebelik süresince gelişen bulantı-kusma, üst solunum yolu enfeksiyonu, idrar yolları enfeksiyonu, mide şikayetleri gibi bazı durumlarda bebek üzerine olumsuz etkisi olmadığı saptanmış birçok ilaç güvenle kullanılabilmektedir. Özellikle ilk üç aylık dönem bebeğin organlarının geliştiği dönem olduğundan ve son dört haftalık dönem de bebeğin doğumuna yakın dönem olduğundan bu dönemler ilaç kullanımında özen gösterilmesi gereken dönemlerdir.

    Gebelik döneminde karında oluşan çatlakları önlemek için kullanılan kremlerin düzenli kullanılması çatlak oluşumuna karşı kesin çözümdür!

    Yanlış - Bu ilaçların karın çatlaklarının oluşumunu önlemesi garanti olmamakla beraber, cildin kurumasını önleyerek ve ciltteki kollajen liflerinin elastikiyetini koruyarak çatlakların olabilecek en düşük seviyede oluşmasına önemli katkıları vardır. Ancak, gebelikte çatlak oluşumu ailesel özelliklere ve kişinin kendi özelliklerine bağlı olarak kişiden kişiye değişir. Aşırı kilo alımı, dengeli beslenmeme durumlarında kremler kullanılsa dahi çatlak oluşumu engellenememektedir.

    Gebelik esnasında evdeki kedi veya köpeği uzaklaştırmak gerekir!

    Yanlış - Kedilerin ve özellikle de sokağa çıkarılan kedilerin en büyük tehlikesi bazılarının dışkılarında toksoplazma adı verilen ve doğmamış bebekte enfeksiyon yarattığında ciddi durumlara yol açabilen bir parazitin bulunabilmesidir. Ev kedilerinde bu parazit nadir görülmekle beraber bu parazit kedinin dışkısıyla bulaştığından önlem olarak kedinizin dışkı kabını başka birinin değiştirmesini sağlayabilirsiniz. Kediyi sevmenizde, ona dokunmanızda bir sakınca yoktur. Köpeklerin en büyük tehlikesi ise "köpek kisti" adı verilen ve yine bir parazit tarafından oluşturulan sıklıkla karaciğer yerleşimli kistlerin oluşumuna neden olabilmeleridir. Gebelikte bu enfeksiyon geçirildiğinde enfeksiyonun bebek üzerinde olumsuz bir etki yaratması beklenmemekle birlikte yine de köpeğinizin bakımını başka birinin üstlenmesinde fayda vardır.

    Bilgisayar monitöründen yayılan ışınların bebek üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir!

    Yanlış - Bugüne kadar yapılan çalışmalar bilgisayardan yayılan ışınların iyonize edici olmamaları nedeniyle gebelik üzerinde olumsuz bir etki olmasının beklenmediğini düşündürmektedir. Ancak araştırmalar devam etmektedir. Bu yüzden kendi monitörünüze ve yakınınızda bulunan monitörlere filtre takılmasını sağlamanız ek bir önlem alma açısından yeterli görünmektedir.

    PERİNATOLOJİ nedir?

    Perinatoloji, risk faktörleri olan ve gebelik planlaması yapan anne adayları ile gebelik sürecinde ve perinatal dönem dediğimiz doğum öncesi ve doğumdan sonraki ilk dört haftalık dönemi de kapsayan süreçte anne ile fetusun (anne karnındaki bebek) sağlık durumuyla ilgilenen, risk taşıyan hastalara yapılacak yaklaşımı disipline eden ve tedavi sunan bir bilim dalıdır. Yüksek Riskli Gebelik veya Maternal Fetal Tıp olarak da adlandırılmaktadır. Tıpta en hızlı gelişen bilim dallarından biri olan Perinatoloji Kadın Hastalıkları ve Doğum anabilim dalının Jinekolojik Onkoloji ile birlikte bir yan dalıdır.

    Perinatoloji 2009 yılında Sağlık Bakanlığı tarafından yayınlanan genelge ile Türkiye’de de bir yandal haline gelmiştir. Kadın hastalıkları ve doğum uzmanları arasında yapılan yandal uzmanlığı sınavını kazananlar üç yıl yandal uzmanlığı eğitimi sonucunda başarılı olurlarsa Perinatoloji uzmanı (Perinatolog) olma hakkını kazanırlar. Perinatoloji biliminin diğer adı da “Maternal Fetal Tıp” olup, bu dalın uzmanlarına “Maternal Fetal Tıp Uzmanı” da denilmektedir.

    Perinatoloji uzmanı, gebelikte ortaya çıkan komplikasyonların yanı sıra annenin mevcut hastalıkları ile birlikte olan gebeliklerini takip etmek, çoğul gebelikler, gelişme geriliği, erken doğum, tekrarlayan gebelik kayıpları gibi pek çok sıkıntılı durumda tanı ve tedaviye yönelik yaklaşımları sergilemek, ileri düzey ultrasonografik taramalar yapmak ve ayrıca şüpheli durumlarda tanısal invazif testleri yapmak gibi pek çok riskli yaklaşımları gerçekleştirir. Tanı sonrası tedavisi mümkün olan durumlarda tedaviyi uygulamak da ilgi alanı içerisindedir. Kısaca perinatolog hem fetusun hem de annenin doktorudur.

    Perinatoloji dediğimiz gebelik ve doğum bilimi gebe kadınların ve bebeklerinin sağlığını düzeltmek, fetal anormalliklerin erken teşhisi, kromozomal anormalliklerin taranması, düşüklerin ve ölü doğumların engellenmesi, erken doğumun önceden anlaşılıp önlenebilmesi, çoğul gebeliklerde oluşabilecek problemlerin teşhisi ve gebeliklerin takibini yönetebilmek için çok önemlidir.

    Anne ve bebek için RİSKLER NELERDİR?

    Yüksek Riskli Gebelik kavramı çok geniş bir kavram olup, genetik yapı, anne yaşı ve yaşam tarzı gebelikte gelişen risklerin önemli bir kısmını belirlemektedir. Sigara içimi, kilo artışı, ilaç kullanımı gibi yaşam tarzımızı etkileyen bazı durumlarda yapabileceğimiz değişiklikler ile hamilelik sırasında gelişebilecek bazı riskli durumları azaltabiliriz. Bütün hamileleri ilgilendiren az veya çok riskler bulunmaktadır. Burada önemli olan daha yüksek risk grubundaki hastaları belirlemek ve yüksek risk varsa önlem almaktır.

    Perinatolojinin amacı gebelikteki riskli durumları belirlemek ve buna göre gebelik takibini ve tedaviyi planlamaktır. İdeal bir gebelik bakımına gebelik öncesi danışmanlık verilmesi ile başlamalıdır. Ancak, ülkemizde bu konuda çok fazla eksiğimiz olduğu bir gerçektir. Perinatal dönem doğumdan sonraki ilk dört haftalık dönemi de kapsar. Bu nedenle perinatoloji yenidoğan uzmanlık alanı ile iç içedir. Aslında genetik, biyokimya, hematoloji, çocuk cerrahisi gibi geniş bir yelpazede işbirliği yapmak kaçınılmazdır ve başarıyı belirleyici temel unsurlardan birisidir.

    YÜKSEK RİSKLİ GEBELİK nedir ve takibi nasıl olmalıdır?

    Gebelik öncesi veya gebelik döneminde sorun çıkan gebeliklere yüksek riskli gebelik denmektedir. Yüksek riskli gebelik takibi, normal gebelik takibine göre farklılıklar gösterebileceğinden bu gebeliklerin perinatoloji uzmanı tarafından takip edilmesi önerilmektedir. Çoğu gebeliklerde herhangi bir sorun olmamasına rağmen, gebelik dönemi süresince ne zaman sorunla karşılaşılabileceğini öngörmek hamile anne için mümkün değildir. İlk başta normal görünen bir hamilelik döneminde bile sonradan ciddi sorunlar yaşanabileceği için, riskli gebelik olsun olmasın bütün hamileliklerin takip altında olması büyük önem taşımaktadır. Yüksek riskli gebelik takibinde hastanın tek bir hekim (Perinatoloji uzmanı) tarafından izlenmesi yeterli değildir. Bu, farklı branşlardan hekimlerin ortak bilgi ve deneyimleriyle yürütülebilen bir izlem şeklidir. Ekipte kadın hastalıkları ve doğum uzmanı başta olmak üzere, dahiliye uzmanı, endokrinoloji uzmanı, diyetisyen, genetik uzmanı, çocuk cerrahı, neonatolog da bulunmalıdır.

    Detaylı ULTRASONOGRAFİ nedir?

    Normal gebelik takibinde kadın hastalıkları ve doğum uzmanları tarafından 17-22 haftalar arasında fetal anomali taraması yapılmaktadır. Fetal anomali taraması (birinci düzey ultrasonografi) normal, risksiz her gebelikte bebekte bir anomali varlığını araştırmak amacıyla yapılır. Fetal anomali taramasında bir risk veya şüphe saptandığında ayrıntılı inceleme için hasta detaylı (ikinci düzey) ultrasonografi incelemesine sevk edilir. Burada perinatoloji uzmanı tekrar inceler ve aileye bebeğin durumu hakkında ayrıntılı bilgi verir. Gebelik takibi sırasında yapılan detaylı ultrasonografi kadın hastalıkları ve doğum uzmanına yardımcı olan ikinci bir değerlendirme olarak kabul etmek gerekir. Yani bu işlemi, normal yapılan ultrasonografilere ek olarak bebeğin ikinci bir çift göz ile ayrıntılı incelenmesi olarak da yorumlayabiliriz. Perinatoloji uzmanı aynı zamanda kadın hastalıkları ve doğum uzmanı da olduğu için, gebelerin klinik durumlarının açıklanmasında zaman kaybının önlenmesi, ayrıntılı ultrasonografiyi takiben gerekli olan tanısal testlerin aynı anda yapılması, ayrıca, gebelikte var olan sorun hakkında hastaya danışmanlık hizmeti (konsültasyon) vererek yeniden kendi doktoruna en kısa zamanda dönmesine yardımcı olmak amacıyla detaylı ultrasonografinin perinatoloji uzmanları tarafından yapılmasında fayda vardır.

    En sık görülen SORUNLAR nelerdir?

    Anne adayının gebelik öncesi veya gebelikte riskli olarak tanımlanmasını sağlayan faktörler:

    GEBELİK ÖNCESİ sorunlar

    • Kalp hastalığı, tansiyon yüksekliği
    • Şeker hastalığı (Diyabet)
    • Hipo/hipertiroidi gibi endokrin hastalıklar
    • Böbrek hastalıkları
    • Karaciğer hastalıkları
    • İnfeksiyon hastalıkları
    • Kollajen doku hastalıkları (Lupus, Sjögren hastalığı vs)
    • Kromozom ya da gen hastalıkları riski
    • Kan uyuşmazlığı
    • Anne adayının 18 yaşından küçük, 35 yaşından büyük olması
    • Anne adayının çok zayıf veya çok şişman olması
    • Akraba evliliği
    • Annede ilaç kullanım öyküsü (epilepsi, psikiyatrik hastalık vs)
    • Sigara ya da alkol kullanımı

    GEBELİK SIRASINDA karşılaşılan sorunlar

    • Gebelik hipertansiyonu, preeklampsi, eklampsi (gebelik toksikozları)
    • Gestasyonel Diyabet (gebelik şekeri)
    • Erken gebelik dönemi kanamaları
    • Anormal tarama test sonucu (ikili test, üçlü test, dörtlü test vs)
    • İkiz gebelik, üçüz gebelik ve diğer çoğul gebelikler
    • Erken doğum öyküsü
    • Erken membran rüptürü (suların erken gelmesi)
    • Habitüel abortus (Tekrarlayan gebelik kaybı)
    • Bebekte gelişme geriliği
    • Plasenta yerleşim anomalileri (bebeğin eşinin yerleşim bozuklukları)
    • Fetusta saptanan organ anomalileri (kalp, akciğer, yüz, beyin, böbrek vs)
    • Amnios sıvısı (bebeğin anne karnında yaşadığı sıvı ortamı) anomalileri (az/çok olması)
    • Annenin enfeksiyonlarının bebeğe geçmesi
    • İri bebek
    • Fetus duruş anomalileri
    • Fetal kist ve tümörler
    • Fetal kemik gelişim anomalileri olduğu durumlarda ikinci bir göz amacıyla perinatoloji uzmanının görmesinde fayda vardır.


    Çeşitli risk faktörleri bulunan ve gebelik düşünen anne adayları ile gebeliğinde çeşitli riskler tespit edilen, komplikasyon gelişen ya da çeşitli nedenlerle gebeliği hakkında endişeleri olan gebeler perinatolojiye başvurmalıdır.

    Gebelik süresince, bebeğin sağlıklı bir şekilde gelişimini sağlamak için çoğu besin öğesinin gereksinimi artar. Anne adayının uyguladığı diyet bütünüyle yetersizse, bebeğin gelişimi bozulabilir ve bebek çeşitli sorunlarla karşılaşabilir veya aşırı besleniliyorsa beraberinde aşırı kilo alımı doğumun güçleşmesine, bebeğin iri doğmasına ve buna bağlı olarak da çeşitli sağlık risklerinin doğmasına neden olabilir.

    Bütün besin gruplarının dâhil olduğu yeterli ve dengeli bir beslenme düzeni, artan besin öğesi gereksinimini sağlamak ve gebelik dönemini sorunsuz geçirmek için en ideal yoldur. Çalışma hayatı ve yoğun iş temposu anne adaylarının yetersiz ve dengesiz beslenmesine neden olabilir.

    Bu durumu engellemek, gebelik nedeniyle artan enerji ve besin öğesi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için normal zamanda tüketilen besinlere ilave olarak tüketilmesi gereken besinler, miktarları ve beslenme ilkeleri şöyledir.

    ● Yemekler azar azar ve sık sık tüketilmeli, yaşanan kan şekeri problemleri özellikle öğün aralarında tüketilen sağlıklı besinlerle dengelenmeye çalışılmalıdır.

    ● Güne muhakkak kahvaltı ile başlanmalı, evde veya işyerinde fark etmeksizin süt, peynir, yumurta, ekmek (kan şekeri dengesi için çavdar, tam buğday gibi ekmekler tercih edilmeli) gibi besinler muhakkak kahvaltı menüsünde yer almalıdır.

    ● Öğle ve akşam yemeklerinde gereksiz kalori alımı engellenmeli, özellikle fazla tüketilen ekmek, pilav, makarna gibi besinler ihtiyaç dâhilinde tüketilerek, protein kaynağı (et, tavuk, balık, kuru baklagiller, yoğurt, ayran) yiyeceklerin ve sebze-salata tüketimine daha fazla önem verilmelidir. Günün bir öğününde alınamayan bu besin grupları muhakkak diğer öğünle dengelenmelidir.

    ● Süt, yoğurt, ekmek, peynir, kuru meyve ve yağlı tohumlar (ceviz, fındık, badem gibi) ara öğünler için tercih edilebilecek sağlıklı seçeneklerdir. Kuru meyve ve yağlı tohumlarda miktar kontrolü yapılmalı, bu besinlerinde fazladan enerji alımına neden olacağı düşünülerek avuç avuç yemek yerine sayı ile yenmesi yoluna gidilmelidir.

    ● Her gün 3 – 4 porsiyon süt ürünü tüketilmeli, süt içilemiyorsa süt yerine yoğurt, ayran, peynir, kefir veya sütlü veya yoğurtlu çorbalarla süt grubu takviyesi yapılmalıdır.

    ● Et / tavuk / balık gibi besinler sağlıklı pişirilme yöntemleriyle hazırlanarak (ızgara veya fırında gibi) her gün 3 – 4 porsiyon olacak şekilde tüketilmeli, anne sütünden sonra en kaliteli protein kaynağı olan yumurta haftada en az 3 – 4 kez iyi pişmiş olarak beslenme düzeninde yer almalıdır. Sabah yapılan erken kahvaltıda yumurta tüketilemiyorsa hafta sonu veya günün başka bir öğününe de ilave edilerek önerilen rakamlara ulaşılmalıdır.

    ● Vitamin ve minerallerin zengin kaynağı olan sebze ve meyveler 5 – 7 porsiyon olacak şekilde sebze yemeği, salata, sebze çorbası veya taze olarak, meyveler ise suyunu içmekten ziyade meyve olarak (özellikle kabuğu yenebilenlerde iyice yıkandıktan sonra kabuğu ile birlikte) her gün menülerde yer almalıdır. Mevsiminde meyve ve sebzeler tercih edilmeli, tazesine ulaşılamadığı durumlarda konserve ürünler yerine dondurulmuş olanları tercih edilmelidir.

    ● Sıvı alımı asla ihmal edilmemeli, günde 8 – 10 bardak su içilmelidir. Özellikle sık karşılaşılan bir sorun olan kabızlık probleminin çözümünde su tüketimi önemlidir. Bununla birlikte kabuklu meyve tüketiyor olmak, sebze ve salata tüketimine önem vermek ve oturarak geçen uzun çalışma saatleri arasında ofis içinde küçük yürüyüşler yapmakta kabızlık probleminin çözümüne yardımcı olur.

    Boş gebelik, gebelik kesesi içinde embriyonun (yani bebeğin) olması gereken haftada görülmemesi demektir. Halk arasında su gebeliği, tıp dilinde de anembriyonik gebelik denmektedir. Son adet tarihine göre gelişimi ve gidişatı iyi olacak bir gebelik ise 5. ve 6. haftalara da görülen gebelik kesesinin içinde 7. haftada artık embriyo ve kalp atışının görülmesi gerekir. Hastada ilk muayenede rahim içinde olması gereken yerde olması gerektiği gibi gebelik kesesi görülmesi gerekir. Ancak kese içinde embriyoyu da görebilmek için hasta 7. haftada yeniden muayene edilir. Sağlıklı bir gebelikte bu haftada kese içinde embriyoyu ve kalp atışını görmek gerekir. Şayet gebelik kesesi var ama içinde embriyo görülmüyorsa boş gebelik tanısı alır. Boş gebelik belirtileri ile normal gebelik belirtileri aynıdır.

    Ancak boş gebelikte bazı vakalarda kahverengi lekelenme tarzında kanamalar ortaya çıkar. Boş gebeliğin tekrarlama eğilimi yoktur. Boş gebelik mevcut gebeliğe özgü bir durumdur. Sadece bu gebelikte yumurta ya da sperm hücresinin kalite bozukluğundan kaynaklanır. Anne ve babada kalıcı bir genetik problem yok ise tekrarlamaz. Bazı durumlarda kromozal bir bozukluktan ileri gelebilir.

    Boş gebeliğin tedavisi kürtaj yapılması yani bu boş gebeliğin tıbbi olarak tahliye edilmesi ile gerçekleştirilir. Müdahale sonrası bir adet kanamasından sonra hemen hamile kalınabilir.

    Dış gebelik nedir?

    Kadın döllenme hücresi yumurta ile erkek dölleme hücresi sperm yumurtalık kanalı dediğimiz tubaların 1/3 uterusa yakın kısmında bir araya gelir ve bölünerek çoğalır. Bu çoğalma esnasında aynı zamanda kendi etrafında rotasyon yaparak, yuvarlanarak rahim içine ulaşır ve orada büyümeye başlar. Sağlıklı bir gebelikte böyledir. Ancak tubalarda herhangi bir sorun var ise bu gebelik materyali yuvarlanarak yoluna devam edemez ve tubada kalıp büyümeye devam eder. Ancak tubanı yapısı rahim içindeki kavite dediğimiz özel boşluk gibi gebeliğin büyümesine uygun bir ortam değildir. Gebelik materyali bir süre sonra burada tubanın yapısını bozar, kanamaya neden olur. İşte bu duruma dış gebelik (= ektopik gebelik) denir. Dış gebeliğin yaklaşık %80’ni tubalardadır. Daha az olasılıkla karın içinde, yumurtanın üzerinde ve servikal kanalda da olabilir.

    Dış gebeliğin erken döneminde elbette gebeliğin ilk belirtileri vardır. Takip eden günlerde gebe vajinal kanma ve kasık ağrısı şikâyetleri ile bir uzmana başvurabilir. Ancak bu ağrı şiddetli bıçak saplanır gibi değişik yoğunlukta hissedilen bir ağrıdır.

    Adet rötarı, vajinal kanama, şiddetli kasık ve karın ağrısı şikâyeti olan gebede muayenede ele gelen kitle (tubal gebeliğin olduğu tarafta kitle) saptanırsa hekim mutlaka dış gebelikten şüphelenir. Esas tanı ultrasonografi ile teyit edilir. Beta HCG denilen kanda gebelik testinin değerleri istenilen düzeyde yükselmemektedir. Gidişatı iyi olacak rahim içi gelişecek bir gebelikte Beta HCG dediğimiz gebeliğe özel hormonun kan değerleri iki günde bir iki katına çıkar. Oysa dış gebelikte bu değer beklenen şekilde yükselme göstermez.

    Boş gebelikte tedavi şekli rahmin içindeki embriyo içermeyen gebelik kesesi materyallerinin kürtaj ile sonlandırılması iken dış gebelikte tedavi metodu çoğunlukla cerrahi olup karın içi açılarak ya da laparoskopi dediğimiz ameliyatlarla olur.

    Yumurta geliştirici ilaçların uygulanmaya başlanmasından sonra yapılan ultrasonografi takiplerinde yumurtalıkların tedaviye beklenen yanıtı vermemesi, yeterli sayıda olgun yumurta (folikül) gelişmemesi durumunda tedavi iptal edilmelidir. İlaca yetersiz yumurtalık yanıtı genellikle anne adayının yaşının ilerlemiş olduğu tedavilerde izlenmektedir. Yaş ilerlememiş olsa bile eğer kadının yumurtalık rezervi azalmışsa tedaviye yanıt azalabilir. Bazen de hastanın ilaca aşırı duyarlılık gösterme riskinden dolayı hekimin düşük dozda ilaç ile tedaiye başlama düşüncesi de bu duruma neden olabilir. Bu nedenle hastaların tedavi öncesi iyi değerlendirilmeleri, protokolün ayrıntılı bir inceleme sonrası belirlenmesi çok önemlidir.

    Yetersiz yanıt nedeniyle tedavinin iptal edilmesi durumunda hasta ultrasonla takibe devam edilmelidir. Kontrolsüz şekilde cinsel ilişki olması istenmeyen çoğul gebeliklere neden olabilir. Hastanın yumurtalıklarının yavaş yavaş sönmeye başlayana kadar utrason takipleri devam etmelidir.

    Yumurta bulunamaması

    Yumurta geliştirici tedavinin sonucunda ultrason takiplerinde olgun yumurtaların (folikül) geliştiği düşünülerek, toplama işleminin yapılmasına rağmen hiçbir folikülden yumurta elde edilememesi durumuna boş folikül sendromu (BFS) adı verilmektedir. Tüm tüp bebek tedavilerinin %1-2'sinde bu durum gerçekleşebilir. Boş folikül sendromu sıklıkla çatlatma iğnesinin yeterli etkiyi gösterememesinden kaynaklanmaktadır. Diğer sık görülen neden ise çiftlerin genetik yatkınlıklarıdır. Çatlatma iğnesinin yetersiz etki göstermesi ilacın iyi koşullarda saklanamaması, yanlış uygulanması ya da doğru uygulanmasına rağmen vücut içinde yeterince metabolize edilememesinden kaynaklanabilir.

    Yumurta toplama işleme sırasında eğer ki bir yumurtalıktan hiç yumurta elde edilemediyse diğer yumurtalığa geçilmemelidir. Hastanın hemen idrarından alınacak örnekten β-hCG hormonu bakılarak karar verilmelidir. Eğer β-hCG seviyesi düşük ise hastaya yeniden çatlatma iğnesi uygulanarak diğer yumurtalıktan yumurtalar 36 saat sonra toplanmaya çalışılmalıdır. Ancak β-hCG seviyesi normal ise yeniden çatlatma iğnesi uygulanmaya gerek yoktur.

    Döllenmenin olmaması

    Laboratuvar şartlarında toplanan yumurtalar ile sağlıklı seçilen spermlerin döllenme oranı %65-70 civarında olmaktadır. Klasik tüp bebek yöntemine göre mikroenjeksiyon (ICSI) ile döllenme oranı daha yüksek olmaktadır. Bazı çiftlerde ise yumurtalar ve spermlerin elde edilmesine rağmen hiç döllenme sağlanamayabilir. Bu durumda yumurta geliştirme protokolü tekrar gözden geçirilmeleri, sperm analizi yeniden incelenmelidir. Eğer her ikisi için de bir problem saptanamazsa çiftlerin genetik yatkınlıkları açısından değerlendirilmeleri gerekebilir.

    Embriyo transfer zorluğu

    Tedavi sonrasında gebeliğin oluşmasında birçok faktör çok önemli olmakla birlikte embriyo transferinin etkisi daha bir dramatiktir. Uzun bir tedavi sonrasında geliştirilen ve kalitesi ile gebelik oluşturma potansiyeli olan embriyolar basit bir manipülasyonla rahim içine yerleştirilmektedir. Anestezi gerektirmeyen ve çoğu zaman kolayca uygulanabilen bu işlem, bazen tedavinin tüm emeğinin boşa gitmesine neden olabilmektedir.

    Embriyo transferinde zorluk yaşanabilecek hastaların öngörülmesi her zaman mümkün olmamaktadır. Geçmişte konizasyon, LEEP, koterizasyon (halk arasında rahim ağzının yakılması ya da dondurulması şeklinde ifade edilebilir) gibi rahim ağzı cerrahisi mevcut hastaların transferlerinde sıkıntı yaşanma riski daha yüksektir. Bunun yanı sıra takiplerinde rahim ağzı kanalında yeterince salgının gelişmediği hastalarda da dikkatli davranmak gerekmektedir.

    Embriyo transferinin zorluğunun öncesinde test edilebilmesi için bazı tüp bebek ekipleri yumurta toplama işlemi sırasında transfer kateterleri ile deneme (mock transfer) yapılabilir. Bu şekilde içinde embriyo olmayan kateterler ile pratik yapılma şansı yakalanabilir. Eğer transfer zorluğu mevcutsa sert kateterler ile embriyo transferi uygulanmalıdır.

    Sperm bulunamaması

    Tedavi öncesi sperm analizlerinde azospermi saptanan çiftlerde, kadınların yumurtaları geliştirilip toplamaya hazırlandığında, erkek için de cerrahi olarak sperm bulma işlemi uygulanır. Birçok hasta sperm bulamama ihtimaline karşın yumurtaların neden geliştirildiğini sorgulamaktadırlar. Ancak gebelik şansının arttırılması için geliştirilen yumurtaların, taze spermler ile döllenmesi tercih edilmektedir. Tıkanıklığa bağlı (obstrüktif) azosperm söz konusu olduğunda sperm bulma oranı çok yüksektir, hemen hemen hastaların tamamında sperm elde edilebilmektedir. Ancak sperm üretme bozukluğuna (non-obstrüktif) azospermi durumunda sperm bulma oranı yaklaşık %60-65 civarında olmaktadır. Eğer cerrahi ile sperm bulunamama durumunda tedavi iptal edilmek zorunda kalınır.

    Gebelik testi öncesi kanama olması

    Gebelik testi yapmadan vajinal kanamanın başlaması hamilelik şansı bir miktar azalmakla birlikte gebeliğin oluşmadığı anlamına gelmemektedir. Kanamanın devam etmesi durumda bile gebelik testi mutlaka yapılmalıdır. Embriyo transferinden sonra luteal faz desteği amacıyla verilen ilaç tedavisinin düzenli uygulanması çok önemlidir.

    Ovaryan Hiperstimülasyon sendromu (OHSS)

    Yumurtalıkların geliştirilmesi sırasında kabul edilebilecek sayıda yumurta uyarılması ile aşırı uyarılma arasında ince bir çizgi vardır. Yumurtalıkları uygulanan tedaviye aşırı yanıt vermesi durumda yumurtalıkların boyutları artar ve travmaya çok hassas hale gelirler. Ayrıca damar içindeki sıvı damar dışına kaçarak karın içinde, göğüs kafesinde sıvı birikimine buna bağlı olarak karın çevresinde artma, vücut ağırlığında artış, nefes darlığı gözlenebilir. Ovaryan hiperstimülasyon sendromu çoğunlukla hafif seyrederken, hastanede yatmayı gerektirebilecek şiddette de gelişebilir.

    Gebelikte 1. ay

    Gebeliğin ilk ayları ve ilk belirtileri

    Gebelikle birlikte hormonlarınızdaki değişikliklerin sonucunda aşağıdakilerin biri veya birkaçı görülebilir. Bunlar 12. haftadan sonra azalır. Adet gecikmesi, göğüslerde büyüme, gerginlik, hassasiyet, bulantı, kusma, ağızda metalik tat, yiyeceklere ilginin değişmesi; örneğin alkol veya kahveden tiksinme, bazı besinlere aşırı istek, yorgunluk, halsizlik, vajen akıntısında artış, sık idrara gitme, duygusallaşma.

    Gebelikte 2. ay

    Doğum zamanının hesaplanması

    Son adetin ilk gününe 280 gün eklenerek bulunur. Gebelik süresi 40 hafta kabul edilse de, 38 ile 42 haftalar arası normal sayılır. Bu dönemde dikkat edilmesi gerekenler; Sigara, alkol ve doktora danışmadan alınan ilaçlar gebelik boyunca, özellikle de bebeğin organlarının geliştiği ilk 3 ayda zararlıdır. Kedi, köpek dışkısı ve çiğ etle temas edilmemelidir. Bunlar bebeğe zararlı olabilecek toksoplazma denen parazit taşıyabilir.

    Gebelikte 3. ay

    Gebeliğe alışma

    Gebeliğin başlarında görülen bulantı, kusmalar ve sık idrara çıkma bu dönemden itibaren azalır. Bağırsak hareketleri yavaşladığından kabızlık görülebilir. Aşırı kusmanız olmamışsa bu dönemde 1-2 kg. almanız beklenir. Bütün gebelikte alınan kilonun %10’una karşılık gelir. Hormon değişikliklerinden dolayı bu dönemde aşırı duygusal olabilirsiniz. Bu dönemde dikkat edilmesi gerekenler; Kontroller için doktora başvurun. Taze yiyeceklerle ve dengeli beslenin. Kabızlığa karşı bol su için ve yeşil sebze gibi lifli yiyecekler yiyin. Göğüsleri destekleyecek uygun bir sütyen kullanın. Dişlerinizi kontrol ettirin.

    Gebelikte 4. ay

    Gebelik artık belli oluyor; Kendinizi daha enerjik hissetmeye başlarsınız. Gebe olduğunuz dışarıdan belli olmaya başlar. Cildiniz koyulaşabilir. Göğüsleriniz büyür. Beliniz kalınlaşmaya başlar. Karnınızın üstünde koyu bir çizgi görülebilir. Doğumdan kısa bir süre sonra bu çizgi kaybolur.

    Bu dönemde dikkat edilmesi gerekenler;

    Bu dönemde iştahınız artmaya başladığından, sağlıklı besLenerek kilonuza dikkat etmelisiniz. Bol ve rahat giysiler tercih etmelisiniz. Bir tehlike; KANSIZLIK. Ülkemizde kansızlık halen çok yaygındır. Gebelikte artan demir ihtiyacı uygun şekilde karşılanmazsa kansızlık önemli bir sorun halini alır. Kansızlık anneye ve bebeğe zarar verebilir. Kansızlığı olan bir anne için düşük, erken doğum, düşük doğum ağırlıklı bebek, ölü doğum riski daha yüksektir. Bu dönemde kansızlığın gelişimini önlemek için demir desteğine başlanması uygundur.

    Gebelikte 5. ay

    Gebelik ilerliyor; Memelerden ilk süt gelebilir, bu sadece silinmeli, meme sıkılmamalıdır. Cilt koyulaşması artabilir. Sırt ağrısı, kasıklarda gerilme, vajen akıntısı, diş eti kanaması gibi yakınmalara sık rastlanır. Bebeğinizin hızlı büyüdüğü ve sizin de hızlı kilo alacağınız bir döneme girdiğinizden sağlıklı beslenmeye çok dikkat etmelisiniz.

    Bu dönemde dikkat edilmesi gerekenler;

    Kendinize özen göstermelisiniz. Rahat giysi ve ayakkabılar giymelisiniz. Bebek eşya ve giysileri düşünmeye başlamalısınız

    Gebelikte 6. ay

    Gebeliğin en iyi zamanları; Bu dönemde kendinizi daha iyi ve zinde hissedeceksiniz. Kilo artışı hızlanabilir.

    Bu dönemde dikkat edilmesi gerekenler;

    Her fırsatta ayaklarınızı yukarı kaldırarak dinlenmelisiniz. Belinizi ve bacaklarınızı sıkan giysilerden kaçınmalısınız. Sıcağa duyarlılığınız artacağından bol bol su içmelisiniz

    Gebelikte 7. ay

    Gebelik ilerlemeye devam ediyor. Sindirim güçlüğü ve kramplar görülebilir. Karında çatlaklar oluşabilir. Uyku bozuklukları olabilir. Bu dönemde dikkat edilmesi gerekenler; Doktor kontrollerini sıklaştırmalısınız. Gün içinde sık sık dinlenmeli, gece erken yatmalısınız. Her fırsatta ayaklarınızı yukarı kaldırarak dinlenmelisiniz.

    Gebelikte 8. ay

    Bebek her an gelebilir; Kendinizi ağır ve hantal hissedebilirsiniz. Rahat uyuyamayabilirsiniz.

    Neler Oluyor?

    Büyüyen bebek iç organlarınıza baskı yaparak solunum güçlüğüne, sık idrara çıkmaya neden olabilir. Koşarken, gülerken ya da öksürürken idrar kaçırabalirsiniz. Olabildiğince dinlenmeli, gün ortasında uzanıp yatmalısınız. Kilo artışınız fazla ise karbonhidratları azaltmalısınız. Gebelikte alınan ortalama kilonuz 10 - 12 kg arasında değişmesi idealdir. Bebeğinize gereken temel malzemeleri şimdiden alabilirsiniz.

    Gebelikte 9. ay

    Çalışıyorsanız doğum iznine çıkmış, doğum hazırlıklarına başlamış olmalısınız. Bu dönemde anne olmanın vereceği sorumluluklar nedeniyle heyecanlı olabilirsiniz.

    Neler oluyor?

    Bu dönemde bebeğin başının, leğen kemiğinin boşluğuna girmesiyle mide yanması, sindirim, solunum güçlüğü yakınmaları azdır. Bebeğin başı idrar torbasına baskı yaptığından idrara çıkma sıklığı artabilir. Sizi yorabilecek işlerden kaçınmalısınız.

    Gebelikte 10. ay

    Artık bebek geliyor. Doğum heyecanı başlar, biran önce doğum gerçekleşmesini isteyebilirsiniz.

    Neler oluyor?

    Yalancı doğum ağrıları sizi yanıltabilir, doğumun başladığını sanabilirsiniz. Bunlar düzenli ve sık değildir. Bu dönemde bolca dinlenin. Doktor kontrollerini aksatmayın, her an doğum gerçekleşebilir. Hazırlık ve beklemeyle geçen onca aylardan sonra artık bebeğinizi kucağınıza alabilirsiniz. Giderek onu daha iyi
    anlayacak, hergün yeni bir şeye tanık olacaksınız.

    Hamilelikte sık görülen ŞİKAYETLER ve öneriler

    Gebelik çatlakları

    Kilo artışı sonucu cildin gerilmesiyle ve hormanlara bağlı olan bu çatlaklar, özellikle karın, kalça ve bacakların üst kısımlarında belirgindir. Hamilelik öncesi selüliti olanlarda deri altı dokusu zayıf olduğu için daha sık görülür. Yüzme ve hafif jimnastikle cildin esnekliği attırılabilir. Karın, kalçalar ve bacaklarınıza kremle düzenli masaj yapın. Bu çatlaklar önlenemese bile rengi açılır ve sedef rengi olur.

    Varisler ve ödem

    Hamilelikte, bacaklarda varis ve ödem gibi şikayetler ortaya çıkabilir ya da eskiden var olanlar şiddetlenebilir. Bacaklarınıza soğuk su ile masaj yapın. Varis çorabı kullanabilirsiniz. Otururken ayaklarınızı yüksekte tutun. Meyve suyu için.

    Kabızlık ve Hemoroid (Basur)

    Basur ve kabızlık, hamilelikte sık görünen rahatsız edici bir durumdur. Kahvaltıdan önce bir bardak su için. Bol su, meyve suyu ve bitkisel çay için. Bol bol hareket edin, egzersiz yapın. Posalı yiyecekler yemeye çalışın.

    Göğüslerden sıvı gelmesi

    Altıncı aydan sonra göğüslerden kolostrum (ilk süt) denen yoğun bir sıvı gelebilir. Bu, bebeğin ilk günlerde ihtiyaç duyduğu besinleri içeren ilk süttür. Bu sütü sadece kurulamak yeterlidir. Daha fazla süt gelmesi için göğüslerinizi sıkmayın.

    Bulantı ve kusma

    Bazı gebelerde hiç gözükmezken, bazılarında serumla beslenmeyi gerektirecek kadar ciddi boyutlarda olabilir. Genellikle 4 aydan sonra kendiliğinden geçer. Az miktarda sıkyemek yiyin. Yağlı yemeklerden ve kahveden kaçının. Su ve tuz kaybına yol açan aşırı kusmalarda doktorunuza başvurun.

    Anemi (Kansızlık)

    Hamilelikte kansızlık genellikle demir eksikliğine bağlanır. Yorgunluk ve halsizliğe neden olur. Demir içeren besinler almaya çalışın. (Et, kiraz, kayısı, badem, yeşil sebze.)

    Mide yanması

    Mide ekşimesi şeklinde hissedilir ve özellikle yatar pozisyonda daha fazla görülebilir. Sigara, alkol, kahve, şeker, kızartma ve çok baharatlı yiyeceklerden kaçının. Günde yarım litre ılık süt içmeye çalışın. Akşamları hafif yiyecekler yiyin ve yatağınızın baş tarafını yükseltin.

    Kas krampları

    Hamilelikte sıkça görülen daha çok bacaklarda olan rahatsız edici bir durumdur. Bacak kaslarınızı gerin, bir dakika gergin durumda tutun. Bacaklarınıza masaj yapın ve uzatarak dinlendirin. Süt ve süt ürünleri gibi kalsiyum açısından zengin gıdalar alın.

    Cilt renginde koyulaşma

    Hamilelikte cilt renginin koyulaşması doğaldır. Vücuttaki yara izleri, benler büyür ve koyulaşır. Yüzde bebek şeklinde (gebelik maskesi) kahverengi renk değişimi olabilir. Bunun için endişelenmeyin hamilelikten sonra geçecektir.

    Yapmayın

    • Kendinizi aşırı yoracak hareketlerden kaçının.
    • Sigara ve alkol kullanmayın.
    • Aşırı çay ve kahve içmeyin.
    • Lastik, kemer gibi vücudu sıkan eşyalar kullanmayın.
    • Yüksek topuklu ayakkabılar giymeyin.
    • Kalabalık ve hasta kişilerin bulunduğu ortamlarda nuzak durun.
    • Tuz, yağ ve şekerli besinleri fazla tüketmeyin.
    • İki kişilik yemeyin.
    • Kendi kendinize karar vererek röntgen ya datomografi gibi tetkikler yaptırmayın.

    Doktorunuza başvurun

    • Ateşiniz yükselirse.
    • Cildinizde döküntüler çıkarsa.
    • Vajinal kanamanız olursa.
    • El ve yüzünüzde aşırı şişme olursa.
    • Hızlı kilo alma ya da verme fark ederseniz.
    • Dördüncü aydan sonra çocuğunuzun hareketlerini hissetmiyorsanız.
    • Baş dönmesi, baş ağrısı, bulanık görme olursa.
    • Rahimde sürekli kasılmalar olursa.
    • Zamanından önce ağrınız başlarsa ya da suyunuz geldiyse.

    Yapın

    • Kalsiyum için süt ve süt ürünlerinin, protein vedemir için et ve benzeri ürünleri, vitaminler içinse sebze ve meyve yiyin.
    • Üç ana öğün yerine beş küçük öğün yiyin. Kabızlığı önlemek için taze yeşil sebzeler gibi lifli gıdalar tüketin.
    • Beslenmenize dikkat edin, doktorunuzun önerdiği vitamin ve mineralleri aksatmadan alın.
    • Kaslarınızın güçlenmesi ve doğumu kolaylaştırması amacıyla egzersiz yapın.
    • Göğüslerinizi destekliyebilecek pamuklu bir sütyen kullanın.
    • İdrar yollarınızın iltihaplanmasını önlemek için günde en az iki litre su için.
    • Diş bakımınıza dikkat edin.
    • Haftada bir kez tartılın ve kilonuzu kaydedin.
    • Sık sık banyo

    Doğum ve gebelikte SIK GÖRÜLEN şikayetler

    Gebelik döneminde, horman değişikliklerine veya vücudun fazla yüklenmesine bağlı olarak normal sayılan birtakım rahatsızlıklar görülebilir. Bazı belirtiler ise ciddiye alınmalı ve zaman yitirilmeden doktora bildirilmelidir. Şikayetlerin yanında belirtilen harfler, bu sıkıntıların en sık görüldüğü gebelik dönemini gösterir.

    gebelik rehberi
















    Nefes darlığı

    Merdiven çıkarken soluğunuz kesilirse olduğunuz yere çömelin. Dengenizi güvenceye almak için korkuluğa tutunun.

    gebelik rehberi



















    Kramp

    Acı veren kramplardan kurtulmak için bir elinizle ayağınızı kendinize doğru kanırtırken diğer elinizle baldırınıza sertçe masaj yapın.

    Nefes darlığı

    Merdiven çıkarken soluğunuz kesilirse olduğunuz yere çömelin. Dengenizi güvenceye almak için korkuluğa tutunun.

    Mide bulantısı, uykusuzluk

    Sırtınıza yastık dayayarak oturmanız bu yakınmalara iyi gelir.

    gebelik rehberi





























    gebelik rehberigebelik rehberi






















































    UYARILAR

    • Sürekli baş ağrısı çekiyorsanız
    • Görmenizde bulanıklık varsa
    • Vajinal kanamanız olursa
    • Şiddetli ve uzun süren mide ağrınız varsa
    • Suyunuz erken gelirse
    • Sık idrara çıkıyorsanız ve idrar yaparken yanma oluyorsa
    • El, ayak, bilek ve yüzde şişme varsa
    • Sık ve şiddetli kusma varsa
    • 28. haftadan sonra bebek hareket etmiyorsa veya 12 saat içinde 10 defadan az hareket ederse
    • Vücut ısısı 38 °C üzerine çıkarsa

    Doktorunuza danışın.

    Pasif içicilik dediğimiz sigara içilen ortamda bulunulması durumunda sigara içen kişiden daha çok içmeyenler zarar görmektedir. İçen kisi sigara dumanını filtre eder fakat sigaradan çıkan duman filtre edilmeden etrafa yayıldığından, bu ortamda bulunan kisiler sigara dumanından daha fazla etkilenir. Ayrıca sigara yakılıp içilmediği zaman, sigaranın tam olarak yanmaması nedeniyle çevreye yayılan dumanının daha çok kimyasal madde içermesi nedeniyle daha fazla zararlı olduğu belirlenmiştir. 

    Hamileler pasif içiciliğe maruz kaldıklarında daha fazla etkilendiklerinden hamilelerin yanında da sigara içilmemelidir.

    Sigarayı bırakan insanlar arasında farklı belirtiler izlenebilir. Tekrar başlama isteği, huzursuzluk, gerginlik, uyku bozuklukluları, baş dönmesi, yorgunluk, eller ve ayaklarda uyuşma, mide-bağırsak bozuklukları bunlardan bazılarıdır. Gerginliği azaltmak için meyve, meyve suyu, süt, kahve, et ve sebzeden geçici olarak uzak durun. 

    Tavuk, balık ve peynir yiyebilirsiniz. Yorgunluğa karsı dinlenin, alıştırmalar yapın. Zihninizi yormayacak uğraşlar bulabilir ve sigara içmenin yasak olduğu mekanları tercih edebilirsiniz.

    Sigara bırakmanın etkileri birkaç gün ile birkaç hafta arasında sürebilir.

    Ama faydaları siz ve bebeğiniz için ömür boyu devam eder.

    Hamilelik sırasında ikinci üç ayından itibaren içilen sigaranın zararları kanıtlanmıştır. Hamilelikte içilen sigara sayısı arttıkça sigaraya bağlı zararlar artmaktadır. Hamile kalmayı planladığınız andan itibaren ya da en geç hamile olduğunuzu öğrendiğiniz andan itibaren sigarayı bırakınız.

    Hamilelikte içilen SİGARANIN ZARARLARI

    • Vajinal kanama riski artar.
    • Düşük riski artar.
    • Intrauterin gelişme geriliği (rahim içi gelişme geriliği) riski artar.
    • Haftasına göre düşük doğum ağırlıklı bebek doğurma riski artar.
    • Erken doğum riski artar.
    • Erken membran rüptürü (su kesesinin erken yırtılması) riski artar.
    • Gebeliğin herhangi bir haftasında ani bebek ölümüne neden olabilir.
    • Tansiyon yüksekliği, preeklampsi riski artar.
    • Anormal plasenta yerleşmesine neden olabilir.
    • Plasentanın doğum vaktinden erken ayrılması riski artar.
    • Doğan bebeklerde respiratuar distres sendromu (nefes almada zorlanma) riski artar.
    • Lohusalık döneminde süt miktarının azalmasına, sütün C vitamini seviyesinde ve besleyici etkisinin azalmasında artışa neden olabilir.
    • Doğum sonrası özellikle 2-4 ay arası ani bebek ölümü (beşik ölümü) iki kat fazladır.
    • Doğum sonrası bebek gelişimlerinin yaşıtlarına göre geç kaldığına, uzun dönemde bedensel ve zihinsel kusurları olduğuna ve hiperaktif olduklarına ilişkin kanıtlar vardır.
    • Çocukların kısa boylu oldukları ve okul hayatlarında daha az başarılı olabildikleri gösterilmiştir.

    Günümüzde yeni doğan bebeklerin ilk altı ay boyunca sadece anne sütü ile beslenmesi önerilmektedir. Anne sütü bebek için en sağlıklı olan besindir. Uygun koşullarda gereksinim duyulduğu anı beklemektedir. Isıtma, soğutma, depolama, mikroptan arındırma için özel aletlere, biberon, emzik vb. aracılara ve temiz su kaynağına bağımlı değildir. Anne sütünde mikrop üremez, bozulmaz, hastalık kaynağı olmaz.

    Anne sütünün BEBEĞE ve ANNEYE faydaları nelerdir?

    Anne sütü ile beslenen bebeklerde enfeksiyon hastalıkları daha az görülmekte, beyin gelişimi daha iyi olmakta, allerjik hastalıklar, ishal ve solunum yolu hastalıkları ve hatta ileri yaşlarda ateroskleroz, kanser ve multipl skleroz gibi hastalıklar daha az bildirilmektedir. Emziren annelerde ise meme kanseri, yumurtalık kanseri, osteoporoz ve kansızlık daha az görülmektedir.

    Anne sütü ÖZELDİR

    Anne sütü her bebek ve her dönem için özeldir. Prematürelerde ve hayatın ilk günlerinde farklı yapıda bir anne sütü söz konusudur. İlk bir hafta memelerden "kolostrum" adlı süt gelir ve bebeği besleyici ve enfeksiyondan koruyucu özellikleri ön plandadır. Bunu ikinci hafta boyunca protein içeriği azalırken, laktoz, yağ ve toplam kalori içeriği artan "geçiş sütü" izler. Daha sonraki dönemlerdeki olgun anne sütü de emzirmenin başlangıcında karbonhidrattan, sonunda yağdan zengin olarak gelir.

    Anne sütünün ÖZELLİKLERİ nedir?

    Anne sütü özel yapıda, sindirimi kolay ve enfeksiyondan koruyucu nitelikleri zengin bir protein içeriğine sahiptir. Anne sütünde protein ve minerallerin inek sütüne göre daha az olması, sindirim ve böbrekler açısından bebeğin yüklenmesini önler. Anne üstündeki demir, çinko gibi minerallerin emilimi, inek sütüne göre çok daha fazla, örneğin demir için beş katıdır. Anne sütünde sindirimi kolay doymamış yağ asitlerinin oranı yüksektir. Beyin ve sinir sistemi için şart olan temel ve zorunlu yağ asitleri ise inek sütüne göre 8 kat olup, ilk 4 ay boyunca bebek tarafından sentezlenememektedir.

    Anne sütü ile BEBEĞİN BESLENMESİ nasıl olmalıdır?

    İlk saatlerden itibaren bebeğin istekle, uygun koşullarda ve doğru teknikle emzirilmesi anne sütü ile bebeğin beslenebilmesi için en önemli koşuldur. Emzirme sırasında salgılanan oksitosin ve prolaktin hormonları memedeki sütün boşalmasını sağlar ve yeni süt yapımını uyarır.

    Başarılı bir EMZİRME nasıl olmalı?

    Başarılı bir emzirme için her şeyden önce doğru kucaklama ve pozisyon alma gereklidir. Anne normal koşullarda rahat bir koltukta, sırtı dik olarak oturmalıdır. Bebek yüzü ve gövdesi aynı doğrultuda ve anneye dönük, başı gövdeye göre yüksekte, yani eğri bir çizgi oluşturacak şekilde anne tarafından kucaklanmalıdır. Bebeğin başı, annenin emzirilen göğsünün tarafındaki kolu dirsekten bükülerek, dirsek kıvrımının hemen önüne yerleştirilmelidir. Bebeğin altta kalan kolu anne ile bebek arasına girmemelidir. Bebeğin başına arkadan bastırılmamalıdır. Anne kolunun altı gereğinde bir yastık ile desteklenebilir. Bebek uygun şekilde pozisyon verilerek kucağa alındıktan sonra alt dudağı meme ucunun altına gelecek şekilde bebek aşağıdan yukarıya doğru memeye yaklaştırılmalı, diğer elin dört parmağı memeyi alttan desteklerken başparmak üstte memeyi yönlendirmelidir. Anne meme ucunu bebeğin dudaklarına değdirerek emme için ağzını açmasını sağlamalı, bebek ağzını genişçe açtığında meme ucu ve çevresindeki kahverengi bölüm (areola) birlikte bebeğin ağzına verilmelidir. Bebeğin çenesi memeye dayanmalı, üstteki başparmak burnun tıkanmasını önlemelidir.

    SÜT YAPIMI üzerine etkili faktörler nelerdir?

    Süt yapımını belirleyen en önemli iki faktör bebeğin sık emmesi ve memelerin boşaltılmasıdır. Yorgunluk ve stres, ruhsal sıkıntılar ve en önemlisi emzirmeye isteksizlik, anne sütü miktarını azaltabilir. Meme büyüklüğü süt yapımında önemli değildir. Yine meme başlarının düz veya içe çökük olması bebek doğru teknikle emzirilirse sorun olmaz. Annenin yeterli sıvı alması ve dengeli beslenmesi yeterlidir. Aşırı kalorili, şekerli yiyecek ve içeceklerin süt yapımına katkısı yoktur. Sıvı alımının aşırısı da sakıncalı olabilir. Sebze ve meyveler, yeşil salatalar bolca tüketilmelidir. Anne yeterli süt ve süt ürünleri ile protein ve demir içeren gıdaları dengeli bir şekilde almalıdır. Gebelikte olduğu gibi, kalsiyum ve demir desteği sürdürülmelidir.

    Emzirme sıklığı ve süresi NE OLMALI?

    Yeni doğan doğumdan sonra en kısa zamanda memeye verilmeli ve devamında emzirme sıklığı ve süresi bebeğin isteğine göre ayarlanmalıdır. İlk emzirmelerde süt hemen gelmeyebileceğinden, bebeğe başka bir besin vermeden emzirmeye devam edilmelidir. Özellikle ilk 2 ay her istediğinde bebeğe meme verilmelidir. Başlangıçta her emzirmede sırası değiştirilerek her iki göğsün de emzirilmesi sütün artması açısından yararlı olsa da, süt miktarı arttığında her öğünde bir memenin emzirilmesi yeterli olabilmektedir. Her öğünde bebeğin bir memeyi tamamen boşaltması sağlanmalıdır. Bu süre genellikle 10-15 dakika kadardır. İlk dönemden sonra emzirme aralıkları 2-3 saate uzayabilmektedir.

    Acaba sütüm YETERLİ Mİ?

    Bebeğin yeterli beslendiği, günde en az beş kez idrar yaparak bezini ıslatması, en geç 15. günde doğum kilosuna ulaşması ve ayda en az 500-600 gram alması ile anlaşılır. Bebeklerde ilk günlerde görülen doğal tartı kaybının nedeni vücutta su oranının azalması ve suyun yer değiştirmesidir; anne sütü yetersizliğine bağlanmamalıdır. Dışkılama sayısı, bebeğin huzursuzluğu, uyku düzensizliği veya aşırı ağlaması anne sütü miktarı açısından güvenilir kriterler değildir. Çok iyi tartı alan bebeklerde de benzer yakınmalar görülebilir. Sadece bezin hep kuru bulunması ve sürekli olarak koyun pisliği gibi ufak ve sert parçalar halinde az miktarda kaka yapılması açlık bulgusu olabilmektedir. Bunlar dışında en önemli kriter, bebeğin yeterli kilo almamasıdır.

    Emzirmede SIK YAPILAN HATALAR nelerdir?

    Emzirmeden önce meme başının karbonatlı su, sabunlu su veya çeşitli kremler ile temizlenmesi meme başı çatlağına ve bebeğin memeyi tutmasında çeşitli güçlüklere neden olabilir. En iyi meme bakımı anne sütü ile olur. Özel silikon başlıklar bebeğin memeyi doğru kavramasını engeller. Ortamda aşırı kalabalık ve gürültü, aile içi gerginlikler, aşırı sıcak, sıkı giysiler ve örtüler bebeğin emmesini olumsuz etkileyebilir. Eldiven giydirilmesi bebeğin parmaklarını emmesini engelleyerek huzursuzluğuna neden olabilir. Bebeğin doymadığı kaygısı ile biberon kullanılarak ek besin verilmesi, emziğin şekerli sıvılara ve bala batırılması, bebeğe şekerli bitki çayları verilmesi memeye isteksizlik yaratabilir. Görüldüğü gibi, başarılı bir emzirmenin birinci kuralı istemek ve gerisini bebeğe bırakmaktır.

    Menopoz nedir?

    Yumurtalık fonksiyonlarının durması sonucu adet kanamalarının tamamen bitmesi şeklinde tanımlanabilir. Dışarıdan hiçbir müdahale olmaksızın 45 yaş ve üzerinde ortaya çıkan menopoz, ‘doğal menopoz' olarak adlandırılır. Doğal menopoz için ortalama yaş dünyada 51, ülkemizde 48 civarıdır. Sigara içenlerde, yumurtalıklar alınmasa bile rahmi alınanlarda, yüksek rakımda yaşayanlarda biraz daha erken görülebilir. 45 yaşın altında menopoz, erken menopozdur ve her 10 kadından birinde görülür. 40 yaşına ulaşmadan menopoza girilmesi durumuna ise ‘erken over yetmezliği' adı verilir. Adet görmekte olan bir kadın, yaşı ne olursa olsun ameliyatla yumurtalıkları çıkartılarak menopoza girmişse, cerrahi menopozdan bahsedilir. Menopoz bir hastalık değildir, kadınlar açısından kaçınılmaz bir durumdur. Beklenen yaşam süresinin uzaması ile de kadınların büyük kısmı hayatlarının en az üçte birlik kısmını menopoz sonrası dönemde sürdürmektedir.

    Menopozal semptomlar nelerdir, hastalar en sık hangi şikâyetlerle gelirler?

    Yumurtalık fonksiyonlarındaki yavaşlama sonucu östrojen başta olmak üzere hormon seviyelerinde değişiklikler oluşur. Bu değişiklikler menopozal semptomlara neden olur. Bazı hastalarda menopoza bağlı şikayetler, adetler henüz devam etmekteyken ortaya çıkabilir. Hormon seviyelerindeki değişikliğin ilk bulgusu adet aralarının kısalması veya uzamasıdır. Kanama miktar olarak artabilir ya da azalabilir. Sıcak basması ve gece terlemeleri, adet düzensizliği ile birlikte başlayabilirse de, çoğu hastada son adeti yani menopozu takiben olur.

    Adetten kesilme ile birlikte kan östrojen seviyelerinde dramatik bir düşüş olur ve buna bağlı olarak da menopozun en sık rastlanılan iki semptomu; sıcak basması ve gece terlemeleri başlar. Şikâyetler hafif ya da yaşam kalitesini bozacak kadar şiddetli olabilirler. Özellikle gece terlemeleri uyku kalitesini bozabilir. Çok şanslı küçük bir grupta bu iki şikayet hiç olmayabilir. Diğer menopoz semptomları; uyku düzensizliği, eklem ağrıları, yorgunluk, sinirlilik, anksiyetede artış, duygu durum değişiklikleri, menopozdan bir süre geçtikten sonra östrojen seviyelerindeki düşüşe bağlı olarak vajinal kuruluk, cinsel ilişkide zorlanma, ilişkide ağrı, rahatsızlık hissi, mesanede rahatsızlık hissi ve sık idrara çıkmadır.

    Menopozda tedavi seçenekleri nelerdir?

    Menopozdaki şikayetlerin çok büyük kısmı östrojen seviyesin¬deki azalmaya bağlıdır. Bu nedenle eksik olan östrojeni yerine koymak ve östrojen seviyesini yükseltmek tedavideki en etkili yöntemdir. Rahmi alınmış hastada sadece östrojen, rahim duruyorsa dölyatağını korumak amacıyla östrojen ve progesteron verilir. Hormon tedavisi, menopoz şikayetlerine yönelik en etkili yöntemdir. Kemik yoğunluğunu iyileştirir, kemik erimesine bağlı kırık riskini azaltır. Kan kolesterol seviyesini düşürür, diyabet riskini azaltır.

    Hangi hastalarda tedaviye başlamak gerekir?

    Diğer açılardan sağlıklı, 60 yaşından genç, menopoza yeni girmiş ya da menopozun üzerinden 5 yıldan fazla zaman geçmemiş hastalarda menopoz şikayetlerinin tedavisinde hormon tedavisi en iyi seçenektir. Temelde 3 hasta grubuna tedavinin mutlaka başlanması gerekir: Hastanın şikayetleri yaşam kalitesini bozuyor, günlük aktivitelerini kısıtlıyorsa.. Şikayeti olmasa bile 45 yaşından önce menopoza girmişse... Menopoza bağlı ürogenitalatrofi olarak adlandırılan vajende incelme, buna bağlı kuruluk, idrarda yanma, sık idrar yolu enfeksiyonu varsa başlanması gerekir. Tedaviye mümkün olan en düşük dozla başlanır, şikayetler devam ederse doz artırılır.

    Tedavinin sakıncaları nelerdir?

    Meme ya da dölyatağı kanseri gibi hormon bağımlı kanseri olanlarda, 60 yaş üstündeki hastalarda, menopozun üzerinden 10 yıldan fazla zaman geçmiş hastalarda hormon tedavisine kesinlikle başlanmaz.

     

    Grup Florence Nightingale Hastaneleri I Kadıköy Life Dergisi

    Temmuz & Ağustos 2016

    Son on yıl içinde meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser hastalığı durumuna gelmiştir. 70 yaşına kadar yaşayan kadın popülasyonu incelendiğinde insidansı yedi kadında bir olarak saptanmıştır.

    Meme kanseri ve GENETİK riskErtelememeli endişenmemeli

    Bir kadının aile hikayesi incelendiğinde anne, teyze ve kız kardeşlerde hastalığın olup olmadığına bakılır. Fakat meme kanserlerinin sadece yüzde 12'si aile hikayesine bağlıdır. Yani meme kanseri vakalarının çoğunda aile hikayesi yoktur. Bu nedenle kadının “Ailemde yok" diyerek kendini güvende hissetmesi, en büyük yanılgıdır. Her kadının meme kanseri hakkında bilinçlendirilmesi, kadın sağlığı ve huzuru açısından çok önemlidir.

    Kalıtsal meme kanseri birinci derece akrabaların en az ikisinde görüldüğünde, 50 yaş altında teşhis edildiğinde, iki memede aynı anda görüldüğünde, baba veya erkek kardeşlerde görüldüğünde araştırılmalıdır. Genetik tarama BRCA1 ve BRCA2 genlerindeki mutasyona bakılarak yapılır. İdeali hastalığı geçiren kişiden bakılmasıdır.

    Genetik mutasyonu olmayan bir kadının meme kanseri riski yüzde 12 iken, bu oran BRCA1 gen hasarı olanlarda yüzde 55-60, BRCA2 gen hasarı olanlarda yüzde 45 civarındadır.

    Meme kanseri TEŞHİSİ ve takibi

    Günümüzde meme kanseri, gelişen teknoloji ve medikal tecrübe ile çok erken safhalarda teşhis edilip, tamama yakın tedavi edilebilmektedir. Düzenli olarak mamografi ve USG tetkiklerini yaptıran kadınlarda meme kanseri artık 3-4 mm boyutlarında, lezyon tam olarak kansere dönüşmeden tespit edilebilmektedir. Bu kadar erken yakalanabilen bir lezyon, tetkikler yapılmadığı takdirde doğası gereği giderek büyüyerek, zamanla elle hissedilebilecek bir kitle haline gelir. Milimetrik boyutlardan elle hissedilecek hale gelmesi için geçen süre ortalama 5 senedir.

    Erken teşhis için her kadının 40 yaşından itibaren her sene mamografi, meme USG tetkikleri ile birlikte meme cerrahı tarafından görülmesi ve kendi kendini muayene metotları hakkında bilgilendirilmesi gereklidir. 65 yaş sonrası takipler iki seneye çıkarılabilir. Son yıllarda 40 yaş altı meme kanserlerinde görülen artış nedeni ile aile hikayesine bakılmaksızın her kadına 35 yaşında bir kez mamografi önerilmektedir.

    Mamografi tetkiki tümör büyüme hızının bilinmesi nedeni ile senede bir yapılmaktadır ve senelik mamografi radyasyonunun meme dokusu üzerinde kanserojen etkisi yoktur.

    Meme kanserinin BELİRTİLERİ nelerdir?

    Memede ve koltuk altında ele gelen sertlik, meme başında sonradan oluşan içe çekilme, meme başında yara ve kanlı akıntı, meme derisinde kalınlaşma ve renk değişikliği. Günümüzde amaç; bu belirtilerin hiçbiri oluşmadan hastalığı teşhis edebilmektir.

    Meme kanserinde CERRAHİ TEDAVİ

    Hastalığın safhası, hastanın yaşı, sağlık durumu, meme boyutunun tümöre olan oranı, lezyonun adedi ve meme başına olan yakınlığı gibi faktörler değerlendirilerek hastaya göre planlanır. Erken teşhis edildiğinde sadece kanser dokusunun meme kozmetiğini koruyarak, etrafından sağlıklı meme dokusu çıkarılmasının yeterli olduğu meme koruyucu cerrahi uygulanabilir. Bu durumda korunan meme dokusuna önlem amaçlı radyoterapi uygulanır.

    Mastektomi, meme dokusunun tamamının alınması durumudur. Genellikle gecikmiş vakalarda, ileri yaşlarda ve radyoterapi uygulanamayacak hastalarda uygulanır.

    Günümüzde belli kriterler sağlandığında mastektomi meme başı ve meme derisinin tamamı korunarak ve aynı anda meme rekonstrüksiyonu gerçekleştirilerek yapılabilmektedir. Protez duruma göre tek aşamada ya da doku genişletici sonrası iki aşamada uygulanabilir. Rekonstrüksiyon hastanın kendi dokusu kullanılarak flep şeklinde de yapılabilir. Meme başı alınmak zorunda olduğu durumlarda ise deri grefti ve tatuaj yolu ile tekrar oluşturulabilmektedir. Mastektomi sonrası aynı ameliyatta memenin oluşturulmasının hastanın psikolojisine ve iyileşme dönemine pozitif katkısı yadsınamaz.

    Günümüzde koltuk altı sentinel lenf nodu biyopsi yöntemi ile inceleme amaçlı tek bir lenf nodu çıkarılarak, erken teşhislerde lenf nodlarının gereksiz yere alınması da önlenebilmektedir.

    Kemoterapi ve hormonal tedavi uygulanması hasta bazında medikal onkoloji tarafından değerlendirilir. Erken teşhis edilen vakaların çoğunda kemoterapi tedavisine gerek duyulmamaktadır.

    Sonuç olarak meme kanseri günümüzde çok sık görülmesi¬ne rağmen erken teşhis edildiğinde minimum cerrahi ile kemoterapiye gerek kalmadan, hayat kalitesini etkilemeden tedavi edilebilmektedir. Kendisine ve çevresindekilere değer veren her kadının bilinçlendirilmesi görevimizdir. Kadınlarının sağlıksız ve huzursuz olması o toplumun utancıdır.


    Grup Florence Nightingale Hastaneleri I Kadıköy Life Dergisi

    Kasım - Aralık 2016

    Kanda gebelik testi pozitif saptandığında, aslında yaklaşık 2-3 hafta önce gebelik olusmus demektir. Dolayısyla gebelik testi pozitif saptanana kadar ki dönmede de gebelik dış etkenlere hassastır. Korunma bırakıldıktan sonra dikkat edilmesi gerekenler: 

    • Röntgen , tomografi, sintigrafi gibi radyolojik incelemelere girilmemesi,  eğer mutlak gerekli ise korunma olmadığının doktora bildirilmesi gerekir. 
    • Ultrasonografik incelemeler ve magnetik rezonans görüntüleme (MR) yapılmasının gebelik üzerine olumsuz etkileri yoktur.
    • Korunma bırakıldıktan sonra rastgele ilaç alınmamalı, gerekli ise doktor kontrolüne uygun ilaç seçilmelidir.
    • Kızamık, suçiçeği gibi döküntülü hastalık geçiren çocuklarla temastan kaçınılmalıdır.
    • Gebelik oluşumundan 3 ay öncesinde günlük 400 mikrogram folik asit başlanmalıdır. Gbebelik öncesi kullanılan folik asit ile Nöral tüp defekti- spina bifida (omurilik omurga anomalisi) ve bos gebelik gibi komplikasyonlu gebeliklerin görülme oranı azalmaktadır.
    • Gebelik öncesi rutin jinekolojik muayene olunmalı, pap smear ( servikal kanser tarama testi) yapılmalıdır.
    • Gebelik öncesinde kan sayımı, tiroid fonksiyon testleri, kan şekeri ve TORCH-S ( Toxoplasma, Rubella, Herpes virüs, Sitomegalovirus, Sifiliz) , Hepatit virusları ve HIV testleri yaptırılmalı,  test sonuçlarına göre gerekli tedaviler gebelik öncesi planlanmalı ve olası gebelikte riskler belirlenmelidir.
    • Alkol, sigara bırakılmalı, düzenli ilaç kullanımı gereken kronik hastalık varsa doktora bilidirlmelidir.

    Gebelik 

    Gebelik, ovulasyon (yumurtlama) döneminde sperm ve oositin bir araya gelmesi ile oluşur. Dolayısıyla sağlıklı bir sperm ve sağlıklı bir oosit olmalı ve uygun zamanda bir araya gelmelidir. Oosit ( yumurta) canlılık süresi 48 saat , sperm ömrü ise 72 saattir. Ortalama 28-30 gunde bir adet gören bir kadında yumurtlama dönemi adetin ilk gününden itibaren sayılırsa, 14- 15. gün olmaktadır. Sperm ve oosit yasam süreleri de göze alındığında;  adetin 11- 18. günleri arası gebelik için uygun zamandır ve bu 7 günlük dönemde  günaşırı cinsel aktivite gebelik sansının olduğu dönemdir. Ancak adet siklusu farklı olan kadınlarda yumurtlama süresi değişkenlik gösterebilir ki bu konuda gerekirse ovulasyon kitleri kullanılabilir.

    Ne kadar sürede gebe kalabilirim ?

    35 yaşının altında kadınlarda, 1 yıllık korunmasız cinsel aktiviteye rağmen gebelik olmaması durumunda mutlaka doktora başvurulması gerekir. 35 yaş üzerinde ise bu süre 6 aydır.

    Gebelik belirtileri:

    • Adet gecikmesi
    • Göğüslerde gerginlik hassasiyet
    • Bulantı, kusma, kokulara hassasiyet, uyku hali
    • Duygu durum değişiklikleri
    • Adet öncesi döneme benzer kasık ağrısı,
    • Karın sişliği

    Bu durumlarda gebelik testi yapılmalıdır. İdrarda yapılan gebelik testleri genelde doğru sonuç vermekle beraber kanda yapılan  Beta HCG ölçümü gebelik tanısı kesin olarak konulmasını sağlar.

    Ne zaman ve ne sıklıkla doktora gidilmeli?

    • Gebelik şüphesi varsa hemen doktora başvurulmalı ve gebeliğin kesin tanısı konulmalıdır.
    • Gebeliğin 5. Haftasında ( 1 haftalık adet rötarı) ultrasonografi ile gebelik kesesi görülmesi dış gebeliğin ekarte edilmesi için son derece önemlidir.
    • Gebeliğin 6. Haftasında embriyo ve kalp atışları saptanmalıdır.
    • Sağlıklı bir gebelik saptandıktan sonra, 11-14. Haftalar arasında ikili tarama testi için
    • 16-20 haftalar arasında ( cinsiyet tayini bu dönemde yapılabilir)
    • 20-22. Haftalar arasında 2. düzey detaylı ultrasonografi
    • 24-28. Hafatalar arası muayene ve oral glukoz tolerans testi- OGTT ( şeker yükleme testi). OGTT  tüm dünyada evrensel olarak yapılmaktadır ve anne yada fetüs üzerinde herhangi bir olumsuz etkisi yoktur.
    • 32- 36 haftalar arası 2 haftada bir  kontrol ve gerekirse NST
    • 36-40. Haftalar arası haftada bir kontrol gerekmektedir.

    Gebeliğin evreleri:

    Gebelik , dikkat edilmesi gerekenler, sorunlar ve riskler açısından 3 evrede değerlendirilir. Evreler ‘’Trimester’’ olarak adlandırılır.

    1. Trimester; ilk 14 hafta

    2. Trimester: 14-28 . haftalar arası

    3. Trimester: 28. Hafta ile doğum arası dönem

    1. Trimester: İlk trimester gebelik tanısının konulması ve gebelikle ilgili sorunlar ve riskler açısından en önemli dönemdir.

    • Bu periyotta, hormonlar cok hızlı arttığından dolayı annede fiziksel ve emosyonel  belirtiler ortaya çıkabilir. Halsizlik, yorgunluk, genel uyku hali, duygu durum değişiklikleri olabilir.
    • Vücudda sıvı tutulumuna bağlı ödem, sıcak basmaları, çarpıntı, hava açlığı hissedilebilir.
    • Özellikle sabahları olmak üzere bulantı, kokulara hassasiyet, kusma özellikle 6-10. Haftalar arasında görülebilir. İlk 10 hafta hormonlar sürekli artar, daha sonra stabilize olduğundan dolayı genellikle 10. Haftadan sonrasında mide sorunları azalır. Mide barsak hareketlerinin yavaşlamasına bağlı olarak, karın şişliği ve gaz sorunları, sindirim problemleri olabilir.
    • Gögüsler hassasiyet, hatta göğüslerde süt gelmesi gözlenebilir ki bu dönemde yumuşak kumaşlı balensiz sütyenler tercih edilmelidir.
    • Gebeliğin basından itibaren uterusun ( rahim) büyümesi nedeniyle özellikle sağ tarafta belirgin olmak üzere adet öncesi döneme benzer kramp tarzı kasık ağrıları olması normaldir.
    • Uterus ve mesanenin anatomik olarak yakın komşuluğundan dolayı sık idrara çıkmalar olabilir.
    • Gebeliğin 5. Haftasında hafif lekelenme tarzı kanamalar olabilmekle beraber ilk trimesterde kanamalar hiçbir zaman normal kabul edilmemeli ve kanama durumunda doktorunuzla iletişime geçmeniz önemlidir. Vaginal kanamalr düşük tehdidi olarak değerlendirilmeli ve gebelik kontrol edildikten sonra gerekli tedaviler verilmelidir.
    • İlk trimester belirtileri genellikle 8-9. Gebelik haftalarında maksimum seviyeye ulaşır ve genelde 12. Haftada bu şikayetler kaybolur.

    1. Trimesterde dikkat edilmesi gereken noktalar:

    • İlk trimester embriyogenez yani tüm organ taslaklarının oluştuğu dönemdir ve özellikle gebeliğin 11-52, günleri arası embriyo dışardan gelen zararlı etkilere  (teratojen) duyarlıdır.
    • Röntgen , tomografi, sintigrafi gibi radyolojik incelemelere girilmemesi,  eğer mutlak gerekli ise korunma olmadığının doktora bildirilmesi gerekir. Ultrasonografik incelemeler ve magnetik rezonans görüntüleme (MR) yapılmasının gebelik üzerine olumsuz etkileri yoktur.
    • Rastgele ilaç kullanımından sakınılmalı, ilaç kullanımı durumlarında doktorunuzla iletişim kurulmalı ve uygun ilaçlar seçilmelidir. İlk trimester boyunca günlük 400 mikrogram folik asir kullanımına devam edilmelidir.
    • Kızamık, suçiçeği gibi döküntülü hastalık geçiren çocuklarla temastan kaçınılmalıdır. Eğer gebelik öncesi bu enfeksiyonlarla ilgili testler yapılmamış ise TORCH-S tetstleri yapılmalıdır.
    • Alkol, sigara tüketiminden kaçınılmalıdır.
    • Saç boyama, kimyasallarla temastan ( çamaşır suyu, tuz ruhu gibi temizlik maddeleri)  kaçınılmalıdır. Saç boyama gebeliğin 12. Haftasından sonraya ertelenmelidir. Makyaj yapılması, nemlendirici kullanımı, oje, ruj, güneş koruyucu kremlerin  kullanımının sakıncası yoktur.
    • Hamam, sauna gibi sıcak ortamlardan gebelik boyunca kaçınılmalı, vücut ısısını yükseltecek ağır spor aktivitelerinden özellikle ilk trimesterde kaçınılmalıdır.
    • Çalışma, tatil, seyahat, uçak veya araba yolculuğu, yükseğe uzanmak, havuza yada denize girmenin sakıncası yoktur.
    • İlk trimesterde gebelikle ilgili ve genel sağlıkla ilgili, kan grubu tayini,  TORCH-S, hepatit virusları, tiroid fonksiyon testleri, Kan şekeri, demir ve vitamin eksiklikleri için gerekli testler gözden geçirilmeli ve sonuçlara göre uygun tedaviler planlanmalıdır.
    • İlk trimesterde mide ve barsaklar hassas olduğundan sık sık ve az miktrada beslenilmelidir. Tuzlu krakerler, peynir, beyaz leblebi, meyve, zencefilli gazoz ve sakızlar genelde bulantının bastırılmasında etkilidir. Ancak yoğun kusmalar varsa doktorunuzla iletişime geçerek gerekli medikasyonlar başlanmalıdır.
    • Vaginal kanama durumunda mutlaka doktorunuzla iletişime geçmeniz tavsiye edilir.

    2. Trimester:

     Bu dönem gebeliğin ‘’altın periyodu’’ olarak adlandırılır. Bu dönemde gebeliğe ait sorunlar kaybolur ve gebelik öncesi kadar rahat hissedilir. 

    • 16-20. Haftalar arasında bebek hareketleri hissedilmeye baslar.
    • 14-16. Haftalar arasında fetal cinsiyet saptanabilir.
    • Beslenme disiplinine dikkat edilmelidir.
    • Demir takviyesi için uygun tedavi başlanmalıdır.
    • Sol yan pozisyonunda yatış tavsiye edilir.
    • Gebeliğin yaklaşık 20. Haftasında uterus göbek deliği seviyesine gelir ve karın büyümeye baslar, bu dönemden itibaren gebeliğe uygun bol kıyafetler tercih edilmeli, vücudun denge merkezi değiştiğinde topuklu ayakkabılar yerine düz tabanlı rahat ayakkabılar tercih edilmelidir.
    • Diş etleri gebelik hormonları etkisiyle büyür ve kolay kanar, bu sebeple yumuşak diş fırçaları tercih edilmelidir.
    • Saç boyanmasının veya kesiminin sakıncası yoktur.
    • Özellikle 20-28. Haftalar arası fetusa yoğun kalsiyum akümülasyonu nedeniyle bacaklarda ağrılı kramplar ve parmaklarda ağrılar olabilir. Kramplar esnasında masaj yapılması faydalıdır. Kalsiyumdan zengin süt ürünleri bolca tüketilmeli gerekli ise kalsiyum takviye edici ilaçlar başlanmalıdır.
    • Bu dönemde Spor mutlaka zaman ayırılmalı ve spor yapılması teşvik edilmelidir. Haftada en az 2 gun 1 saatlik tempolu yürüyüşler, yüzme, gebeliğe özel yoga ve pilates gibi spor aktiviteleri fiziksel performansın artması ve kilo kontrolü için son derece önemlidir.
    • Seyahat ve cinsel aktivitenin sakıncası yoktur.
    • Kilo kontrolü son derece önemlidir. Gebeliğin ilk 2 trimesterinde aylık ortalama 1-1,5 kg alımı önerilir, son trimesterde aylık ortalama 2 kg alınır. İdeal kilosunda bir kadının gebelik süresince ortalama 11-14 kg kilo alımı idealdir. Fazla veya az kilo alınması gebelik ve doğumla ilgili riskleri arttırabilir.  

    3.Trimester

    Gebeliğin 3. Trimesteri ‘’gümüş dönemdir’’. Artık fetusun kilo alımına bağlı olarak annenin fiziksel olarak sorunlar yaşayabileceği doğuma hazırlık evresi olup doğum ile son bulur.

    • 32-36. Haftalar arası 2 haftalık aralıklarla kontrole gidilmelidir.
    • Bebek hareketleri dikkatli takip edilmeli, azalma hissedilirse hemen hastaneye başvurulmalıdır. Normal fetal  hareket sayısı ortalama 8-10 olup özellikle dinlenme, yemek sonrasında hareketler artmaktadır.
    • 34-36. Haftalardan itibaren NST ( non stress test)  fetal iyilik halinin değerlendirilmesi için yapılmalıdır.
    • Bu dönemde Brakston- Hicks kontraksiyonları olarak tanımlanan yalancı doğum sancıları olabilir. Düzensiz aralıklarla gelen uterus kasılmaları olup önemi yoktur, ancak 10-15 dk aralıkla 2 saat suruyor ise mutlaka hastaneye başvurulması gerekir.
    • Bu dönemde ayaklarda bir miktar ödem olabilir, ancak eller ve yüzde ödem olursa doktora başvurulmalıdır. Ödemi azaltmak için sık hareket edilmeli, uzun süreli oturarak çalışılmamalı ve açık ayakkabılar tecih edilmelidir.
    • Kan basıncı ( tansiyon) en az haftada bir kez yapılmalı ve 140/90 mmhg ve üzeri değerlerde acilen doktorunuzla iletişime geçmeniz önemlidir.
    • Normal doğum süresi 37-40 haftalar olup, 37. Haftadan itibaren doğum çantası hazırda bulundurulmalıdır.
    • Beslenme aynı 2. Trimesterdeki gibi disiplinli olmalıdır ve spor aktivitelerine devam edilebilir.
    • 37. Haftadan sonra sümüksü kanlı bir akıntı olabilir ki ‘’ Nişan’’ olarak tanımlanan bu akıntı ilerleyen günlerde doğum eyleminin başlayacağının habercisidir.
    • Bebek hareketlerinde azalma, su gelmesi, vaginal kanama veya düzenli kasılmalar olursa hastaneye başvurulmalıdır.
    • Yeşil renkli vaginal akıntı, kaşıntı veya koku varsa, genitel bölgede siğil veya benzeri lezyonlar varsa  doktora belirtilmeli gerekirse enfeksiyon tedavisi yapılması vaginal doğum için önemlidir.

    Gebelikte tarama testleri:

    1. Trimester tarama testi- ikili test

    • 11-14. Haftalar arasında yapılır
    • Down sendromu ve kromozomal anomalilerin taraması için yapılır
    • Ultrasonografi ile fetusun ense saydamlığı ( nukkal translucency), CRL ( bas-popo mesafesi), nazal kemik ölçümü yapılır
    • Anne kanında PAPP- A ve Free Beta-HCG ölümü yapılır
    • Güvenirliği % 80 civarındadır

    2. Trimester tarama testi- Dörtlü test

    • 16-20. Haftalar arasına yapılır
    • Down sendromu basta olmak uzere kromozomal anöploidiler için tarama testidir
    • Ultrasonografi ile fetal ölçümler yapılır
    • Anne kanında HCG, MSAFP, E3 ve inhibin hormonlarına bakılır
    • Güvenirliği % 60-70 civarındadır

    Cell free fetal DNA- Non ınvaziv prenatal Test

    • Anne kanında fetal DNA bulunması ve çoğaltılması ile fetusda down sendromu basta olmak uzere birçok kromozomal anomaliyi tespit için yapılan testtir.
    • Fetus için hiçbir risk oluşturmaz
    • Down için % 99,9 gibi yüksek bir saptama hassasiyetine sahip olup diğer pek çok kromozomal bozukluk tespit edilebilir
    • Gebeliğin 10. Haftasından itibaren yapılabilir.

    3. Düzey ultrasonografi:

    • 20-22. Haftalar arasında yapılır
    • Fetal anomali taraması ve kromozomal anomali için riskler değerlendirilir
    • Ultrasonografi ile yapılır gerekirse fetal ekokardiografi ile fetal kalp değerlendirilmesi yapılır.

    Oral Glukoz Tolerans Testi:

    • 24-28. Haftalar arasında yapılır
    • Tüm gebelere yapılmalıdır
    • Gebeliğe bağlı diabet varlığı taranır
    • 50 ve 100 gram olmak üzere 2 basamaklı yada 75 gr tek basamaklı yapılabilir
    • Anne yada fetüs üzerine olumsuz herhangi bir riski yoktur. 

    Doğum Şeklinin belirlenmesi ve Doğum: 

    Doğum 37-42. Haftalar arasında beklenir, gebeliklerin % 90’nında 40. Haftaya kadar doğum gerçekleşmektedir.

    4. Doğum şeklinin belirlenmesinde 3 faktör vardır (3P):

    a. Pelvis- doğum kanalı- yol
    b. Passanger- Fetus
    c. Power- Uterus kasılmaları

    5. 3P uyumu varsa vaginal doğum kesinlikle ilk tercih olmalıdır.

    6. Pelvise ait sorunlar varsa sezaryen gerekebilir:

    a. Gecirilmiş pelvis travması
    b. Dar pelvis yapısı ( android, antropoid, platipelloid pelvis yapısı)
    c. Kısa boy
    d. Doğumsal kalça çıkığı öyküsü
    e. İleri derecede skolyoz gibi omurga anomalileri

    7. Gebeliğin 37. Haftasından itibaren jinekolojik muayene ile pelvis yapısı değerlendirilmesi  faydalı olabilir.

    8. Fetusa ait faktörler nedeniyle sezaryen doğum gerekebilir:

    a. Prezentasyon anomalileri ( makad geliş, transvers geliş gibi fetal baş dışında yerleşme sekilleri)
    b. İri bebek
    c. Vaginal doğuma engel olabilecek anomaliler ( spina bifida, hidrasefali, omfalosel, sakrokoksigeal teratom gibi )
    d. Plasental yerleşim anomalileri ( plasenta preva- kordon anomalileri)

    9. Uterusa ait nedenlerle sezaryen doğum gerekebilir:

    a. Geçirilmiş önceki sezaryen öyküsü
    b. Geçirilmiş myom operasyonu
    c. Uterus septum operasyonu

    10. Ayrıca genital bölgede aktif herpes enfeksiyonu, aktif kondilom varsa, anne HIV taşıyıcısı ise sezaryen doğum tercih edilmelidir.

    Normal Vaginal Doğum Süreci:

    Düzenli kasılmaların olması ( en az 2 saattir devam eden 10 dakika aralıklarla gelen ağrılı kasılmalar), su gelmesi veya kanama durumlarında hastaneye başvurulmalıdır.

    Normal vaginal doğumun evreleri vardır:

    1. Latent faz:

    11. Duzenli kasılmaların başlaması veya su gelmesi ile baslar ve serviks ortalama 4 cm açıklık olana kadarki evredir. Genellikle ağrı çok şiddetli değildir ve bazen 14-20 saat kadar sürebilir.

    12. Latent fazda gebe, yürüyebilir ve az miktarda sıvı alabilir

    13. Aralıklarla NST takibi yapılır

    14. Düzensiz kasılmalar varsa latent fazı kısaltmak için  indüksiyon ( suni sancı) başlanabilir.

    2. Aktif faz:

    Aktif fazın da 3 evresi bulunur

    a. Akselerasyon fazı: serviks 4 cm açılması ile baslar ve yaklaşık 9 cm açılmaya kadar ki evredir. Hızlı ilerleme fazı olup serviks ortalama saatte 1,2- 1,5 cm açılır. Bu faz şiddetli ağrı içerebilir bu nedenle uygun ağrı kesici yada epidural anestezi gereksinimi faydalı olabilir.
    b. Deselerasyon fazı: serviksin 9 cm açıklığı ile tam açıklık yani 10 cm açıklık ve fetusun başının inmesini içeren fazdır ve ortalama 2 saat kadar sürebilir.
    c. Expulsiyon- doğum fazı: tam servikal açıklıktan bebeğin doğumuna kadar ki fazdır. İlk gebeliklerde 2-3 saat, daha önce doğum yapan gebelerde 1-2 saat sürebilir. Bu fazda ıkınma ile destek olunması doğum eyleminin kısaltılması ve hızlandırılması için önemlidir. Bundan önceki fazlarda ıkınmanın faydası yoktur.

    15. Plasentanın çıkarılması:

    Doğumdan ortalama 5-10 dk sonrasında hafif bir ıkınma ile plasenta kolaylıkla çıkarılır. Bure bazen 30 dakikaya kadar uzayabilir.

    Epizyotomi:

    16. Fetusun basının çıkımı esnasında, doğumu  kolaylaştırmak ve annenin perinesinde düzensiz aşırı yırtılma ve yaralanmaların önlenmesi için yapılan cerrahi kesidir.

    17. Rutin yapılması şart değildir ancak uygun hastada faydalıdır.

    18. Median ve mediolateral olmak üzere iki tip vardır ve perinenin anatomik yapısına göre uygun sekil seçilir.

    19. Yaklaşık 10 dk da kolaylıkla onarılır ve 10 gunde iyileşir.

    20. Ancak perinenin uygun ve elastik olduğu gebelerde yapılması gerekli değildir.

    Sezaryen doğum:

    21. Uygun endikasyonla yapıldığında anne ve bebek için hayat kurtarıcı bir cerrahi müdahaledir.

    22. Ancak endikasyon yoksa ilk tercih vaginal doğum olmalıdır.

    23. Ortalama 30-60 dk sürer.

    24. Genel anestezi veya rejyonel ( epidural- spinal) anestezi  ile yapılabilir.

    Epidural- Spinal Anestezi- Analjezi:

    25. Gerek sezaryende gerekse vaginal doğum esnasında uygulanabilir.

    26. Bel bölgesinden uygun aralıktan girilerek karın bölgesi ve alt seviyelerinin duyu lifleri bloke edilerek agrı algısı ortadan kaldırılır.

    27. Sezaryen esnasında bilinç acık ve uyanık olup bebeğin doğumunu ilk anlarını görebilirsiniz.

    28. Sezaryen sonrası bel bölgesinde yerleştirilen kateterden agrı kesici yapılmaya devam edilir ve rahat ağrısız bir ameliyat sonrası dönme geçirilir.

    29. Vaginal doğumun aktif fazında ağrıların azaltılmasında son derece faydalıdır.

    Gebelikte Beslenme:

    1-İlk з ay sık ama az miktarlarda beslenin

    İlk 3 ayda, anne sık aralıkla az miktarlarda beslenmelidir. Yağsız, kokusuz, baharatsız ve tuzlu yiyecekler ile kraker, beyaz leblebi gibi atıştırmalıklar bulantının bastırılmasında faydalı olacaktır.

    Bu dцnemde anne, istediği her şeyi yiyebilir ancak yeme icin zorlanmamalıdır. Sağlıklı bir genetik yapıya sahip bebek, bu dönemde annenin beslenmesinden olumsuz olarak etkilenmez. Anne; balık, yumurta, süt- süt ürünleri ve et ürünleri tüketebilir ancak bunlara karsı bulantı veya isteksizlik varsa yeme için kendini zorlamamalıdır. Raf ömrü uzun olan, katkı maddesi içeren gıdalar (sosis, salam, hazır meyve suyu vs.) tüketiminden kaçınılmalıdır. Sonuç olarak, ilk 3 ayda anne belli sınırlarda ne isterse tüketmeli, onun dışında faydalı olabileceğini düşünerek istemediği gıdayı almak için gereksiz bir çaba içinde olmamalıdır.

    2- 3. aydan sonraki beslenme ciddi bir disiplin ister

    Gebeliğin 3. ayından sonra hormonların daha sabit seyretmesi nedeniyle, anne hem fiziksel hem de psikolojik açıdan rahatlamış olacaktır. 3. aydan doğuma kadar ki süreçte beslenme, hem anne hem de bebek açısından, çok önemlidir ve ilk 3 ayın tersine çok sıkı bir disiplin gerektirir.

    3- Gebeliğin bu periyodunda, günlük 1600 kcal olan enerji tüketimi 2200 kcal düzeylerine çıkmaktadır. Dolayısı ile alım arttırılmalı, 3 ana öğün yanında mutlaka 3 ara öğün eklenmelidir. Ara öğünlerde sandviç, meyve, süt, yoğurt tüketilebilir.

    4- Günlük diyette mutlaka süt ve süt ürünleri (günde en az 1 bardak süt, bir kâse yoğurt, peynir) olmalıdır ve her gün düzenli olarak tüketilmelidir. Süt ve ürünleri, protein ve kalsiyum kaynağı olduğu için bolca tüketilmelidir.

    5- Haftada en az iki öğün kırmızı et tüketin

    Annenin isteğine göre biftek, köfte veya steak şeklinde olabilir ancak az pişmiş olmamalıdır. Özellikle et ve et ürünlerinin iyi pişmiş olmasına dikkat edilmeli, raf ömrü uzun olan katkı maddeleri içeren gıdaların tüketilmemesine özen gösterilmelidir.

    6- Haftada en az 3 gün yumurta tüketin

    Yumurta çok kaliteli protein içerir ve hatta mümkünse daha sık tüketilmelidir.

    7- Haftada bir öğün balığı sofranızdan eksik etmeyin

    Ancak midye, istiridye, kılıçbalığı, köpek balığı ve kral uskumru türü balıklar yüksek düzeyde cıva içerebileceğinden, bu balıkların tüketimi sakıncalıdır. Levrek, çipura, somon gibi büyük balıklar tüketilmelidir. Bununla beraber dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da haftada 350 gramdan fazla balık tüketilmemesi ve suşi gibi çiğ balık içeren Uzakdoğu yemeklerinden uzak durulmasıdır.

    8- Akşam yemeklerinde Akdeniz mutfağını tercih edin

    Akşam yemeklerinde bol zeytinyağlı yeşil salata tüketimi hem vitamin kaynağı acısından hem de bağırsaklar acısından sağlıklıdır.

    9- Ceviz, badem, kuru incir

    Günlük olarak da, omega yağ asitlerinden zengin olan, ceviz, badem, kuru incir, kuru kayısı gibi gıdaların tüketimi (birkaç adet olmak üzere) önemlidir. Tatlı, pasta, hamur işi, çikolata gibi gıdalar çok fazla tüketilmemelidir.

    10- Günde 3 litre sıvı tüketmeye önem verin

    Herhangi bir hastalık ya da gebeliğe bağlı diyabet yoksa meyveler ve yeşil sebzeler bolca tüketilmelidir. Soda ve maden suyu yoğun mineral içerir ve tüketilmesi faydalı içecekler arasındadır. Asitli ve gazlı içecekler midede rahatsızlık yaratabileceği için sık olarak tüketilmemelidir ancak haftada 1-2 kez tüketilebilir. Günde 3-4 acık çay, 1 fincan kahve (tercihen filtre kahve) tüketilmesinde sakınca yoktur.

    11- Gebelikte 3. aydan itibaren bu beslenme disiplinine uyulması hem annenin sağlıklı bir gebelik geçirmesi hem de sağlıklı bebek gelişimi acısından son derece önemlidir. Gebeliğe başlangıç kilosuna göre değişmekle beraber, tüm gebelikte ortalama 11-14 kg kilo alımı gerçekleşmelidir. Gebeliğin ilk 6 ayında ayda bir kilogram, 6. aydan itibaren ayda iki kilogram alınması dengelidir.

    12- Gebelik asla sınırsız yemek değildir, kaliteli ve dengeli beslenme hem rahat bir gebelik sureci hem de sağlıklı bir doğum sağlar.
    Gebeliğin 3. ayından itibaren, dengeli ve disiplinli beslenmeye mutlaka düzenli egzersiz programı eklenmelidir. Haftada en az 2 gün birer saat yürüme, yüzme, gebeliğe özel yoga, pilates yapılabilir. Ancak tehlikeli sporlar, ağırlık içeren egzersizler, bisiklet, paten gibi aktivitelerden kaçınılmalıdır". 

    Gebelikte sık rastlanan sorunlar ve çözümleri:

    1- Kramplarla nasıl mücadele edilmeli?

    Gebeliğin özellikle 24-28 haftalarında, bebeğin kemiklerinin mineralizasyonu için ciddi oranda kalsiyum geçişi olmaktadır. Bu nedenle, bu haftalarda bacaklar ve ellerde ağrılı kramplar olabilir. Kramplar esnasında masaj yapılması faydalı olacaktır. Gebeliğin başından itibaren kalsiyumdan zengin olan süt ve süt ürünlerinin (özellikle yoğurt, peynir, ayran, kefir gibi) bol miktarda tüketilmesi önemlidir. Gebeliğin 20. haftasından sonra yoğurt tüketiminin arttırılması krampların oluşmasını engeller. Süt ve süt ürünleri tüketimine rağmen kramplar varsa, kalsiyum veya magnezyum kullanılması krampları önlemede etkili olabilir.
    Gebelikte orta parmaklarda hissizlik, ağrı olabilir. Genellikle ele masaj yapılması ve el bileğinin dinlendirilmesi faydalı olsa da gebelik sonrasında genelde tedavi gerekmeksizin düzelecektir.
     
    2- Mide bulantılarına karşı ne yapılmalı?

    Gebeliğin ilk 3. ayında artan hormonların etkisi ile, özellikle sabah olmak üzere mide bulantısı ve kusmalar olabilir. Genellikle 12. gebelik haftasından itibaren bulantı ve kusma hızla azalır ve 16. haftada bulantı sorunu kalmaz. Özellikle ilk 3 ayda, yağsız, kokusuz, baharatsız, katı gıdaların tüketilmesi bulantıyı azaltmakta etkili olacaktır. Sık aralıkla ve az miktarlarda beslenilmelidir. Bulantı esnasında, kusmak için kendinizi zorlamayın çünkü kusma rahatlatma sağlamaz. Bulantı esnasında tuzlu katı gıdalar (beyaz leblebi, baharatsız cips, tuzlu patates, beyaz peynirli sandviç gibi) alınmalı, açık alandan derin nefes almak rahatlatıcı olabilir. Tüm önlemlere rağmen bulantı-kusma devam ediyorsa doktor kontrolünde bazı ilaçlar kullanılması, bu süreci atlatmaya yardımcı olacaktır.
     
    3- Gebelik şekeri için ne yapılmalı?

    20 haftadan sonra artan hormonlar etkisiyle gebelikte kan şekeri sorunları olabilir. Gebelikte aşırı kilo alımı ve fazla kilo ile başlanması riski arttırır. Tespit etmek için tüm gebelere 24 ile 28. gebelik haftaları arasında şeker yükleme testi yapılmalıdır. Öncelikle uygun diyet programı ile kan şekeri düzenlenir, eğer diyet ile yeterli kan şekeri düzenlenmesi sağlanamaz ise insülin başlanması gerekebilir. Gebelik sonrası genellikle kan şekeri normal seviyelere döner.
     
    4- Gebelikte hipertansif hastalıklar nelerdir?

    Gebeliğin ilk 3 ayında, hormonların etkisi ile kan damarları genişlediğinden dolayı, kan basıncı daha düşük seviyelerdedir. Ancak 24-28. haftalardan itibaren kan basıncı yükselir. Kan basıncı yüksekliği ve idrarda protein atılımın artması ile gebelik toksemisi gelişebilir. Bu durum anne ve bebeğin tehdit eden önemli bir durumdur, yakın takibi çok önemlidir.
     
    5- Reflü- gastrit- kabızlığa karşı ne yapılmalı?

    Gebelikte mide ve barsak hareketleri yavaşlar ve mide ile yemek borusu arasındaki kapakcığın gevşemesi nedeniyle reflüye eğilim artar. Reflüyü önlemek için, yemekten hemen sonra yatar pozisyona geçilmemeli, yatarken yüksek yastık kullanılmalıdır. Gebelikte mide asidinde azalma nedeniyle gastrit şikayetleri azalır. Barsak hareketlerinin yavaşlaması nedeniyle tüm gebelik boyunca kabızlık sorunu artabilir. Gebelikte kullanılan demir ve vitamin ilaçları kabızlık sorununu arttırabilir. Kabızlığı önlemek için, bol sıvı alınmalı, posalı ve lifli gıda tüketilmeli, meyve tüketilmeli, günde birkaç adet kuru kayısı bu sorunun önlenmesine yardımcı olabilir.
     
    6- Tarama testleri yaptırılmalı mı?

    Gebelik tanısı konulduğu zaman, anne ve bebek için riskleri ortaya koymak için; tiroid fonksiyon testleri, kan sayımı, idrar analizi, hepatit, demir- B12 vitamini seviyeleri ve bebekte anomalilere yol açabilecek enfeksiyonlar için tarama yapılmalıdır.

    Gebeliğin 11-14 haftaları arasında Down sendromu tarama testi olan İkili test, bebeğin ense kalınlığı ve burun kemiği incelemeleri yapılmalıdır. 16-18. haftalarda yine Down sendromu tarama testi olan dörtlü test yapılmalıdır.

    18-22. haftalar arasında ikinci düzey detaylı ultrasonografik tarama yapılmalıdır.

    24-28. gebelik haftaları arasında ise, şeker yükleme testi tüm gebelere uygulanmalıdır.
     
    7- Hamileyken egzersiz yapılabilir mi?

    Gebeliğin ilk 3 ayından sonra, tıbbi açıdan bir sakınca yoksa gebeler egzersiz için cesaretlendirilmelidir. Aerobik egzersizler ve kardio egzersizleri önerilir. Hafta 2-3 gun, 45-60 dk yürüme, yüzme, gebeliğe özel yoga veya pilates yapılabilir. Kilo kontrolü ve rahat bir gebelik açısından doğuma birkaç hafta kalana dek egzersizler sürdürülmelidir.
     
    8- Kanama varsa ne yapmalı?

    Gebelik süresince, vaginal kanama hiçbir zaman normal olarak değerlendirilmemelidir. Özellikle gebeliğin ilk günlerinde, embriyonun yerleşmesi esnasında lekelenme tarzı kanamalar soruna neden olmaz ancak kanama durumunda mutlaka ultrasonografi ile kontrol edilmelidir.
    Gebeliğin son 3 aylık dönemindeki plasenta kaynaklı kanamalar son derece önemlidir ve anne ile bebeğin hayatını riske edebilir.
     
    9- Gebelikte cinsel ilişki doğru mudur?

    Tıbbi olarak yasaklanmadığı sürece son 3 haftasına kadar cinsel ilişkide sakınca yoktur.
     
    10- Karın çatlaklarından kurtulunabilir mi?

    Gebelik ilerledikçe ciltte artan gerilim neticesinde karın, bacaklar ve göğüslerde çatlaklar oluşabilir. Çatlak oluşumunu önlemek için, gebelikte kilo alımına dikkat edilmeli, dengeli ve özellikle C vitamininden zengin diyet ile beslenilmeli ve 20. gebelik haftasından sonra cildi nemlendirmek için gebeliğe özel kremler, zeytinyağı, badem yağı, kakao yağı yada susam yağı her gün cilt üzerine uygulanmalıdır.
     
    11- Ultrason bebeğe zarar verir mi?

    Gebelikte 2 boyutlu (siyah beyaz) ultrasonografi, 3 ve 4 boyutlu ultrasonografi uygulanmasının bebek ve anne açısından herhangi bir sakınca yoktur, güvenle yapılabilir.
     
    12- Ne sıklıkta muayene olmalı?

    Gebelikte 32. haftaya kadar 4 haftada bir, 32-36. haftalar arası 2 haftada bir, 36. haftadan doğuma kadar haftada bir muayene olmalıdır.
     
    13- Bebeğin hareketleri nasıl gözlemlenecek?

    Bebek hareketleri ilk olarak 18-20 haftada hissedilmeye başlanır, daha önce doğum yapmış bayanlar 16. haftadan itibaren hareketleri hissedebilir. Bebek hareketleri, bebeğin iyilik halini gösteren en önemli parametrelerden biridir. Bebekte sıkıntı veya sorun olduğunda bebek hareketlerinde azalma olacaktır. 20. haftadan sonra bebek hareketlerinde azalma hissedilirse hemen doktora başvurulmalıdır.
     
    14- Kaç kilo alınmalı?

    Tüm gebelikte 11-14 kg alması normaldir. Gebeliğin ilk 6 ayında, ayda 1 kg, sonraki 3 ayda ise ayda 2 kg alması gerekmektedir. Aşırı kilo alımı diyabet, hipertansiyon ve normal doğumun engellenmesi gibi sorunlara yol açabilirken yetersiz kilo alımı düşük doğum ağırlıklı bebek ya da erken doğuma sebep olabilir.
     
    15- Gebelikte eşin rolü nedir?

    Gebelik, bayanda fiziksel değişimler yanı sıra psikolojik olarak da bir takım değişiklere yola açabilir. Duygusal değişikler, hüzün, endişe, alınganlık, duygu durum değişiklikleri olabilir. Erkek her zaman anlayışlı ve destekleyici olmalıdır. Özellikle gebeliğin ilk 3 ayında koku hassasiyeti nedeniyle mutfak ve yemek işlerini ele almalıdır. Gebelik sürecinde, gebelik ile ilgili aktiviteler ve muayenelere katılmalıdır. Doğum ve bebek bakımı ile ilgili kurslar ve kitaplar okumalı ve sürece her aşamada aktif olarak katılmalıdır.
      

    Gebelik dönemindeki şeker hastalarının, yaklaşık yüzde 12'sinin hamilelik öncesinde de diyabeti mevcuttur. Yüzde 88'inde ise hamilelik öncesi şeker hastalığı yoktur. Gebelikle ortaya çıkan diyabete 'gestasyonel diyabet' (Gebeliğe bağlı gelişen şeker hastalığı) adı verilir. Hamilelikte oluşan şeker hastalığı hamilelik süresi boyunca devam edip, doğumla birlikte sona erer.

    Gebelik şekeri açısından kimler risk altında?

    • İri bebek (4000 gram üzerinde) doğurmuş, birden fazla sayıda düşük yapmış olanlar.
    • Daha önceki gebeliğinde gestasyonel diyabet geçirmiş olanlar.
    • Gebelik öncesi kilosu normalden fazla olanlar.
    • Yaşı ileri olanlar (35 yaş ve üzeri.)
    • Ailede özellikle birinci derece akrabalarından birinde diyabet olanlar.
    • Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu ya da mantar enfeksiyonu olanlar.
    • Polikistik over hastalığı olanlar.
    • Gebelik öncesi ve gebelik sırasında tansiyon yüksekliği olanlar.
    • Kortizon kullanımı olanlar.

    Takibi nasıl yapılmalıdır?

    Beslenme: Diyabete uygun beslenme çok önemlidir. Gebelik boyunca alınan kilo toplam 10-12 kiloyu aşmamalıdır. Az ve sık beslenmeli, kan şekerini yükseltecek yiyeceklerden uzak durulmalıdır.

    Ölçüm: Şeker ölçüm cihazıyla günde en az 5 kez (açlık kan şekeri / her yemek başlangıcından 1 saat sonra ve yatmadan önce) kan şekeri takibi yapılmalıdır.

    Hareket: Diyetin yanında düzenli yürüyüşler ihmal edilmemelidir.

    İnsülin: Gestasyonel diyabetik hastalarının büyük bir kısmında diyet ve egzersizle kan şekerleri kontrol altına alınabilir. Kan şekerleri yüksek seyreden gebelerde ise, insüline başlanır. İnsülin, anne ve fetus için güvenlidir. Hamilelik öncesi diyabeti olmayan gebelerde doğum sonrası insülin kesilir.

    Şeker hastası kadın hamile kalabilir mi?

    • Şeker hastalığına bağlı oluşmuş ileri böbrek ya da göz hasarı, iskemik kap hastalığı yoksa hamile kalabilir.

    • Şeker hastalığı gebeliğe engel değildir. Ancak, hamile kalmak isteyen bir şeker hastası aylar öncesinden (en az 3 ay) hekim kontrolüne girmeli ve şeker kontrolüne başlamalıdır. Eğer, kan şekerleri yüksekken gebe kalınırsa; bebekte anomali riski artar, gebelik ve doğumda istenmeyen durumlar oluşabilir.

     

    Robotik cerrahi sistem, avantajları nedeniyle zor cerrahi girişimlerde tercih ediliyor. Hastayı kısa sürede normal hayata entegre eden yöntemi jinekoloji kliniği de başarıyla kullanıyor. Robotik cerrahi yönteminin kadın hastalıkları alanında kullanımı şöyle:

    • Robotik cerrahi yöntemiyle, tek delikten, sadece göbekten, rahim ve yumurtalık operasyonu gerçekleşiyor. Uygun olan miyomlar da çıkarılabiliyor.
    • Robotik cerrahi yöntemi, kısırlık tedavisinde de kullanılıyor. Tıkalı tüplerin eski haline getirilmesi, yumurtalıkların ve tüplerin etrafındaki yapışıklıkların giderilmesi gerçekleştiriliyor.
    • Yapışıklık nedeniyle yaşanan ağrılar ortadan kalkıyor.
    • Robotik cerrahi yöntemi, kanser ameliyatlarında lenf bezlerinin alınmasında kolaylık sağlıyor.
    • Robotik cerrahi yöntemiyle gerçekleştirilen rahim kanseri ameliyatlarında, hasta, kısa sürede ayağa kalkıp, normal hayatına dönebiliyor.
    • Zaman tasarrufu sağlıyor
    • Robotik cerrahi yöntemi, rahim sarkması ve pelvik bölgenin rekonstrüksiyon ameliyatlarında da zaman tasarrufu sağlıyor.
    • Robotik cerrahi yöntemi, aort damarı etrafındaki lenf bezlerinin alınmasında avantajlı bir ortam sağlıyor. Ameliyat esnasında elde edilen hassas hareket edebilme olanağı, bu bölgedeki ameliyatlarda komplikasyon riskini azaltabiliyor.
    • Robotik cerrahi yönteminin en yararlı olduğu hasta gruplarından biri de kilolu, yani vücut kitle endeksi yüksek olan hastalar. Bu gruptaki hastalarda laparoskopik ameliyatlarında, kalın yağ dokusu ve karın içi yağ fazlalığı aletlerin hareketlerini zorlaştırıyor. Ameliyat alanı dar oluyor. Oysa robotik cerrahi, gerek jinekolojik, gerek kanser ameliyatlarında önemli avantaj sağlıyor.

     

    Miyom, rahim dokusundan kaynaklanan iyi huylu bir tümördür. Kötü huyluya, yani kansere dönüşme olasılıkları çok çok nadirdir. Fibroid, leyomiyomata, fibromiyom veya leyomiyom gibi birçok değişik isimle de anılır. Kadın iç genital organlarında en sık rastlanan tümörlerdir. 35 yaş ile menopoz arası üremenin aktif olduğu dönemlerde, her 3 kadından birinde görülür. Menopozla gerileyebilir, çünkü menopozda kadınlık hormonu olan ve miyomların büyümesine yol açan östrojen miktarı azalır.

    Ameliyatsız miyom tedavisinde işlem de hastanede kalma süresi de kısa. Hamile kalma şansı da kaybolmuyor

    Miyomlar hangi durumlarda menopoz dönemini beklemeden tedavi edilmelidir?

    • Adet kanamasında kan miktarı artarsa,
    • Ağrılı adet kanaması yaşanıyorsa,
    • Adet kanama süresi uzamışsa,
    • Anemi, yani kansızlık gelişmişse,
    • Önde idrar kesesine basıyla sık idrara çıkmaya neden oluyorsa,
    • Arkada, rektum, yani kalın barsağın son bölümüne bası yaparak kabızlığa neden oluyorsa, ,
    • Karın alt kısmında, yani pelvisde ağrı varsa,
    • Cinsel ilişkide ağrı yaşanıyorsa.

    Miyom nasıl teşhis edilir?

    Miyom tanısında ilk basamak ultrasonografidir. Vajinal yol ile ya da batın üzerinden yapılabilir.

    Ultrasonografide 7-8 cm'den büyük veya birden çok sayıda miyom görülürse, ayrıca belirti ve şikayetler de varsa MR incelemesi yapılmalıdır. Çünkü MR ile miyomların kesin sayısı ve yerleşimleri belirlenir. Varsa eşlik eden başka hastalıkların görülmesi (örneğin adenomyozis), çevre dokuların ve yumurtalığın incelenmesi gibi birçok değerli bilgi edinilir. Zaten şikayetleri olan ve tedavi kararı alınan hastalarda MR incelemesi yapmak rutin haline gelmiştir.

    ameliyatsiz-miyom-tedavisi











    Miyom nasıl tedavi edilir?

    1. Cerrahi Tedavi:

    "Miyomektomi" yani rahimi tamamen almadan, sadece miyomu alarak yapılan cerrahi tedavidir. Miyomektomi cerrahisinde miyom sayısı fazla ise, sonuç yüz güldürücü olmayabilir.
    Diğer bir cerrahi tedavi ise, "Histerektomi" yani rahimin tamamen alınmasıdır. Histerektomi ile hasta üreme fonksiyonlarını tamamen kaybeder. Överler de alınırsa, erken menopoz, kemik erimesi ve psikolojik sorunlar ortaya çıkabilir.

    Her iki yöntemde de genel anestezi gerekir, hastanede kalma süresi, kan kaybı ve cerrahi komplikasyonlar gibi dezavantajlara sahiptir. Ameliyatsız miyom tedavilerinde ise bu dezavantajlar söz konusu değildir.

    2. Ameliyatsız miyom tedavileri:

    Bu yöntemde, rahim ve yumurtalıklar yerinde kalır. Ameliyat ve kesi gerektirmez. işlem ve hastanede kalma süresi kısadır. Kan kaybı yoktur.

    Yan etki ve komplikasyon oranları oldukça düşüktür. Hamile kalma şansı her zaman kaybolmaz. Başlıca ameliyatsız miyom tedavi yöntemleri; ablasyon, RF ablasyon, miyom embolizasyonudur.

    a. RF Ablasyon:

    Özel bir iğneyle miyomun içine girilerek yapılır. Bu özel iğneyle miyom içine radyofrekans enerjisi iletilir.
    Bu enerji miyom içinde ısı artışına neden olur ve ısısal hasarla tedavi gerçekleştirilir. Kesi gerektirmez. Çoğu zaman anestezi gerektirir.

    b. Miyom Embolizasyonu:

    Anjiyografik yöntemle lokal anestezi altında yapılır. Kasıktaki bir atardamardan ya da Florence Nightingale'de daha avantajlı olan el bileğindeki atardamardan girilir. Kesi gerektirmez. Özel ince mikrokateterler kullanılır. işlemin kendisi ağrısızdır.

    Ana amaç, miyomu besleyen atardamarları milimetreden daha küçük partiküllerle (parçacıklar, mikroküreler) tıkamak ve miyomu oksijensiz, besinsiz bırakmaktadır. Böylece miyom gittikçe küçülür (6 ay içinde maksimum küçülme sağlanır) ve doku ölümü gerçekleşir. Boyut ve sayı limiti sınırlayıcı olmayan tedavi yöntemidir.

     

    Bu dönemde meme dokusu daha az şiş ve hassastır. Menopozdaki bayanların ise her ay aynı günlerde meme muayenesi yapmaları uygundur.

    • Öncelikle aynanın önünde, ay ayakta, kollarınız serbest durumdayken her iki memenizde daha önce fark etmediğiniz bir değişiklik olup olmadığına bakın (şişlik, çekinti, renk değişikliği, şekil bozukluğu)

    • Her iki elinizi başınızın arkasına birleştirerek dirseklerinizi arkaya doğru açın ve birinci şıktaki değişikliklere dikkat edin.

    • Her iki elinizi belinizin yanına dayayın ve hafifçe omuzlarınızı öne doğru itin. Daha sonra bu hareket esnasında hafifçe öne doğru eğilin ve birinci şıktaki değişikliklere dikkat edin

    • Bir kolunuzu yukarı doğru kaldırın. Muayene için öteki elinizi 2,3 ve 4. Parmaklarınızın iç yüzleri kullanın. Parmaklarınızı birbirine bitişik tutun. Cildinize hafifçe bastırarak, tüm meme ve koltuk altı bölgenizi kontrol edin. Böylece meme üst dış kadrandaki yoğunlukları daha kolay fark edebilirsiniz.

    • Meme kanserinin yaklaşık yarısı bu alanda görülür. Muayene esnasında aşağıdaki doğrultudan birini kullanarak olağan dışı kitle veya sertlik olup olmadığına bakın. Daha sonra aynı işlemi diğer memeye uygulayın (muayene esnasında elin daha rahat kayması için krem türü sıvılar kullanılabilir. Bu muayene duş alırken de yapılabilir)

    • Koltuk altından başlayarak, memenin dışından büyük bir daire çizin. Gittikçe daireleri küçülterek meme başına doğru tüm bölgeyi muayene edin.

    • Koltuk altınızdan başlayarak parmaklarınızı yukarı aşağı hareket ettirin. Hareketleri içe doğru kaydırarak devam edin. Hareketlerde memenin alt sınırına kadar geldiğinizden emin olun.

    • Meme dış sınırından meme başına doğru parmaklarınızı yıldız şeklinde hareket ettirerek tüm meme dokusunu kontrol edin. Sonra koltuk altını tekrar kontrol edin.

    • Dördüncü şıktaki muayeneyi yatar durumda tekrar edin. Muayene ettiğiniz tarafın omuz altına ince bir yastık yerleştirmeniz muayenenin daha etkili olmasına yardımcı olur. Saptanan her kitle sertlik veya değişiklik kanser değildir. Ancak saptanan her değişikliğin uzman doktorlarca değerlendirilmesi gereklidir.

    • Dikkatli ve yumuşak bir şekilde meme başlarınızı sıkarak herhangi bir akıntı olup olmadığını kontrol edin. Akıntı varsa vakit geçirmeden doktorunuza haber verin. Genelde sıkma ile meme başında akıntı olmaz. Ancak bazı normal memelerde de zaman zaman veya sürekli akıntı olabilmektedir. Meme başından gelen akıntının rengi, geliş sıklığı ve yoğunluğunda olabilecek değişiklikler önemlidir.

    Gebe kadının beslenmesinde amaç, annenin kendi fizyolojik gereksinimlerini karşılayarak vücudundaki besin ögeleri yedeğini dengede tutmak,fetusun normal büyümesini sağlamaktadır.

    Gebeliğin gerektirdiği ENERJİ ve BESİN Ögeleri

    Gebelik öncesinde normal ağırlıkta olan bir anne adayının gebeliği süresince ayda ortalama 1 kg. ağırlık kazanması istenir. Genellikle ilk 3 aylık dönemde ağırlık kazanımı gereklidir. Anne adayının, normal enerji gereksinimine ek olarak ilk 3 ayda günde 150 kalori, 4-9 ay arası ise günde 300 kalori daha alarak, normal vücut ağırlığına ayda 1-1,5 kg eklenmesi önerilir. Gebelik başlangıcından normal ağırlığından şişman olan anne adayının fazla ağırlık kazanmasına gerek yoktur.

    Gebelik döneminde önerilen GÜNLÜK BESİN MİKTARLARI aşağıdaki gibidir;

    Yemekler genellikle 3 öğünde tüketilir. Gebeliğin ilk döneminde öğün sayısı arttırılarak öğündeki yemek miktarı azaltılabilir.

    Gebelikte BESLENME İÇİN öneriler:

    Etler haşlama veya ızgara olarak hazırlanmalı süt ce türevleri yarım yağlı veya az yağlı ayrıca kaymaksız tercih edilmeli, sebze ve meyveler en doğal şekliyle taze olmalı ve meyveler mümkünse kabuklu olarak tüketilmelidir. Haftada 2-3 defa kurubaklagil yemeklerin tüketilmesi tavsiye edilir.

    Gebelikte KABIZLIK

    Baz gebelik hormonlarının bağırsak hareketlerini yavaşlatıcı etkisi, kilo artışı nedeniyle günlük hareketlerinde azalma, anne adaylarında kabızlık oranını yükseltmektedir.

    Posa içeren sebze ve meyvelerin tüketilmesi, günlük 1,5-2 litre sıvı tüketilmesi, kuru kayısı, kuru erik, incir gibi besinlerin yenilmesi veya komposta, hoşaf olarak tüketilmesi ile fiziksel aktivitenin arttırılması, gebelikte oluşan kabızlığın çözümünde yardımcı olacak önerilerdendir.

    Gebelikte hiperemezis

    Gebelerde bireysel farklılıklar olduğundan, hiperemezisde diyet programı bireye özeldir. Genel olarak bulantı olduğu dönemlerde aşırı sıvı, aşırı tatlı ve yağlı yiyecekler yerine,tuzlu ve katı yiyecekler tercih edilmelidir. Mümkünse baharatlı gıdalardan uzak durulmalıdır.

    Gebelikte BESLENME PROGRAMI (1 günlük)

    Kahvaltı

    Süt (Az şekerli, kalsiyumdan zenginleştirilmiş)

    Yumurta veya yarım ağlı peynir

    Ekmek

    Pekmez, bal veya reçel

    Meyve veya taze sıkılmış meyve suyu (Yaz ayları için domates, maydanoz, yeşil biber, ıhlamur veya bitki çayı)

    Ara Öğün

    Meyve

    Öğle

    Etli yemek veya kurubaklagil yemeği

    Pilav veya makarna

    Yoğurt

    Ekmek

    Meyve

    Ara Öğün

    Süt veya sütlü kek veya muhallebi

    Meyve

    Akşam

    Çorba ( Tarhana, mercimek, sebze veya yoğurtlu çorbalar)

    Et veya etli sebze yemeği

    Mevsim salatası

    Ekmek

    Meyve

    Yatmadan Önce

    Süt veya yoğurt

    Not: Enerji gereksinimi, bireyden bireye farklılık gösterdiği için örnek menüde miktarlar belirtilmemiştir. Size özel bir gebelikte beslenme programı için bir uzmana başvurunuz.

    Doğum kontrol hapı nedir?

    Doğum kontrol hapları , östrojen ve progesteron içeren hormon haplarıdır. Yüksek etkinlik ve düşük yan etki nedeni ile sıkça tercih edilen bir korunma yöntemidir.

    Doğum kontrol hapları nasıl korur?

    Hamilelik kadın yuurtalıklarında üretilen yumurta ile erkek sperm hücresinin birleşip döllenerek rahim içine yerleşmesi sonucunda meyana gelir. Doğum kontrol hapları içerisinde bulunan hormonlar dışarıdan verildiği için vücudun hormon kontrolünü ele geçirerek yumurtalıklardan yumurtlama olmasını engellemektedir. Böylece spermin dölleyebileceği yumurta olmadığından hamilelik meydana gelememektedir.

    Doğum kontrol haplarının güvenirliliği ne kadardır?

    Doğru kullanıldığında doğum kontrol haplarının hamilelikten koruma oranı %100'e yakındır. Günümüzde mevcut geriye dönülebilir (bırakıldığında yumurtlama geri döner ve hamile kalınabilir) korunma yöntemleri içerisinde en etkili yöntemlerden biridir.

    Doğum kontrol haplarını kimler kullanabilir?

    Bazı özel durumlar dışında tüm kadınlar doğum kontrol hapı kullanabilir. Özellikle 40 yaş altı kadınlar, henüz çocuk sahibi olmak istemeyen kadınlar, adet düzensizliği veya adetleri ağrlı olan kadınlarda ilk seçenektir.

    Doğum kontrol haplarının hamileliği önlemek dışında ne gibi yararları vardır?

    Doğum kontrol haplarının doğum kontrolü dışında da kullanım alanları mevcuttur. Adet düzensizliği, hapların çok sık kullanıldığı durumlardan biridir. Düzensizliğin yarattığı sıkıntıları ortadan kaldırdığı gibi adet kanamasının başlayacağı zamanı bilmek de kadınları rahatlatmaktadır. Bazı fonksiyonel yumurtalık kistlerinin tedaviside dönemsel uygulamalar yapılabilmektedir. Bu hapların kullanımı ile adet dönemi sancılarında ve özellikle adet öncesi dönemde yaşanan gerginlikte belirgin azalma olduğu saptanmıştır.

    Kısırlığın sebeplerinden biri olarak sayılan rahim, yumurtalık ve tüpleri içine alan iltihabi durumlara karşı doğum kontrol haplarının koruyucu etkisi olduğu bilinmektedir. Ayrıca çeşitli araştırmalar doğum kontrol hapı kullanımı ile dış gebelik oluşma riskinin azaldığını ve yumurtalık ile rahim kanserinin daha az görüldüğünü ortaya koymuştur. Diğer bir kullanım alanı, endometriosiz denen rahimiçi dokunun rahim dışında bulunması durumunda uzun süreli tedavi ile gerileme sağlanabilmesidir. Sosyal açıdan bir avantajı da adetin erkene alınması veya daha ileri tarihe kaydırılması istenen durumlarda doktorunuza danışarak bunun sağlanabilmesidir.

    Doğum kontrol hapı kullanımının bırakılması gereken durumlar nelerdir?

    Özellikle haplar ilk kullanılmaya başlandığında ortaya çıkan bazı şikayetler veya durumlar hapların hemen bırakılmasını gerektirmektedir. Şiddetli baş ağrısı, migren nöbetleri, görme bozuklukları, göğüs ağrısı, şiddetli bacak ağrısı, ani sarılık gelişmesi gibi durumların yanı sıra ağır kazalar sonrası ve büyük ameliyatlar öncesinde ilaç kullanımına son verilmelidir.

    Doğum kontrol hapı kullanımında beklenen ve kabul edilebilir yan etkiler nelerdir?

    Özellikle hap kullanımının ilk aylarında lekelenme tarzında ara kanama beklenebilir. Bu durum birçok kadını rahatsız edebilir, ancak hapı bırakmayı gerektirmez. Bu kanamalar ilk 2-3 kutudan sonra kendiliğinden geçecektir. Geçmediği taktirde veya şiddetli bir kanama olması durumunda doktora başvurmak gerekmektedir. Aynı şekilde çok şiddetli olmayan mide bulantısı durumlarında hap kullanımına devam edilmelidir. Bazı kadınlarda kilo alma şikayeti olabilir. Bu da, daha düşük dozlu hapların kullanımı ile önlenebilir. Doğum kontrol hapları kullanıldıkları sürece adet kanamasının miktarını ve süresini azaltacaktır.

    Doğum kontrol hapı hangi durumlarda kullanılmamalıdır?

    Gebelik veya gebelik şüphesi olanlar
    Önceden geçirilmiş veya mevcut damar tıkanıklıkları olanlar
    Kontrolsüz yüksek tansiyon ve şeker hastalığı olanlar
    Ağır karaciğer hastalığı olanlar
    Özellikle hormon bağımlı kötü huylu tümörü olanlar
    Tanısı konmamış vaginal kanaması olanlar
    35 yaş üzerinde olanlar ve sigara kullananlar doktor tavsiyesine göre hareket etmelidir.

    Doğum kontrol hapı nasıl kullanılır?

    İlk kullanılmaya başlanacağı zaman adetin başlaması beklenir. Adetin ilk günü bulunduğunuz güne denk düşen günün karşısındaki hapı içerek başlanır ve hergün mümkün olduğu kadar aynı saatte olmak üzere 21 gün alınır. Bu kutu bittiğinde son tabletten birkaç gün sonra adet kanaması başlayacaktır. Bir sonraki kutuya, adet kanamasına bakılmaksızın mutlaka son tabletten 7 gün sonra başlanır ve tekrar 21 gün devam edilir. Yani 21 gün ilaç, 7 gün ara. Hap kullanımı bırakılmak istendiğinde mevcut kutu bittikten sonra beklenen kanama olur ve 4-6 hafta sonra normal yumurtlamanın olduğu adet dönemleri geri döner.

    Doğum kontrol hapı alımı unutulduğunda ne yapılır?

    Hap alımının unutulması durumunda farkedildiği takdirde ilk 24 saat içinde alınmalı, sonrasındaki hap alınması gereken zamanda içilmelidir. Ancak üst üste 2 gün hap alımı unutulduğunda doğum kontrol hapının güvenirliği tam olmaz. Böyle bir durumda bir sonraki adet kanamasına kadar ek tedbirlerle korunmak gereklidir. Yani hap bir gün unutulduğunda ertesi gün 2 tane birden alınır, ancak 2 gün üst üste unutulursa koruyuculuk konusunda şüpheye düşülür.

    Menopoz, kadında overlerde yumurtlama kaybını takiben adet siklusunun kalıcı olarak kesildiği duruma verilen latince isimdir.

    Menopoz süreci bazı kadınlarda fark edilmeyen hafif reaksiyonlar gösterirken bazı kadınlarda ise çok ağır ve çeşitli belirtilerle kendini gösterebilir.

    En sık karşılaşılan menopoz belirtileri şöyledir:

    • Adet düzensizliği
    • Ateş basması gibi vazomotor belirtiler
    • İdrar yolları, vajina ve etraf dokularda zayıflık ve hacim kaybı
    • Östrojenin uzun vadede eksikliğine bağlı sağlık problemleri: osteoporoz (kemik erimesi) ve kardiyovasküler (kalp damar ) hastalıklar

    Menopoz belirtilerine dair yaşam önerileri:

    Menopozun sık belirtilerinden biri olan ani ateş basmalarına nelerin sebep olduğunu gözlemleyin. Kafein, alkol, sıcak bir oda, stres ayrı ayrı ani ateş basmasını tetikleyen sebepler olabilir. Aniden ateş bastığı zaman ağzınızdan ve burnunuzdan derin bir nefes alıp sakin olun. Zor durumlar için doktorunuza danışın.

    Menopozda geceleri ateş basmaları 3 dakika veya daha fazla olabilir, uykunuz bölünüp sırılsıklam ter içinde kalabilirsiniz. İnce pijamalar alın.

    • Yastığın altına bir poşet dondurulmuş bezelye koyun.
    • Gece boyunca yastığı çevirip soğuk tarafına yüzünüzü koyun.
    • İnce bir yorgan veya pike kullanın.
    • Başucunuza bir fan koyun.

    Menopoz belirtileri ile mücadelede uyku kalitenizi arttırmak çok önemlidir. Yoga, meditasyon gözünüzü kapatıp sakinleşmenize yardımcı olabilir. Yatmadan 3 saat önce egzersiz yapabilirsiniz. Sütün içinde rahatlamanıza yardımcı olacak bir madde vardır , geece ılık süt içip uykuya geçmeyi deneyebilirsiniz. Uykuya dalana kadar bir şeyler okumak da uyku problemine karşı oldukça ektilidir. Tüm bunlara rağmen uykuya geçmekte zorluk yaşıyorsanız doktorunuza uyku sorunlarınızı danışın.

    Menopoz sürecinde hormon değişikliklerine bağlı olarak vajinanın daha ince ve kuru olması halinde ağrılı seks olabilir. Artık günümüzde bu konuda kadınların yardımcısı olabilecek birçok ürün geliştirilmiş durumdadır. Reçetesiz, su bazlı vajinal kayganlaştırıcı ve vajinal nemlendirici ürünleri deneyebilirsiniz. Menopoz döneminde seks için daha fazla zaman ayırın.

    Menopoz döneminde heyecanlanmak, çabuk sinirlenmek, ağlama krizleri kadınlarda görünen ortak sorunlardandır. Yoga ve mediatsyon burada da size yardımcı olabilir. Ayrıca ailenizle ve arkadaşlarınızla eğlenceli bir şeyler yapabilirsiniz. Ruh halinizi değiştirmek için doktorunuz, düşük dozda doğum kontrol hapı, antideprasanlar veya alternatif tedaviler önerebilir.

    Menopoz zamanında migren daha da artabilir veya ilk kez görünebilir. Eğer ani sıcak basmaları boyunca ortaya çıkıyorsa, nelerin tetiklediğini gözlemleyin. Böylece ağrıları azaltmak için gerekli önlemleri alabilirsiniz.

    Açlık baş ağrınızı tetikler, gün boyunca küçük öğün yemek size yardımcı olur. Uyku eksikliği menopozda baş ağrılarının başka bir nedendir. Eğer geceniz berbat geçtiyse gün içinde şekerleme yapmayı denemelisiniz.

    Saçlarınız menopoz döneminde incelebilir veya daha hızlı dökülebilir. Yüzde istenmeyen tüylerde menopoz döneminde canınızı sıkabilir. İstenmeyen tüyler için ağda, beyazlatmak, gibi çözümleri deneyebilirsiniz.

    Ergenlikten sonra menopoz döneminde de sivilce bir diğer ortak bir sorun olarak karşımıza çıkabilir. Saç ve cilt sorunlarınız devam ediyorsa cilt doktoruyla konuşun.

    Menopoz döneminde bir diğer önemli sorun; odaklanmak ve bulanık düşünceyle mücadele etmek olarak karşımıza çıkıyor. Hobi ve dil gibi yeni şeyler öğrenmek için gayret göstermek menopoz döneminde zihinsel gelişimimize çok katkı sağlayabilir.

    Yaz sıcak ve nemli havalar özellikle gebelikte çok zor olabilir. Hamile bayanların sıcağa dayanamama durumu zaten vardır.

    • Hava sıcaklıkları arttıkça rahatsızlık derecesi de artar
    • Sabah veya akşamüstü hava sıcaklığının azaldığı zamanlarda yürüyüşe çıkın
    • Hava sıcaklığının artacağını öğrendiğiniz günlerde yürüyüşe çıkmayın
    • Baş dönmesi veya kendinizi kötü hissettiğinizde güneşten uzak durun
    • Mutlaka hafif gölge alanları tercih edin
    • Sık sık ufak istirahatlar şekerlemeler yapın
    • Uzun süre ayakta kalmayın 
    • Kendinizi yorgun ve halsiz hissederseniz sol yanınıza doğru uzanın ve soğuk kompres uygulayın

    Alnınıza, başınızın üstüne, boyun arkanıza yapılacak olan hafif ıslak, soğuk nemli havlu ile vücut ısısını düşürebilirsiniz. Ayrıca sık sık nefes alıp vermekte vücut ısınızı düşürür. Astım gibi nefes darlığı problemleriniz varsa sıcaklarda dışarı çıkmamanız tavsiye edilir.

    Gebelikte oluşabilen ödem, kilo alımı, bebeğin büyümüş olması, nefes darlığı, mide ekşime ve yanmaları, uykusuzluk, çarpıntı şikayetlerini belirginleştirebilir. Yaz mevsiminde aşırı sıcakların olması gebe kadınlarda daha kolay vücut ısısı artışı sağlar ve buda gebelikte tansiyon yükselmesi veya düşmesine sebep olabilir. Sık sık alınacak ılık duşlar cildi nemlendireceği gibi özellikle sıcak basması ve uykusuzluk problemlerine de iyi gelecektir.

    Gebelik döneminde güneşten bilinçli şekilde yararlanmak gerekir. Güneş bir D vitamini kaynağıdır. Kemikleri, vücut savunma sistemini ve insan psikolojisi üzerinde olumlu etkileri vardır.

    Ancak güneş ışınlarının en dik geldiği saatler arasında yani saat 11 ile saat 16 arasında güneşlenmemek, Direk güneş ışınlarına uzun süre maruz kalmamak gerekir.

    Gebelikte vücudun sıvı ihtiyacı artacağından her gün bol miktarda sıvı alımına dikkat edilmelidir. Günde en az 2-3 litre (8-10 bardak) sıvı alımı şarttır. Bol su, taze meyve suları, hafif çorbalar, az şekerli kompostolar, limonata, sıvı miktarı fazla ayranlar vs seçenekler arasındadır. Yalnız gereğinden fazla sıvı tüketiminin de su zehirlenmesi durumuna yol açabileceği bilinmelidir.

    Alınan bol sıvı gebelikte görülme sıklığı artan kabızlık, basur, idrar yolu enfeksiyonları erken doğum, düşük riski gibi çok önemli problemlerin de oluşmasını engelleyebilir.

    Gebelerin dışarı çıktığında yanlarında su bulundurmaları faydalıdır.

    Tabi hem idrar çıkışını arttıran kola, kahve, çay gibi içeceklerden hemde su tutucu özelliği olan gazlı soda gibi içeceklerden çok miktarda alınmamalıdır. Taze sıkılmış meyve sularını içerken de şeker içeriğini unutmamak ve aşırıya kaçmamak gerekir.

    Yaz aylarında az yağlı yiyecekler yenmeli, kızartmalar, bol yağ ve salçalı yemeklerden kaçınılmalıdır. Salata, zeytinyağlı sebze yemekleri tüketilmelidir. Et, süt, yoğurt, peynir gibi temel protein kaynaklarını da tüketirken az yağlı olmasına özen gösterilmelidir.

    İlk aylarda bulantı kusma şikayetlerinin hafifletilmesi için az yağlı ve katı besinler tercih edilebilir. Yine akşam yemeklerinin daha hafif tutulması, az yağlı, düşük kalorili olması ve yatmadan en az 1-2 saat önce bir şey yenmemesi nefes darlığı şikayetini azaltabilir.

    Sıcaklarla birlikte artan besin zehirlenmelerine dikkat edilmelidir. Açıkta uzun süre beklemiş gıdalarda kolayca mikrop üreyebileceği unutulmamalıdır.

    Gebelikte vajinal akıntılar, mantar enfeksiyonları özellikle yaz aylarında daha fazladır. İdrarda koku, yanma, kötü kokulu akıntı, kaşıntı gibi şikayetlerde de başvurulması gerekmektedir. Aşırı terleme ve vücudun katlantılı yerlerin hava almaması enfeksiyonlara sebep olabilir. Güneş kızarıklıklara yol açabilir. Bu bölgeleri kuru ve temiz tutmak gereklidir. Her gün alınan ılık duşlar, pamuklu, terlemeyi ve cildin nemli kalmasını önleyecek rahat hafif ince, açık renk kıyafetler tercih edilebilir.

    Gebelikte melanin denen pigment hormonu daha yüksek seviyelerde olduğundan güneş ışınlarının yüzde ve ciltte leke oluşturma riski daha fazladır. Yüksek koruma faktörlü güneş kremleri tercih edilmelidir. Ayrıca kaliteli güneş gözlükleri ve korumalı şapkalar, mantar enfeksiyonunu engelleyici ter emici rahat, açık renk kıyafetler güneş ışığını yansıttığından tercih edilmelidir.

    Havuzların hastalıkların yayıldığı önemli alanlardan biri olduğunu unutmamak gerekir.

    Denizin dezenfektan özelliği olduğundan bulaşıcı hastalıkları havuzdan daha kolay kapmak mümkün olduğundan Havuz yerine deniz tercih edilebilir. Havuz tercih edilecekse de sürekli denetlenen havuzlar kalabalık olmadığı zamanlarda tercih edilmelidir. Hamile bayanlar 15-20 dakika gibi kısa süreli denize girip tekrar gölgelik alanları tercih edebilirler.

    Gebelikte özellikle yaz aylarında en çok önerilen spor uygun saatlerde yürümek ve yüzmektir. Suyun içinde yapılacak jimnastik hareketleri de çok faydalıdır. Sabah saatlerinde yüzmek tüm günü daha rahat geçirmeye faydalı olabilir. Gebelikte pilates ve yoga da önerilen sporlardandır. Gebelikte yapılan bu tür sporlarla yorgunluk hissi azalmakta, psikolojik açıdan daha rahat olunabilmekte ve daha rahat uyunabilmektedir. Gebelikte düşme tehlikesi olan su kayağı, jet ski vb yaz sporları önerilmez.

    Yüzme hem vücut ısınızı düşürür hem siatik sinirin üzerinden yükü alarak rahatlatır. Gebelikte yüzerken suyun boy hizasını geçmeyen derinlikte yüzülmesi olası kramp riskine karşıda önemlidir. Gebelikte dalma önerilmez. Suda jimnastik hareketleri yapmak sağlıklıdır. Havuz veya deniz içerisinde oluşabilecek kramplara karşı yalnız yüzülmemesi de tavsiye edilir.

    Anne adayları dar olmayan gebeler için tasarlanmış olan mayolar tercih etmelidirler. Deniz veya havuzdan çıkıldığında mayo değiştirilerek kuru mayo ile 15-20 dakika güneşlenilebilir.

    Ayaklarınızı sık sık yüksekte tutarak bacaklarınızdaki şişmeyi önleyebilir ve dolaşımı düzeltebilirsiniz. Su tutulmasını engellemek için aşırı tuz alımından kaçının. Ayaklardaki ödem için yemekten sonra veya günün sonunda yarım-bir saat uzanın. Ayaklarınızın altına bir yastık koyup ayaklarınızı hafif yukarıda tutarak uyuyun. Rahat ve normal ayak ölçünüzden yarım beden daha büyük bir ayakkabı giyinin. Yüzüğünüz sıkı geliyorsa çıkarın.

    Gebelikte yaptığınız egzersizlerde bol bol ara verip soluklanmalı ve susamayı beklemeden bol su içilmelidir. Ayrıca güneş altında spor yapmamalıdır. Gebelerin eşleriyle yapacakları sabah ve akşamüstü yürüyüşleri hem fiziksel hem de psikolojik açıdan çok yararlıdır.

    Genel olarak son 3 aylık gebelik döneminde uzun süreli yolculuk tavsiye edilmez.

    Gebelikte gideceğiniz tatil yerinin de temiz, havalandırması olan, hastaneye yakın bir yer olması tercih edilmelidir.

    Hijyen koşullarındaki olumsuzluklar, aşırı sıcaklar ve fazla terleme jinekolojik problemlerin artmasına yol açabiliyor. Aşağıda bu tip nedenler sebebiyle yaşanan sağlık sorunları ve korunma yolları ile ilgili birkaç başlığı bulabilirsiniz.

    Vajinada doğal ve yararlı bakterilerin yanısıra, uygun şartları bulduğu an baskın hale gelerek sağlık sorunlarına neden olabilen zararlı bakteriler de vardır. Bu kötü bakterileri harekete geçiren şartlar ise aşırı sıcak, terleme, nem ve sıcağa bağlı değişikliklerdir. Bu değişimlerin hepsi, gerek aşırı sıcakların yaşanması durumunda, gerekse deniz ve havuz gibi alışkanlıkların hayatımıza girmesi nedeniyle yazın daha yoğun yaşanır. En sık görülen vajinal enfeksiyonlar arasında mantar enfeksiyonları ve bakteriyel vajinozis ilk sıralarda yer alır. Bu iki enfeksiyon da, mantar hücreleri ya da bakterilerin aşırı üremesi sonucu ortaya çıkar ve genelde kaşıntı, yanma, rahatsızlık hissi, kızarıklık ve akıntı ile belirti verir.

    İdrar yolları ENFEKSİYONLARI

    Yaz aylarında sıklıkla görülen idrar yolu enfeksiyonları, bakterilerin 'üretra' adı verilen idrar açıklığından yukarı bulaşması ile oluşur. Akut idrar yolları enfeksiyonları ciddi anlamda ağrılı ve tehlikeli olabilir, ayrıca yukarı doğru yayılarak böbreklere gittiğinde tehlike düzeyi artar. Sık ve ağrılı idrara çıkma, idrarda kanlı renk değişikliği, tuvalet sonrası idrarın bitmediği hissi en önemli belirtileridir. Bu belirtilerle karşılaşıldığında mutlaka doktora gitmek gerekir. Üriner ya da vajinal enfeksiyonlar sadece yaza bağlı faktörlerle ortaya çıkmaz. Cinsel bölgedeki bakterilerin varlığı ve dengesi, başka nedenle alınan antibiyotikler, doğum" şıklı kontrol hapları, bağışıklık sistemini güçsüzleştiren diyabet (şeker hastalığı) gibi nedenler ya da cinsel bölgenizi kaşımak, giyinme sırasında mikrop Kapmak bile bu faktörler arasında yer alır. Fakat bazı insanlar diğerlerine göre enfeksiyonlara daha açıktır. Saymış olduğumuz şikayet ya da belirtilerden herhangi biri sizde mevcutsa bir an önce jinekologunuza başvurmalısınız. Henüz böyle bir şikayetiniz yoksa, bu tarz sorunları önlemek için alabileceğiniz önlemler üç başlık altında toplanıyor...

    İÇ GİYİMİNİZE Özen Gösterin

    Yaz aylarında giyiminizi tamamen pamuklu iç çamaşırlarından oluşacak şekilde ayarlamalısınız. Çok terlediğiniz durumlarda ise mutlaka pamuklu da olsa iç çamaşırınızı kuru olanla değiştirmelisiniz. Görünüm, moda ya da alışkanlık nedeniyle giyilen pamuklu olmayan çamaşırlar sizi aynada iyi hissettiriyor olsa bile, nem ve teri emmedikleri, hatta üzerlerinde tuttukları için hastalıklara davetiye çıkarırlar. Yaz aylarında gerek tuvalete girdiğinizde gerekse çamaşır ya da mayo, bikini değiştirdiğinizde mutlaka ellerinizi işlemin öncesinde ve sonrasında yıkayın.

    Asla ISLAK MAYOYLA Oturmayın

    Asla ıslak mayoyla oturmayın, güneşlenmeyin ve havluyla kurulandığınızda mayonuzun halâ ıslak kaldığını unutmayın. Deniz ya da havuzdan çıktıktan soma mutlaka kendinizi tamamen kurulayıp üstünüze kuru mayo giyin. Özellikle kirli deniz, havuz ya da göl gibi durgun sulardan her türlü bakteriyi kapabileceğinizi de aklınızdan çıkarmayın.

    NEMLİ HAVLU Kullanmayın

    Mantar hücreleri ve bakterilerin bazıları nemli havlularınızda yaşayabilir. Bu yüzden en yakın arkadaşınızın bile havlusunu kullanmamakta ve kendi havlunuzu başkasına kullandırmamakta fayda var. Yıkanan havluların bile kurumasının zor olduğu nemli ve sıcak havadaki kullanımlarda, bu durum unutulmamalıdır.

    1- Kadınlar duygusaldır bu yüzden daha sık migren atakları yaşarlar. - Yanlış

    Kadınlarda migren sıklığının daha fazla olduğu doğrudur fakat fazla duygusal olmalarından değildir. Bunun nedeni hormonal ve genetik farklılıklarına ve bu hormonların beyin kimyası üzerine etkisine bağlıdır.

    2- Hamileyim o halde iki kişilik yemek yemeliyim. - Yanlış

    Araştırmalar hamile kadının günde sadece 300 kalori fazlalığa ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Bu da bir büyük ev kurabiyesine denk geliyor. Hamilelikte fazla kilo alan annelerin çocuklarının kalp hastalığına yakalanma ve ölme olasılığının yüzde 30-35 arttığı biliniyor.

    3- Kalp damar hastalıkları erkek hastalığıdır. - Yanlış

    Östrojen hormonu, menapoza kadar kalp damar hastalığına karşı kadınları koruyor görünse de sigara, fazla kilo, hareketsizlik, hamurişi gıda tüketimi, yüksek tansiyon gibi risk faktörleri olan kadınlar yaşıtlarından daha erken kalp hastalığına yakalanıyor. Üstelik şeker hastası bayanların kalp krizi riskinin, şeker hastası erkeklerden 2 kat fazla olduğu biliniyor.

    4- Kadınlarda da kalp krizi belirtileri erkeklerdeki gibidir. - Yanlış

    Kalp krizindeki tipik göğüs ortasında veya soluna yakın, taş oturmuş gibi olan şiddetli ağrı kadınlarda daha az sıklıkta görünüyor. Kalp krizi geçirmiş kadınların ancak yüzde 30’u bu tipik ağrıyla hastaneye başvuruyor. Bunun yerine, ani gelişen aşırı bitkinlik, terleme, nefes darlığı, bulantı, endişe gibi şikayetler olabiliyor.

    5- Kadınların kalp krizi sonrası ölüm oranı daha düşüktür. - Yanlış

    Bir araştırmaya göre kalp krizinden 2 hafta sonrası 100 erkekten 93’ünün, 100 kadından ise 83’ünün hayatta olduğu bildiriliyor.

    6- Kadınların kalp bypass ameliyatı ve stent sonrası hayatta kalma oranları daha yüksektir. - Yanlış

    Tam tersine kadınların bu durumlarda ölüm oranları erkeklerden daha fazla. Hatta bir araştırmaya göre 50 yaşaltı bayanların baypas ve stent sonrası ölüm oranları erkeklerden 3 kat daha fazla.

    7- Kadınların kalbi çabuk kırılır. - Doğru

    Kalp krizinin az rastlanan, özel bir formu olan kırıp kalp sendromu, bayanlarda çok daha sık görülüyor. Yağ ve kireç birikimi olmadığı halde ani üzüntü sonrası birden büzülen kalp damarı, tipik kalp krizine neden olabiliyor. Bu durumda anjiyoda kalp damarları açık bulunuyor, fakat kalp kasında hasar görülüyor. Neyse ki çoğu zaman bu hasar aylar sonra tamamen düzelebiliyor.

    8- Üreme anatomisi açısından kadınlar şanssızdır. - Kısmen doğru

    Hem gebelik ve doğum riskli olaylar hem de prostat kanserine göre jinekolojik kanserler daha öldürücü.

    9- Felç de kalp krizi gibi kadınlarda daha az rastlanır. - Yanlış

    Damar hastalıkları erkeklerde en sık kalp krizi ile ortaya çıkıyor. İnme yani felç, ikinci sırada yer alıyor. 55 yaşüstü bayanlarda ise aksine ilk belirti felç veya kalp yetersizliği olarak görülüyor.

    10- Romatizma kadınlarda daha sık görülür. - Doğru

    Bağışıklık sisteminin aksamasına bağlı, vücutta mikropsuz süregen bir iltihap süreci olan romatizmal hastalıklar, kadınlarda daha fazla rastlanıyor. Üstelik romatizmal hastalığı olan kadınlarda, kalp-damar hastalığı daha sık görülüyor.

    11- Kadınlar daha iyi koku alır. - Doğru

    Ergenlikten menapoza kadarki dönem içinde kadınların koku ayırdetme yeteneğinin erkeklerden çok daha iyi olduğu biliniyor. Bu hormonal nedenlere bağlanıyor. Hatta eşinin atletindeki ter kokusundan bile endişeli olduğunu farkedebiliyor.

    12- Kadınlar eşini kokusuna göre seçer. - Bu iki cins için de doğru

    Bilinçsiz de olsa doğal ten kokusu eş seçiminde ilk adımı oluşturuyor. Eşler kendi genetik yapısından farklı özellikte olan kişiyi seçmeye eğilimli oluyor. Doğada melezlerin daha dayanıklı, üretken ve güzel olması buna bağlanıyor. İlginç bir araştırma bunu ispat ediyor: Sabun ve parfüm kullanmadan 2 gün giyilmiş erkek tişörtlerini koklayan bayanların, kendinden çok farklı genetik yapıdaki erkeklerin tişörtlerini çekici buldukları, doğum kontrol hapı kullananların ise bu farkı ayırt edemedikleri bildiriliyor.

    13- Antidepresan ilaçlar kadınlarda doğru karar almaya yardımcıdır. - Yanlış

    Günümüzde en çok kullanılan ilaçlardan olan antidepresanların araştırmalara göre kadınlarda eş seçiminde yanlış değerlendirmelere neden olabileceği iddia ediliyor. Mutluluk hormonu da denilen seratonini etkileyen tipte antidepresan kullananların aşık olamama sorunu yaşayabileceği söyleniyor.

    14- Meme kanseri 40 yaş sonrası hastalığıdır. - Yanlış

    Çoğunlukla 40 yaş üstünde görülse de hastaların yüzde 5’inin 40 yaş altı olduğunu unutmamak gerekiyor. Anne ve kızkardeşinde meme kanseri olanların daha yakından izlenmesi öneriliyor.

    15- Meme kanserinde kalıtsallık çok önemlidir. - Yanlış

    Sanıldığının aksine meme kanserinde kalıtsal geçiş oldukça düşüktür yüzde 10’un altındadır. Çevresel faktörler çok daha önemlidir. Düzenli egzersiz, brokoli, lahana, kefir, zeytinyağı tüketimi ve D vitamini riski önemli oranda azaltıyor.

    16- Kadınların cildi daha geç yaşlanıyor. - Yanlış

    Maalesef tam tersi, hormonal nedenlerden cildin elastikiyetini sağlayan kollajen kadınlarda daha erken azalıyor. Fakat kadınlar sevinebilirler çünkü fotoğraflarda yine de daha genç duruyorlar. Bunun sebebi erkek cildinin daha kalın olmasına bağlı. Yüz hatlarının ve yaşlılık lekelerinin daha kolay belirginleşmesi, yıllarca traşın ve traş sonrası kullanılan kozmetik kimyasalların yarattığı hasardan kaynaklanıyor. Testosteron cildi parlak ve yağlı gösteriyor.

    17- Kadınlara sekiz saat uyku yeterlidir. - Yanlış

    Bu kişiden kişiye değişiyor. Kadınların yeterli uyku uyumaması erkeklere nazaran daha fazla psikolojik stres yaratıyor, kanda kalp krizi ve şeker hastalığı riskini arttıran bazı kimyasalların artışına neden oluyor.

    18- Kadınlar ağrıya daha dayanıksızdır. - Kısmen doğru

    Bu durum her zaman için geçerli değil çünkü östrojen seviyelerine bağlı. Kanser, kas-kemik hastalıkları ve iltihap nedeniyle gelişen ağrılar, adetin östrojen seviyesinin en yüksek olduğu döneminde daha az hissedilmektedir. Bu, östrojenin doğal ağrıkesici salınımını arttırıcı özelliğine bağlanmaktadır. Östrojenin azaldığı adet dönemi ve gebelik sonrası ağrıya dayanıklık azalmaktadır.

    19- Kadınlar gözü yaşlıdır. - Doğru

    Anatomik ve biyolojik yapılarının farkına bağlı olarak kadınlar ortalama ayda 5,3 defa erkeklerse 1,4 defa ağlamaktadır. Gözyaşı salgı bezi erkeklerden daha büyüktür. Gelişimi ve çalışması, süt salgısından da sorumlu olan, erkeklerde de bulunan prolaktin hormonuna bağlıdır ve 18 yaş civarında yüzde 50-60 daha fazla salgılanmaktadır.

    20- Kadınlar alkole daha dayanıksızdır. - Doğru

    Bu durum erkelere nazaran, alkolü temizleyen karaciğerlerinin daha küçük olması ve alkolü sulandıran vücut su miktarının daha az olmasına bağlıdır.

    21- Sigara ve alkol bağımlılığı kadınlarda daha azdır. - Doğru

    Erkeklerin sigara, alkol ve madde bağımlılığına yakalanma oranı daha yüksektir. Sigarayı bırakabilme oranları da daha düşüktür.

    Robotik cerrahi nedir?

    Robotik cerrahi olarak bilinen cerrahi yöntemi jinekoloji alanında hastanın karnına büyük bir kesi yapılmadan 1 cm lik küçük kesilerden yerleştirilen kamera ve cerrahi alet çubuklarıyla gerçekleştirilen ameliyatlardır. Aslında artık halkın da aşina olduğu ve kapalı ameliyat olarak nitelediği laparoskopi işleminin teknolojik olarak bir üst basamağı olan robotik cerrahi yönteminde laparoskopide olduğu gibi hastanın karın boşluğu içine küçük kesilerden giren mekanik kol ve aletler ve de en önemlisi 3 boyutlu bir görüntü sağlayan bir kamera yardımıyla laparoskopiye göre çok daha fazla keskin görüş, müdahale ve işlem imkanı sağlanmaktadır. Robot olarak anılan cihazın başında oturan cerrahın tüm el hareketlerini birebir olarak içerdeki robot eline aktaran ve büyütme özelliği sayesinde cerraha daha keskin ve yakından bir görüntü sağlayan bu yöntemde cerrahi daha etkili, kolay ve hastaya daha az sıkıntı verecek şekilde yapılabilmektedir.

    Hangi durumlarda robotu kullanıyoruz?

    Robotik cerrahi değişik branşların hepsinde laparoskopiyle yapılabilen tüm cerrahi işlemleri gerçekleştirebilmektedir. Dolayısıyla halkımızın kapalı ameliyat diye bildiği tüm operasyonlar robotik cerrahi ile yapılabilmektedir. Bunlar arasında genel olarak prostat ameliyatlarından kalp damar ameliyatlarına, safra kesesi ameliyatlarından kadın hastalıkları ameliyatlarına kadar geniş bir yelpaze sıralanabilir. "Minimal invazif cerrahi" olarak isimlendirilen ve çağımızın yeni cerrahi akımı olan uygulamalar bütününde amaç, hastanın sağlığı için gerekli cerrahiyi çevre dokulara en az zarar vererek ve mümkün olduğunca organları koruyan bir yaklaşımla yapmaktır. Bu hastanın yararına olduğu kadar cerrahinin başarısı ve yan etkilerinin azlığı açısından da önemlidir.

    Neden Robotik Cerrahi ?

    Hastanın karın boşluğunu küçük kesilerden giren bir kamera ve birkaç cerrahi alet cubuğu sayesinde hastanın karnında büyük bir ameliyat yarası olmamakta, ameliyat sonrası iyileşme ve normal yaşama dönme daha hızlı ve kolay olmaktadır. Laparoskopinin de avantajı olan bu durumun robotik cerrahideki gelişmiş durumu ise cerrahın ameliyat ettiği bölgeyi yakından, 3 boyutlu ve en ince ayrıntısına girerek görebilmesi küçük sinir ve damarları ayırt edebilmesi ve koruması, açık cerrahide cerrah elinin ve aletlerin giremeyeceği ya da çevreye zarar verebileceği durumlarda bile adeta yapay bir el gibi çalışan robot cerrahın elinin dışarıdaki hareketlerini birebir hassasiyette içeriye aktarmakta ve ameliyatı mükemmelleştirmektedir. Robot kolunun içerdeki sınırsız hareket yeteneği, aynı anda birkaç cerrahi alet fonksiyonunu yerine getirmesi, çok daha az kanamaya yol açması ve iyileşme sürecinin daha kısa olması robotik cerrahiye yönelinmesinin asıl nedenlerindendir.

    Ayrıcalıkları üstünlükleri?

    Yukarıda da özetlendiği üzere bu yöntemin ana avantajlarını küçük (santimetre düzeyinde) kesilerden gerçekleştirilmesi ve böylece hem yara iyileşmesi kolaylığı, fıtık oluşumunun olmaması, estetik kaygılara yanıt vermesi, hastanın normal hayatına dönmesinin çok daha kısa ve kolay olması söylenebilir. Diğer bir avantajı ise cerrahın açık cerrahi ya da laparoskopiye göre çok daha net ve yakın gördüğü ameliyat bölgesine hakimiyeti ve cerrahinin daha etkin yapılmasıdır, bu aynı zamanda daha az komplikasyon daha az çevre doku hasarı ve daha kesin hasta yararı demektir.

    Türkiye'de Dünya'da kadın doğumda robotik kullanımı ne aşamadadır?

    Dünyada kullanılmaya başladıktan bir süre sonra bu robotik cerrahi cihazları ülkemizde de kullanıma girmiştir. Dünyadaki kullanım zamanı ile ülkemizde kullanılması arasındaki zaman farkı göz ardı edilebilecek sürelerdedir. Şu anda ülkemizde de dünyadaki örnekleri gibi rahimin alınması ( histerektomi ), yumurtalık kistleri ( over kisti ), myom ameliyatları ( myomektomi ) ve en önemlisi jinekolojik kanser ameliyatları sayılı ve sınırlı merkezde gerçekleştirilmektedir.

    Riskleri var mı ?

    Hastalarımıza örnek vermek için kullandığımız cümledeki gibi basit bir diş çekiminde ya da enjeksiyonda bile risk her zaman mevcuttur. Ancak buradaki soru risk var mıdır? Yerine diğer klasik cerrahi yöntemlerine göre riski nasıldır? şeklinde olursa bunun yanıtı kesinlike bilinen klasik yöntemlere; açık cerrahi ve laparoskopiye göre riskleri, komplikasyon oranları daha düşüktür olacaktır.

    Bugün için robotik cerrahinin dünyada hızla yayılıyor olması, belirtildiği gibi "minimal invazif cerrahi" konseptinin hastaya daha az risk getiren ve başarı oranını daha arttıran bir yöntem olduğu anlaşılacaktır.

    Hpv (rahim ağzı kanseri) aşısı

    Human Papiloma Virus (HPV) ABD'de en sık görülen cinsel temasla bulaşan hastalıklar arasındadır. Bu ülkede HPV virusu her yıl 6.2 milyon insana bulaşmaktadır. HPV'nin kadın nüfusta her ne kadar bazı önemli hastalıklara sebep olduğu bilinmekte ise de erkeklerde de hastalıklara neden olmakta veya kadınlara bulaştırılmaktadır.

    Gardasil (HPV aşısı) canlı virus taşımayan bir aşı olup 6 aylık süre içerisinde 3 doz şeklinde uygulanmaktadır. Rahim ağzı kanseri ve genital siğillere neden olan 4 tip viruse karşı yüksek derecede etkin bir aşı olarak kabul edilmektedir.

    HPV Aşısı hangi yaş aralığında yapılmalıdır?

    HPV aşısı 12-26 yaş arasında genç kızlara ve en erken 9 yaş başlangıç olarak yapılabilmektedir.

    Neden bu kadar genç yaşta önerilmektedir ?

    Cinsel yaşam başlamadan önce ve HPV tiplerinden her hangi biri ile karşılaşmamış olmak aşıdan en yüksek korunmayı sağlamaktadır.

    Cinsel aktivitesi olanlarda HPV aşısı faydalı mıdır ?

    Cinsel yaşamı başlamış olan kadınlarda aşı koruyucu olmasına rağmen, cinsel teması olmamış kişilere göre daha az korunmaktadırlar. Bunun nedeni cinsel yaşamı başlamış olanlarda bazı HPV tipleri bulaşmış olabileceğinden aşının koruma gücünde azalma oluşmaktadır. Buna rağmen herhangi bir HPV tipinde bulaşma olsa dahi diğer 3 tipe karşı korumanın devam ettiği görülmektedir.

    Neden 9-26 yaş arası gibi bir aralık sözkonusudur ?

    HPV aşısının etkinliği ile ilgili çalışmalar başlangıç olarak bu yaş aralığını kapsamış ve yetkili ilaç kontrol kurumları tarafından sertifiye edilmiştir. Yakın zamanda 26 yaş üzerine çalışmalar başlamış, bazı sonuçlar elde edilmiştir. Halen ilaç izin komisyonları 9-26 yaş aralığını esas almaktadır. (CDC guidelines 2006).

    Erkeklerde HPV aşısı yapılabilinir mi?

    Kanıta dayalı tıp açısından erkeklerde HPV aşısına ait kesin bir kanıt henüz yeterli değildir. Dolaylı veri ve bulguların ışığı altında penis, anüs kanseri ve genital siğil gibi patalojiler üzerinde yararları olacağı düşünülmektedir. Bilimsel çalışmaların seyrine göre erkeklerin aşılanmasının, kadınları da bazı kanser tiplerinden dolaylı olarak koruyacağı düşünülmektedir. Fakat elimizde kesin kanıtlar olmaması nedeni ile henüz erkekler üzerinde aşılama protokolleri söz konusu değildir.

    Gebe kadınlar aşı olabilir mi?

    HPV aşısı halen gebelerde önerilmemektedir. Gebelerde ve anne karnındaki bebekler üzerinde, aşının yan etkileri üzerine yeterli kanıt ve araştırmalar yoktur. Bugüne kadar yapılan çalışmalar, gebelerde ve yeni doğan üzerinde istenmeyen etkilerini göstermemiş olmasına rağmen ,mevcut çalışmalar kesin kanıt açısından yetersiz kalmaktadır. Mevcut bilgiler, gebeliğin sona ermesinden sonra aşıların başlamasını veya eksiklerin tamamlanmasını önermektedir. Aşının ilk dozu yapıldıktan sonra gebeliğini fark eden gebelerin diğer aşılarını gebeliğin sonlanmasından sonra devam etmesi gerekmektedir.

    HPV aşısının etkinliği ne kadar?

    HPV aşısı 4 tip viruse karşı yüzde yüz koruma sağlamaktadır. Bu 4 tip virüsün oluşturabileceği serviks, vulva ,vagina prekanseröz oluşumlarını ve genital siğillerini engellemektedir. Yukarıda belirtilen bu yüksek oranlı koruma 9-26 yaş arasında 4 tip HPV enfeksiyonu ile hiç karşılaşmamış kişileri kapsamaktadır. HPV' nin 4 adet tipinden her hangi biri ile karşılaşmış bireylerde bu koruma oranları düşmektedir. HPV aşısının mevcut prekanseröz lezyonları veya genital siğilleri tedavi edici özelliği kesinlikle yoktur. Koruyucu etki ile tedavi edici etkileri karıştırmamak son derece önemlidir.

    HPV aşısı kaç yıl süre ile koruyuculuğunu devam etmektedir?

    Aşının kaç yıl süre koruduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bugüne kadar yapılan bilimsel çalışmalar, aşının koruyuculuğunun en az 5 yıl olduğunu kanıtlamıştır. Koruyuculuğun 5 yıl üzerinde olabileceği düşünülmektedir fakat yeterli çalışmalar henüz elde yoktur.

    HPV aşısının yetersiz kaldığı noktalar nelerdir?

    Aşının bütün HPV virüslerine karşı koruma sağlamaması nedeni ile genital kanser ve siğillere karşı tam bir koruma sağlamaması mümkün olmamaktadır. Rahim ağzı kanserlerinin %30 oranına karşı koruma sağlanmamaktadır. Bu nedenle aşı sonrası kadınların rahim ağzı kanserine karşı tarama testlerine (Pap Smear testi gibi) devam etmeleri şarttır. Aynı zamanda genital siğillerinin %10 oranı kadarı aşıya rağmen korunulmamaktadır. Bu nedenle diğer cinsel temasla bulaşan hastalıklara ve koruma çatısı dışında kalan HPV türlerine karşı kişilerin gerekli duyarlık ve korunmayı göstermesi gerekmektedir.

    Genç kızlarda yeterli koruma için aşının her üç dozunun yapılması gerekli midir?

    HPV aşısının yeterli koruma sağlaması için genç kızlarda bir veya iki doz yapılması yeterliliği hakkında yeterli kanıt yoktur. Bu sebeple eldeki bilgiler ışığı altında her üç dozun tamamlanması, gerekli koruma için şart görülmektedir.

    HPV aşısı güvenilirliği nedir?

    HPV aşısının FDA (Federal Drug Administration) kurumu tarafından yaşları 9-26 arası olan 11.000 kadın üzerinde emniyet ve güvenirlik çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışma, aşıya ait ciddi bir yan etki olmadığını göstermiştir. En sık görülen yan etki, aşı yerinde bazen görülen yanma hissidir. CDC (Central Disease Control) ve FDA halen aşı güvenilirliği ile ilgili çalışmalarını ortaklaşa devam ettirmektedir.

    Rahim ağzı kanseri ve HPV virusundan korunmanın diğer yolları nelerdir?

    Rahim ağzı kanserlerinin %70 oranına neden olan bir başka aşı henüz deneme ve çalışma sürecindedir. Yakın zamanda bu aşı sağlık hizmetine sürülecektir.

    Yıllık ve düzenli yapılan pap smear testleri rahim ağzı kanserlerinin büyük bir kısmının erken ve tedavi edilebilinir dönemde yakalanmasını sağlamaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde rahim ağzı kanserine yakalanların büyük çoğunluğu ya hiç ya da son 5 yıl içerisinde Pap Smear testi yaptırmamış kadınlardan oluşmaktadır.

    Prezervatif kullanımının, rahim ağzı kanserinden koruma sağladığı ve genital siğilleri azalttığı belli bir oranda bilinmektedir. Aynı zamanda prezervatif kullanılmasının AIDS ve cinsel temasla bulaşan birçok hastalığı belli bir oranda engellediği bilinmektedir.

    Düzenli doktor KONTROLLERİ

    Geleneksel olarak tekiz ve yüksek riskli olmayan gebeliklerde; başlangıçta ayda bir kez, 28-30. gebelik haftasından itibaren 2 haftada bir ve son ayda (36.haftadan itibaren) haftalık takip yapılır. Yeni modern yöntemde ise 12-14. haftada , 20, 26, 32, 36, 38, 40 ve 41. haftada kontrollerin yapılması yeterlidir.

    İkiz gebeliklerde ya da annenin yüksek riskli gebelik sınıfında olması durumunda doktorun kararına göre 2-3 haftada bir, gerekirse haftada bir takipler yapılır.

    İLK kontrol

    İdeal olarak ilk kontrolün zamanı 8-12. haftalar arasındadır.

    Bu kontrolde:

    Anne adayının hastalık öyküsü dinlenir.

    Aile hikayesi dinlenir.

    Son normal adetin zamanının doğruluğunun tespiti yapılır.

    Geçmiş gebelik öyküsü dinlenir.

    İlaç kullanımı sorgulanır.

    Allerji öyküsü dinlenir.

    Sosyal öykü dinlenir.

    MUAYENE aşağıdaki basamaklardan oluşur:

    Anne kalbini dinlemek, tansiyon ve kilosunu ölçmek

    Solunum sistemi muayenesi

    Meme muayenesi

    Kifoz ve skolyoz açısından omurganın değerlendirilmesi

    Karın muayenesi

    Varisler açısından bacakların kontrolü

    Vajinal muayene (son zamanlarda yapılmadıysa pap-smear testi)

    Aşağıdaki TETKİKLER yapılır:

    Tam idrar tetkiki,

    Tam kan sayımı,

    Kan grubu,

    Hemoglobin elektroforez,

    Hepatit B antijeni,

    Rubella antikoru,

    HIV testi,

    Sifiliz taraması

    Gebelikte yapılan TARAMA TESTLERİ

    İkili tarama test, bebekte ense kalınlığı ölçümü: 11-14 haftada Down Sendromu taraması için yapılır.

    Ayrıca ense kalınlığı ölçümü başta kalp anormallikleri olmak üzere diğer bazı bebekte olabilecek anormallikler açısından da bilgi vericidir.

    Üçlü test: 15-20. gebelik haftasında yapılır. Bu test Down sendromu dışında sinir sisteminin gelişimsel bozuklukları açısından da bilgi verir.

    Ultrasonla rutin anomali taraması: 18-20. haftalar arasında yapılır.

    Şeker yükleme testi: 24-28. gebelik haftası arasında yapılır.

    Gebelikte yapılan GİRİŞİMSEL TESTLER

    KORYON VİLLUS ÖRNEKLEMESİ; Gebeliğin daha sonraki dönemlerinde plasentayı oluşturacak olan koryondan genetik tanı amacı ile biyopsi alınmasıdır. 11-13. gebelik haftaları arasında yapılır.

    AMNİOSENTEZ; Bebeğin içinde bulunduğu sıvıdan iğne yardımı ile bir miktar örnek alınarak incelenmesi işlemidir. Günümüzde genetik anomalilerin tespitinde kullanılan en geçerli testlerden biridir.

    KORDOSENTEZ; Anne karnında ultrason eşliğinde bir iğne ile girilerek bebek kordonundan kan alınmasıdır. Tanı ve tedavi amacıyla yapılabilir. Genellikle 20. gebelik haftasından sonra yapılır.

    Bu işlemlere bağlı düşük, enfeksiyon, su kesesinin açılması, plasenta veya kordonun zedelenmesi, erken doğum riski, alınan sıvıdan yeterince hücre üretilememesi, iğnenin bebeğe zarar vermesi gibi riskler vardır. Uzman kişilerin elinde 1/100 den fazla değildir.

    Sağlıklı bir GEBELİK İÇİN genel öğütler

    Doktor ve anne adayı arasında plan belirlemek gerekmektedir.

    Anneye gebelik ve doğum hakkında bilgi edinebileceği yollar gösterilmelidir. (ilgili kitaplar, anne eğitim sınıfları, rahatlama sınıfları)

    Sosyal güvence imkanlarını gözden geçirmek gerekmektedir.

    Uygun ilk zamanda diş muayenesi yapılmalıdır.

    Beslenme ile ilgili öneriler geliştirilmelidir.

    Anne karnında bebekte gelişme geriliği ve olgunlaşmayı geciktirdiği için sigaranın bırakılması gerkmektedir.

    Alkolün bırakılması gerkmektedir.

    Pastörize edilmemiş ürünler, taze peynir ve beyin tüketiminden kaçınılması gerkmektedir.

    Toksoplazma riski açısından kedi eşya ve pisliklerinden uzak durulması gerkmektedir.

    Demir takviyesi alınması gerekmektedir.

    Vitamin kullanımı (folik asit) önerilmektedir.

    Cinsel ilişki vajinal kanama olmadıkça serbesttir.

    Egzersiz olarak yürüyüş ve yüzme tavsiye edilir.

    Gebe sadece kendisini rahatsız etmeyecek uzaklığa yolculuk etmelidir.

    Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanları olarak gebelik ve sonrası dönemde amacımız; "sağlıklı anne, sağlıklı gebelik ve sağlıklı bebek"tir.

    Gebe kalmaya karar vermiş bir kadının, ilk jinekolog ziyaretinin gebe kalmadan önce olmasında fayda vardır.

    Bu muayenede gebe adayının:

    • Öyküsü alınır.
    • Jinekolojik muayenesi yapılır.
    • Transvajinal ultrasonografi çekililir.
    • Pap-smear testi yapılır.
    • Meme muayenesi gerçekleştirilir.
    • Boy – kilo – tansiyon ölçümü yapılır.
    • Sağlıklı bir yaşam biçimini gebelik öncesinde benimsemek ve uygulamaya başlamak gerekir.
    • Gebelik öncesi bilinen kronik hastalığı olanlar (kalp hastalığı, böbrek hastalığı, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, epilepsi vb.), mutlaka doktor kontrolünde olmalı, hastalıkları açısından en uygun dönemde gebe kalmalıdır.
    • Sigara içenler sigarayı mutlaka bırakmalıdır.
    • Aşırı kilosu olanlar, ideal kilolarına dönebilmek için diyetisyen kontrolünde kilo vermelidir.
    • Kızamıkçık enfeksiyonu ile hiç karşılaşmamış veya daha önce aşılanmamış olan kadınların aşılanması gerekmektedir. Aşılamadan sonra 3 (üç) ay gebe kalınmaması önerilmektedir.
    • Ailesinde veya kendisinde Akdeniz anemisi, orak hücreli anemi, kistik fibrosis ve benzeri kalıtsal hastalıklar olanlar genetik danışmanlık almalıdır.
    • Nöral tüp defekti (omurganın tam kapanmaması) anomalilerini engellemek için günde 400 mikrogram folik asit kullanılması önerilmektedir. Daha önceki gebeliklerinde bu şekilde bir öyküsü olan kadınlarda günlük folik asit dozu 4 gram olmalıdır.
    • Alkol, uyuşturucu madde kullanımının bırakılması gerekmektedir.
    • Stresle mücadele etmenin öğrenilmesinde yarar vardır. ( egzersiz, yoga vs.)

    Gebelik öncesi yapılması önerilen testler:

    • Kızamıkçık testi,
    • Toksoplazma ile ilgili testler,
    • Hepatit B taraması,
    • Tam kan sayımı, tam idrar tetkiki,
    • Kan şekeri , anne-baba adaylarının kan grupları,
    • Tiroid taraması

    Annelik duygusu gebeliğin ilk aylarında başlayıp doğum anında en yüksek düzeye ulaşır. Her anne adayının doyasıya yaşamak istediği bir süreç olan doğum, anne olanların tanımladığı olağanüstü bir duygudur.

    Bu süreci tam olarak yaşamak isteyen anne adayı çekeceği doğum sancılarının korkusunu da içinde taşır."Doğum sancısı" doğum için vazgeçilmez olan rahim kaslarının kasılması sonucu ortaya çıkan çok şiddetli bir ağrıdır hatta pek çok kadın tarafından yaşamlarındaki en şiddetli ağrı olarak tanımlanır.

    Hissedilebilecek ağrı ya da sancının şiddeti bebeğin boyu, bebeğin pozisyonu, pelvis (çatı) genişliği, kasılmaların gücü, geçmiş deneyimler ve beklentiler, ağrı eşiği ve henüz çözülmemiş pek çok nedenler gibi çeşitli faktörlere bağlıdır. Ne kadar ağrı duyacağınızı doğumu yaşamadan önce tahmin etmek güçtür

    Annenin yaşamındaki belki de en güzel deneyim olan doğum sürecini tatsız bir deneyime dönüştürebilen bu sancıların doğumun seyrini olumsuz yönde etkilemeden önleyebilmek için pek çok araştırma yapılmış ve pek çok yöntem denenmiştir.

    Doğum sancılarının hafifletilmesi veya giderilmesi için damar yolu ile verilen ilaçların bazı dezavantajları ve yan etkileri olabilir. Bu yan etkilerin en önemlisi sersemlik ve uyku hali yaratmasıdır. Ayrıca bulantı, kusma, solunum güçlüğü, kaşıntı, kabızlık ve mesanede idrar birikmesi gibi yan etkiler de görülebilir. Anne sütünün gelmesi ve emzirmenin başlaması gecikebilir. Bu nedenle alternatif arayışlar içine girilmiştir.

    Ağrısız doğum için rejyonel (bölgesel) anestezi ilk kez 1900 yılında kullanılmıştır. Her yeni uygulamada olduğu gibi başlangıçta bazı olumsuz etkiler görülmüş, ancak zaman içerisinde yapılan klinik çalışmalar sonucu günümüze gelinmiş, yeni ilaç, yöntem ve teknikler ve ağrısız doğum konusunda uzmanlaşmış anestezistler sayesinde, ağrısız doğum güvenli bir seçenek olarak yaygınlaşmıştır.

    Epidural aralık, omuriliğin çevresindeki zar ile omurların arasındaki bağ dokusunun arasındaki milimetrik boşluktur. Bu aralığa amaca uygun olarak omuriliğin çeşitli seviyelerinden ilaç uygulanarak pek çok ameliyatın yapılması, ameliyat sonrası ağrıların dindirilmesi ve kronik dindirilemeyen ağrıların tedavisi mümkündür.

    Burada analjezi ve anestezi kavramlarını birbirinden iyi ayırmak gerekir. Analjezi ağrısızlık, anestezi ise duyusuzluk demektir. Normal doğum sırasında bel bölgesinden epidural yolla sağlanan analjezi, yani ağrının ortadan kaldırılması yeterli olurken, sezaryen ile doğum sırasında epidural anestezi uygulamak gerekir. İşlem yönünden her iki uygulama da aynıdır, fark sadece verilen ilaç dozlarındadır.

    Halk arasında "ağrısız doğum" olarak bilinen epidural analjezi ile doğum, günümüzde oldukça yaygınlaşmaktadır. Bel hizasına yerleştirilen milimetrik bir tüp olan kateterden uygulanan bir ilaçla, vücudun alt yarısından gelen ağrı sinyallerinin iletimi geçici olarak durur ve ağrılı uyarının çıktığı bölgede ağrı duyulmaz. Burada seçilen doz sadece rahim kasılmaları sırasındaki ağrıyı ortadan kaldıracak, ancak rahim kasılmalarını azaltmayarak doğumun normal seyrini etkilemeyecek şekilde ayarlanır.

    Bu yöntemde sadece ağrı iletimi bloke olur, dokunma duyusu ve hareket kısıtlanmaz. Anne adayı uygulamadan sonra doğum süreci içerisinde kalkıp oda içinde yürüyebilir, her türlü ihtiyacını görebilir. Rahim kaslarının kasılması ve doğum eylemine anne adayının aktif katılımı etkilenmez, anne doğum anında ağrıdan arınmış olarak fizyolojik olarak bebeğine kavuşur.

    Genelde anne adayları bebeğini normal yolla doğurmak isterler ancak bazı durumlarda sezaryen gerekebilir. Bu durumda Epidural Anestezi uygulanır. Teknik olarak yapılan işlem aynıdır, epidural aralığa ayni kateter yerleştirilir ancak verilen ilaç dozu farklıdır. Normal doğum sezaryene döndüğünde de yapılan şey aynı kateterden ilave ilaç verilerek epidural anestezi oluşturmaktır. Anne ameliyat masasında belden aşağısı tamamen uyuşmuş halde yatar, ancak yattığı yerde ayaklarını oynatabilir, yani epidural anestezi uygulamasından sonra bacaklarda hareketin tamamen kaybolması söz konusu değildir.

    Motor blok olarak adlandırılan hareket kaybının olması durumu omurilik sıvısına lokal anestezik madde verilerek yapılan spinal anestezide görülür. Spinal anestezi de günümüzde sık uygulanan bir anestezi yöntemidir. Bazen de epidural anestezi ile spinal anestezi kombine edilerek birlikte uygulanır. Spinal anestezinin avantajları teknik olarak epidural anesteziye göre daha kolay uygulanabilmesi, etki başlama süresinin çok daha kısa olması gibi avantajlarına karşın, bacaklarda 4-5 saat süren hareketsizlik, bazen uygulama sonrası görülen baş ağrısı, bulantı ve tansiyon düşmesi gibi bazı istenmeyen etkileri vardır. Burada anestezi uzman doktoru kendi deneyim ve becerisi doğrultusunda hasta için en uygun yöntemi belirleyip hastasına önerecektir.

    Epidural ile NORMAL DOĞUM sürecinde sırasında NELER YAŞAYACAKSINIZ?

    Doğum sancıları rahatsız etmeye başladığında yani doğum kanalı açıklığı 4 cm olduğunda anne işlem odasına alınır. Koldan serum takılır, tansiyon, nabız ve parmak ucundan oksijen durumu takip edilir.

    Başarılı bir epidural uygulama için annenin hekimi ile iyi bir uyum içinde olması, uygun pozisyonu alabilmesi esastır. Genelde uygulama oturur durumda yapılır ve vücut dik durumdayken hafifçe geriye doğru yaslanırken vücut omur çıkıntılarını birbirinden ayıracak şekilde belden öne doğru bükülür, çene göğse doğru yaslanır ve her iki omuz aşağıya doğru bırakılır. Bu şekilde pozisyon oluşturulduktan sonra sırta ve bel bölgesine antiseptik ilaç sürülerek bölge mikropsuz hale getirilir ve bölge steril örtülerle örtülür. Uygulamanın yapılacağı hizada cilt ve cilt altındaki dokular ince bir iğne ile uyuşturulur.

    İşlem sırasında sadece bu ince iğnenin girişi hissedilir. Daha sonra başka bir özel iğne ile epidural aralığa girilerek buraya kateter denilen ince tüp yerleştirilir ve vücuda flasterler yardımı ile sabitlenir. Kateterden ilaçların verilmesinden kısa bir süre sonra sancılar sona erer ancak rahim kasılmaları engellenmez, ayni şekilde devam eder. Katetere bağlanan bir ağrı pompası ile hasta kontrollü analjezi yöntemi kullanılarak sancısızlığın devamı sağlanır. Bu andan itibaren doğum gerçekleşinceye kadar her şey aynıdır, ancak sancı hissedilmeyecektir.

    Epidural ile AĞRISIZ NORMAL DOĞUM yapan bir annenin izlenimleri:

    "...Hamileliğim süresince normal doğum (epiduralli) olmasını istiyor ve hakkında pek çok şey okuyordum. Epidural opsiyon beni rahatlatsa da okuduklarım bende şüphe yaratmıştı. Ancak anestezi doktorum gelip bizimle sabahtan tanışıp, anlatınca yapacaklarını hiç sorgulamadan güvendim kendisine. Ağrılarım başladığında ekibi ve ekipmanı ile odaya geldi. Açıkçası hazırlık o kadar uzun sürmüştü ki korkmadım diyemem. Zaten kendisiyle de bu duygumu hemen paylaştım. Bana dedi ki bizim hazırlığımız uzun sürer, detaycılığımızdan. Hepsi sizin rahat etmeniz için. Belime bir iğne yapılacağı için sırtım dönük bütün olanları sadece duyabiliyor, hiçbir şey izleyemiyordum. Yapılan işlem o kadar kısa sürdü ki ne olduğunu, ne zaman epiduralin takıldığını anlayamadım bile. İlaç sayesinde doğum stresinin yanında bir de ağrıların zorluğunu yaşamadan daha rahat, kolay doğum süreci geçirdim. Bu yöntem olmadan asla normal doğum yapamazmışım. Bebek ve anne için stressiz bir doğum yapabilmek için büyük bir nimet...."

    Sezaryende epidural anestezi

    Bir mucizeye tanıklık etmek, en kısa tanım bu olsa gerek. Nasıl mı? Bilinciniz tamamen yerinde, omuzlarınızdan aşağıya örtüler altındasınız, önünüzde bir perde, bedeninizin alt yarısı uyuşmuş, ameliyat sırasında acı veya ağrı dışında her şeyin farkındasınız. Ameliyathanedeki herkes yanınızda ve size destek oluyor, size her detay hakkında bilgi veriliyor, hatta koşullar uygunsa baba da doğuma alınabiliyor. Bu vaziyette bebeğinizin doğumunu hissetmek ve bir taraftan ameliyatınız devam ederken onun kokusunu anında duymak işin mucize boyutu. Daha sonra doktorunuz ameliyatı sürdürürken bir yandan sohbet edebiliyorsunuz.

    Epidural anestezi gerçekten de doğru olarak uygulandığında sezaryen ile doğumda da oldukça uygun bir yöntemdir. Uygulanış şekli açısından normal doğumdakinden hiçbir farkı yoktur. Fark yalnızca verilen ilacın dozundadır. Ameliyat ağrısının duyulmaması için normal ağrısız doğumda kullanılandan daha fazla ilaç vermek gerekir. Verilen ilaç da tamamen ayni yani sadece lokal anesteziktir. Epidural anestezi uygulandıktan sonra sinirlerin ilaç tarafından bloke edilip iyice uyuşması için bir süre beklemek gerekir. Bu süre 15 dakika kadardır. Bu süre sonunda ameliyat hemen başlamaz, önce size küçük bir uyarı verilip ağrı duyup duymadığınız sorulur, anestezinin tamamen yerleştiğinden emin olduktan sonra ameliyata başlanır. Ameliyatın başlaması ile bebeğin rahim dışına alınması arasında geçen süre 5 dakika civarındadır. Bu süre operasyonun en heyecanlı bölümüdür, bebeğin doğumu ile birlikte heyecan mutluluğa dönüşür, ameliyat salonunda bulunan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzman Doktoru ilk kontrollerini yaptıktan sonra anne bebeğini ilk kez öpüp, koklama olanağını bulur. Bundan sonra yaklaşık yarım saatlik bir bekleme süreci yani ameliyatın tamamlanma süreci vardır. Ameliyat tamamlanıp, son cilt dikişleri konduktan sonra son kontroller yapılıp anne bebeğine bilinci tamamen yerinde olarak kavuşacaktır. Ameliyat sonrası normalde ağrılı geçen ilk 48 saatlik süre içerisinde epidural uygulama sırasında yerleştirilmiş olan kateterden (ince bir tüp) bir ağrı pompası yardımı ile epidural yolla sürekli düşük dozda ilaç verilerek bu dönemin tamamen ağrısız geçmesi sağlanır. Şayet ilaç dozu az gelip de ağrı yeniden başlarsa anne cihazın butonuna basarak önceden belirlenmiş olan ek dozu kendisine uygulayabilir. Buna hasta kontrollü analjezi diyoruz. Özetle epidural anestezi ile sezaryen sonrası anne uyumuyor, bebeğinin doğduğunu görebiliyor, doğar-doğmaz bebek anne yanına verilebiliyor, hatta koşullar uygunsa baba da doğuma alınabiliyor. Bu tür durum ve duygular da müsait olduğu için daha tercih edilebilir bir yöntem olarak sunulabiliyor. Böylece aileye yeni bir bireyin katılmasıyla, yeni bir dönem keyifle başlamış oluyor.

    "Epiduralli sezaryen" ile bebeğine kavuşan gazeteci-yazar ELİF ŞAFAK duygularını şu şekilde ifade etmektedir.

    "...düpedüz şahitlik ediyorsunuz bir mucizeye. İnsan denilen mucizenin dehre gelişine. Nasıl mı? Üzerinizde bir perde, bedeninizin yarısı uyuşmuş, kalan yarısı ise alarm halinde. Bilinciniz yerinde, ameliyat esnasında yapılan her şeyi duyumsuyorsunuz, ağrı veya acı hariç. Gözlerinizi çevirdiğiniz noktada lambalar ve doktorların yüzleri. İşte öyle bir anda gördüğünüz insanların güler yüzlü olması, size uzun uzun, ince ince özenle her şeyi anlatmaları, bilgi vermeleri o kadar önemli ki. Bu vaziyette bebeğin doğumuna şahitlik ediyor, ameliyatın hem nesnesi hem de aynı zamanda bir aktörü oluveriyorsunuz. Doktor ameliyatı sürdürürken bir yandan sohbet ediyoruz. Tuhaf bir duygu bu. Kesilip biçilirken felsefeden, edebiyattan, sanattan, tarihten konuşmak. ..eşsiz bir tecrübeymiş bir kadının doğum anına tanıklık edebilmesi. Sessiz bir kamera kesilip her şeyi dakika dakika izleyebilmesi. Derken, adeta kendiliğinden, bir başka boyuttan gelircesine bir ağlama sesi. Perdenin öteki yanından uzatıveriyorlar bebeği. Ve size düşen tek bir şey var öyle bir anda, yapabileceğiniz tek bir şey: Katıla katıla, şükrede şükrede ağlamak."

    Epidural anestezi-analjezi KİMLERE uygulanabilir:

    Genelde genç ve sağlıklı anne adayları içi epidural uygulamalar için kısıtlayıcı bir neden yoktur, yani hemen her anneye epidural anestezi-analjezi uygulanabilir. Ancak nadir de olsa uygulamayı zorlaştıran veya olanaksız kılan bazı nedenler bulunabilir. Bel omurlarında uygulamayı engelleyecek sorunlar, uygulama yapılacak bölgede enfeksiyon varlığı, kanama pıhtılaşma bozuklukları bunlara örnektir. Yapılan kontrollerde uygulama için herhangi bir engel olmadığına karar verildikten sonra son karar anne adayına aittir. Anne epidural konusunda bilgili, bilinçli, istekli ve psikolojik olarak hazır durumda olmalıdır. Anestezi uzman doktoru annenin her türlü sorusunu cevaplayarak onu en iyi şekilde aydınlatmalıdır. Ancak ısrarcı ikna çabaları olumlu sonuç vermez, anne hiçbir şekilde epidural uygulamayı kabul etmeyebilir. Bu durumda genel anestezi daha iyi bir seçenek olacaktır. Bazen anne epidural ile başlayan operasyonun bir aşamasında ağrı duymasa da rahatsız olabilir, etrafında olanları görmek istemeyebilir, nadiren de anestezi tam tutmayabilir, bu durumda zaten daha öncesinde genel anestezi koşulları hazır olduğundan ameliyatın genel anestezi tamamlanması mümkündür. Ancak bu nadir görülen bir durumdur.

    Olası KOMPLİKASYONLAR

    Bel omurları, omurilik bölgesi denilince doğal olarak akla 'Sinirler harap olur mu, felç olur muyum?' gibi sorular gelebilir. Uygun koşullarda, konusunda uzman olan hekimler tarafından uygulandığında bu endişelere yer yoktur.

    Yapılacak bölgesel uyuşturma uygulamaları esnasında ve sonrasında ortaya çıkabilecek düzeltilmesi mümkün olan sorunlar şunlardır:

    Tansiyon ve nabız düşmesi: Gebelik nedeni ile bebeğin ana toplardamara baskısının da katkısıyla en sık görülen yan etki ani tansiyon düşmesidir. Baş dönmesi, göz kararması, kendini fena hissetme gibi belirtilerle fark edilir. Önceden damar yolundan yeterli sıvı (-serum) verilmesi veya bazı damar daraltıcı ilaçlarla kolayca önlenebilir. Ameliyat sırasında veya sonrasında nabız ve tansiyonda düşme olabilir. Her an yanınızda olan anestezi uzmanı doktorunuz gerektiğinde müdahale edecektir. Bu nedenle aşırı stres dışında pek görülmez.

    Baş ağrısı: Spinal anestezi uygulamaları sonrası ortaya çıkabilir. Epidural anestezinin yan etkisi değildir, genellikle işlem sırasında hareket edildiğinde veya çok deneyimli olmayan ellerde uygulandığında dura zarının kaza ile delinmesi sonucu nadiren görülebilir. Dura zarının delinmesine bağlı dura dışına sıvı kaçmasıyla oluştuğu düşünülür. Hareket edince, ayağa kalkınca çoğalan bazen oldukça şiddetli olabilen karakteri vardır. Bulantı da eşlik edebilir. Çok sıvı ve kafein içeren içecekler alınarak, batın içi basıncı artırıcı uygulamalarla, olabildiğince yatak istirahatı ile ve gerekirse çeşitli ilaçlarla yok edilir.

    Bel Ağrısı: Bazı doğumlardan sonra epidural yapılsa da yapılmasa da bel ağrısı görülür. Hamileliğe bağlı vücudun ağırlık merkezinin zamanla öne kaymasıyla bel kaslarının bunu karşılamasının, doğum sonrası aniden değişmesine bağlayanlar vardır.

    Bulantı ve kusma: Ameliyat sırasında veya sonrasında nadiren ortaya çıkabilir. Gerekli müdahale anestezi uzmanı doktorunuz tarafından yapılacaktır.

    Enfeksiyon: Her enjeksiyonda olduğu gibi bu girişimlerde de enfeksiyon oluşabilir. Oluşmaması için özen gösterilmektedir.

    Kullanılan ilaçlara bağlı yan etkiler ortaya çıkabilir. Bazı hastalarda hafif alerjik reaksiyonlar görülebilir. Bölgesel, geçici kaşıntı kendiliğinden veya basit bir ilaç yardımıyla geçer.

    Sinirsel komplikasyonlar: Bölgesel anestezi sonrası geçici veya kalıcı sinirsel hasarlar nadiren de olsa ortaya çıkabilir. (10 000-100 000 de birden az)

    Başarısız blok: Epidural anestezi uygulaması ile ameliyata başlandıktan sonra hastanın ağrı duyması ya da ameliyatın süresinin sinirin uyuşturulması için kullanılan ilacın etki süresinden uzun sürmesine bağlı olarak hastanın ameliyatına devam edilebilmesi için anestezi uzmanı doktorunuz uygun gördüğü ek bir uygulama (sedasyon veya genel anestezi) yapmak zorunda kalabilir.

    Emzirmeye mutlaka doğumu izleyen ilk saatler içinde başlayın. Emzirme sırasında rahat bir pozisyonda olmalısınız. Özellikle ilk haftalar saatlerce bu pozisyonda oturacağınız için rahat bir koltuk, ayağınız altına destek, kolunuzun altına yastık, rahatınız için ne gerekiyorsa yapın ve bebeğinizle paylaştığınız bu özel zamanın tadını çıkarın.

    Bebeğinizi sadece başı değil tüm vücudu size dönük olacak şekilde, göbek göbeğe temas ederek yatırın. Uygun pozisyon başarılı emzirmenin sırrıdır.

    Göğsünüzü alttan dört parmağınızla, başparmağınız üstte kalacak şekilde destekleyin. Parmaklarınız areola kısmına (kahverengi kısım )değmemelidir.

    Bebeğinizin ağzını açarak aranmasını sağlamak için üst dudağına ve ağız kenarına dokunun. Ağzını iyice açana kadar dudağına göğüs ucunuzla dokunmaya devam edin.

    UYGUN kavrama

    Göğüs ucu ve areolanın büyük kısmı bebeğin ağzında olmalıdır. İlk kavrama anında biraz acı olsa bile ritmik emmeye geçtikten sonra kavramayı hissetmeli fakat acı duymamalısınız. Canınız acımaya devam ediyorsa kavrama pozisyonda hata vardır, çatlak oluşmaması için bebeği göğüsten ayırıp tekrar doğru kavramasını sağlamalıyız.

    Emzirme düzene girene kadar her emzirmede iki göğsünüzü birden vermelisiniz. Bebeklerin çoğu 10-20 dakika boyunca emerler. Emzirme süresini belirleyen bebektir

    Bebeğin göğüsten ayrılmasını istediğinizde parmağınızı ağzının kenarından damağına doğru sokun ve dudakları gevşettiğinde yavaşça memeden ayırın. Bebeğinizin gazını emzirme sonunda ve göğüs değiştirirken mutlaka çıkarın. Anne sütü alan bebekler ilk günlerde biberonla beslenenler kadar gaz çıkarmayabilir, sütünüz bollaştığında daha çok gaz çıkarmaya başlayacaktır. Emzirmeye her defasında farklı göğüsle başlayıp her iki göğsü de emzirin. Hatırlamak için sütyen askısına takacağınız bir çengelli iğne veya emzirme koltuğunun koluna bırakacağınız bir tülbent size yardımcı olabilir.

    Bebek her istediğinde emzirin. İlk ayında bebek dört saatten uzun uyursa uyandırıp emzirebilirsiniz. Bebeğin emme araları düzensiz olabilir. Süt bollaştıktan sonra bebekler genellikle 2-3 saat arayla, günde 8-10 kez emerler. İlk dört hafta bebeğinize sadece anne sütü vermeniz yeterli süt salgısının oluşması için çok önemlidir. Süt salgısı 4-6 hafta sonra bollaşacaktır. Bu dönemde hiç biberon veya emzik kullanmamak en uygunudur.

    Göğüslerinizin bakımı için her gün duş yapın ve göğüslerinizi sabun kullanmadan sadece suyla yıkayın. Gece -gündüz göğüslerinizi destekleyen ve sıkmayan bir sütyen takın.

    İyi beslenin. Yüksek protein, kalsiyum ve sıvı içeren, besleyici ara öğünleri olan bir diyetiniz olsun. Yağ ve şekeri az alırsanız siz de bebeğinizin sağlığına zarar vermeden eski kilonuza dönebilirsiniz.

    Dinlenmeyi, kendinize vakit ayırmayı ihmal etmeyin. Gün içinde bebeğiniz uyurken siz de kısa şekerlemeler yapın. Bebeğiniz yeterli beslendiğinin tek güvenilir göstergesi kilo alımıdır, ama ilk 48 saatini geçirmiş iyi beslenen bir bebek genellikle günde 4-6 kez bezini ıslatır, günde en az iki kez bazen her emzirmede kakasını yapar, ikinci haftasından sonra düzenli kilo alır.

    Anne sütünü SİZ YOKKEN bebeğinize verilmek üzere sağıp SAKLAMANIZ gerekiyorsa:

    • Sağma işlemine başlamadan ellerinizin, göğsünüzün ve sağmak için kullandığınız malzemenin temiz olduğundan emin olun.
    • Sağdığınız sütün saklama kabına mutlaka tarih etiketi yapıştırın.
    • Sağdığınız süt oda sıcaklığında 4 saat, buzdolabında 5-7 gün, buzlukta 2 ay, derin dondurucuda 6 aya kadar saklanabilir.
    • Soğutulmuş süt öğünlük porsiyonlar halinde birleştirilebilir ama önceden dondurulmuş süte taze süt eklenmez. Öğünden sonra artan sütler atılır.
    • Soğutulmuş süt ılık suya daldırılarak ısıtılır, mikrodalga kullanılmaz! Süt donunca yağ tabakası üste çıkar, ısıttıktan sonra hafifçe çalkalayarak karışması sağlanır.

    Anne sütü NASIL artırılır:

    Büyümenin hızlandığı dönemlerde birkaç gün boyunca sütünüzün bebeğinize yetmediğini, göğüslerinizin boşaldığı halde bebeğinizin emme isteğinin sürdüğünü, bebeğiniz sık sık emerek süt salgınızı arttırmaya çalıştığını fark edebilirsiniz. Göğsünüz sık aralıklarla boşaltılması, sıvı alımına ve beslenmeye özen göstermek ve yeterince dinlenmek kısa sürede süt salgınızın bebeğin artan gereksinimini karşılayacak seviyeye gelmesine yetecektir.

    • Her iki göğüsü de her emzirmede 10-20 dk. emzirin
    • Günde 9-12 kez, 2-3 saat arayla emzirmeye çalışın
    • Bebeğiniz göğsünüzü tam boşaltmadan emmeyi keserse bebeğin başını vücudunu okşayın veya göğsünüze masaj yaparak salgıyı uyarın
    • 3 gün içinde süt salgınız artmadıysa her bir göğsünüzü her emzirme sonrası 5-10 dk boyunca sağarak uyarın

    Vücuttaki eksikliği, hamile kadınlarda düşüklere, yetişme çağındaki çocuklarda zeka geriliği ve konuşma güçlüğüne neden olabiliyor. Erişkin bir kişinin alması gereken iyot günlük bir toplu iğne başı kadardır. Hamile annelerin yeterli iyot almalarını sağlamak doğacak bebeklerin tiroidinin normal hormon salgılaması ve kretenizmin önlenmesi için çok önemlidir.

    Tiroit bezi boynun ön tarafında, nefes borusunun üstünde yer alan kelebek şeklinde bir organdır. İçilen su ve yenilen gıdalarla vücuda giren iyodu, vücudun değişik işlevlerini yerine getirilebilmesi için gerekli olan hormonlara dönüştürür.

    Tiroit hormonlarının en önemli görevleri vücudun enerji üretiminde rol almak ve metabolizmayı düzenlemektir. Ayrıca beyin ve sinir sistemi başta olmak üzere tüm vücudun normal büyüme ve gelişmesi için gereklidir.

    Tiroit bezi gözle görülebilen ve elle hissedilebilen boyutlara ulaştığında tiroit büyümesi yani guatr meydana gelmiştir. Yaşanılan bölgedeki iyot eksikliğinden kaynaklanan guatr ise "endemik guatr" olarak adlandırılır.

    Bir bölgede guatr sıklığı yüzde 10'u geçtiğinde o bölgede endemik guatr olduğu kabul edilir. Nükleer Tıp Uzmanı, Dr. Mari Benli, iyotun vücudumuzdaki rolünü anlattı.

    Üşüme ve YORGUNLUK

    Tiroidi az çalışan kişide üşüme hissi, cilt kuruluğu, yorgunluk hissi, uykuya meyil, kan yağlarının bir miktar yükselmesi ve zihin bulanıklığı görülebilir. Hacmi büyümüş olan tiroit bezi içinden daha fazla kan geçirerek hormon yapımında ihtiyacı olan iyodu elde etmeye çalışır. Yumuşak kıvamda ve düzgün şekilli büyüyen, normal çalışan tiroit hastalığı "basit guatr" olarak adlandırılır. Tedavi edilmeden geçen yıllarda tiroit içinde yumrular gelişir ve tiroidin hormon salgılamasının azalması veya çoğalması ile seyreden hastalıklar ortaya çıkmaya başlar. Tiroit içinde oluşan, elle muayenede tiroit içinde yuvarlak, hareketli oluşumlar olarak hissedilen, hatta dışardan bakıldığında yutkunmayla hareket ettikleri görülen bu yumrulara "nodül" adı verilir. Nodüller aşırt büyüyerek bası sorunları yaratabileceği gibi nodüllerin %5'inde zamanla tiroit kanseri gelişebilir.

    Hamilelikte DİKKAT!

    Doğuştan ve küçük yaşlardan itibaren görülen iyot eksikliğine bağlı tiroit fonksiyon bozukluğuna Kretenizm denir. Kretinizm, çocuklarda zihinsel ve fiziksel gerilik, kas erimesi, sağırlık ve dilsizliğe neden olabilir. Daha hafif vakalarda konuşma güçlüğü, kilo almaya meyil ve öğrenme güçlüğü vardır. Tüm bu sorunlar iyot eksikliğinin giderilmesi ile kolaylıkla önlenebilir. Hamile annelerin yeterli iyot almalarını sağlamak doğacak (şebeklerin tirodinin normal hormon salgılaması ve kretenizmin önlenmesi için çok önemlidir

    İyot alımı yetersiz olan çocuklarda zeka seviyesinin 13.5 puan daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Yaşam boyu devam eden iyot yetersizliği sonucunda ise zeka geriliği, okul başarısında düşme (% 10-15) ve büyüme geriliği gibi hastalıklar oluşur

    İYOTLU TUZ ışık almamalı

    Toplumda iyot eksikliğinden kaynaklanan guatrı önlemek için, birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de halkın yaygın olarak tükettiği sofra tuzuna iyot katılır. Ancak, tuzda bulunan iyot gün ışığında, fazla nemde ve yüksek sıcaklıkta buharlaşma yoluyla azalmaktadır. İyot kaybını önlemek için iyotlu tuz koyu renkli kapaklı kapta, kuru ve serin yer erde muhafaza edilmelidir. Ayrıca, iyotlu tuz yemekler pişirilmeden önce katıldığında iyodun bir kısmı buharlaşma ile kaybolur Tuzdaki iyottan tam olarak yararlanabilmek için tuzun yemek piştikten sonra ilave edilmesi gerekir.

    Astım ve gebelik ;

     Gebelerin 1/3 ünde astım şikayetleri artar

     Astım semptomları en çok 29-38.haftalar arasında artış gösterir

     Gebelik süresince astımınızı tetikleyecek etkenlerden uzak durun

     Bebeğinize yardım etmenin en iyi yolu astımınızın kontrol altına alınmasıdır. Astım ilaçlarının büyük bir çoğunluğu bebek üzerine herhangi bir olumsuz etkiye sahip  olmayıp güvenle kullanılabilir.  

    Meme, süt bezleri ve burada üretilen sütü meme başına taşıyan kanallardan oluşur. Meme kanseri ise süt yapan meme dokusu ve daha sık olarak süt taşıyan süt kanallarından kaynaklanan bir kanser türüdür.

    • Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanserdir.
    • Dünya Sağlık Örgütü, 2012 yılında tüm dünyada 1.670.00 yeni teşhis konulan meme kanserli kadın olduğunu, meme kanserinin kadınlarda görülen kanserlerin dörtte birini teşkil ettiğini belirtmiştir.
    • Gelişmiş ülkelerde her 7 kadından birinde meme kanseri görüldüğü bilinmektedir.
    • Meme kanseri gelişmiş ülkelerde azalmakta olup, gelişmekte olan ülkelerde artmaktadır. 2030 yılında tüm meme kanserlerinin %75’inin gelişmekte olan ülkelerde görüleceği hesaplanmaktadır.

    Türkiye’de MEME KANSERİ sıklığı

    Yaptığımız araştırmalarda, ülkemizde meme kanseri sıklığını son 20 yılda iki katından fazla arttığını göstermiştir. Bu artışın giderek daha fazla olacağı ve yılda yaklaşık 25.000 kadına meme kanseri teşhisi koyulacağı ve her 8 kadından birinin meme kanserine yakalanacağı hesap edilmektedir.

    Türkiye’de meme kanseri ortalama 25 yaşından itibaren görülmeye başlar ve görülme sıklığı yaşa göre artar. 45-49 yaş grubunda ise pik yaparak tüm meme kanserlerinin %16,7’sini oluşturur.. Yaygın toplum tabanlı tarama programımızın olmaması, ülkemizde evre 0 meme kanseri oranının %5 civarında, evre I meme kanserinin %27, evre II meme kanseri oranının ise % 44 olmasına, yani ileri evrede tanı konulmasına neden olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde evre 0 meme kanseri oranı bizden 4-5 kat, evre I (erken evre) meme kanseri oranı ise 2 kat daha fazladır.

    Meme kanserinden korunmak konusunda çeşitli önemli çalışmalar sürmektedir. Şişmanlık, vücut kitle endeksi, kilo ve meme kanseri arasındaki ilişki öne çıkmaktadır. Özellikle menopoz dönemindeki kadınların şişmanlaması önemli bir risk faktördür. Çünkü yağ dokusunun artması östrojen sentezinin de artmasına neden olmaktadır ve östrojen artışı meme kanseri riskini yükseltir. Bu nedenle şişmanlığı önlemek için düzenli egzersiz yapılması (haftada toplam 5-6 saat) ve kalori alımını kısıtlayıcı diyet uygulanması şarttır.

    Bu koruyucu önlemlere ek olarak 12 aydan daha uzun süre emzirmek, hormonlu besinleri kullanmamak, alkolden uzak durmak, östrojen hormonlu ilaçların uzun süre kullanılmaması önemlidir.

    Meme kanserinden koruyucu ilaçları düzenli olarak kullanmak da meme kanserinden korumaktadır. Bu ilaçlar meme kanserinin tedavisinde de kullanılan tamoksifen ve aromataz inhibitörleridir. Meme kanserine yakalanma riski yüksek olan hastalarda (doğum yapmayan, süt veremeyen, ailesinde meme kanseri olan, erken adet gören, geç menopoza giren vs) kadınlarda bu ilaçların meme kanserini başarı ile önlediği bilinmektedir.

    Bir diğer yöntem de riski yüksek olan kadınlara yapılan koruyucu mastektomi ameliyatıdır. Profilaktik mastektomi, her iki memenin kanser olmadan boşaltılması ve içerisinin protezle doldurulmasıdır. (Ünlü sanatçı Angelina Jolie, anne ve anneannesinde meme ve yumurta kanseri olduğu, kanında meme kanseri genleri BRCA 1 ve 2 geni bulunduğu için bu prosedürü tercih etmiştir)

    Meme ameliyatı sırasında, doktor gerekli gördüğünde koltuk altındaki lenf bezlerini de çıkarabilir. Bu işlem koltukaltı lenflerin çıkarılması (aksiller diseksiyon) adını almaktadır. Vücudumuzda kan dolaşımına ilave olarak lenf dolaşımı adı verilen beyaz lenf sıvısı dolaşımı vardır. Bu sıvı, lenf kanalları ile taşınırken lenf bezlerine uğrar. Koltuk altı lenf bezlerinin çıkarılması, lenf sıvısının taşınmasını zorlaştırır, lenf kanallarının yollarını değiştirir ve koldaki sıvının genel dolaşıma ulaşmasını engeller. Ameliyattan dolayı, ameliyat tarafındaki elde ve kolda şişkinlik (lenfödem) riski artmaktadır. Bu risk, aynı memeye radyoterapi (ışın tedavisi) alındığında ciddi olarak artmaktadır. Bu nedenle meme ameliyatları sonrası hastaların el, ön-kol ve kollarının, her türlü kesik, yanık gibi travmalardan korunması büyük önem taşımaktadır.

    • Meme ameliyatında etkilenmiş kolun bakımı ve temizliği oldukça önemlidir. pH nötr sabunlarla temizlenmeli ve iyice kurulanmalı, nemli bırakılmamalıdır.

    • Cilt bakımı ve esnekliğine dikkat edilmeli, nemlendirilmesi için yağsız kremler, vücut sütü, vücut losyonu gibi yağ içeriği çok az olan nemlendiriciler kullanılmalıdır. 

    • Sıcak günlerde terlemeyi ve ciltte mantar oluşumunu engellemek için mantar önleyici kremler kullanılabilir.

    • Meme ameliyatından sonra duş alırken çok sıcak suyla duş almayınız. Ameliyatlı kolunuzu liflemeyiniz ve keselemeyiniz. Banyodan sonra saç kurutma
      makinesini kullanırken omuzlarınızı sıcağın etkisinden koruyunuz (Saçınızı baş aşağı pozisyonda kurutunuz).

    • Yanan bir soba veya şöminenin ısısından uzak durunuz.

    • Güneş ışınları zararlı olabilir. Özellikle güneş yanığından kaçınınız. Güneşlenirken yüksek koruma faktörü olan koruyucular kullanınız. Kolunuzu uzun süre güneşe maruz bırakmayınız. Güneşli havalarda gezinirken uzun kollu açık renkli ve bol giysiler kullanınız.

    • Çok sıcak su ile elinizde bulaşık veya çamaşır yıkamayınız.

    • Ütü yaparken yanıklara karşı dikkatli olunuz.

    • Özel bir diyet uygulamanıza gerek yoktur. Dengeli ve yeterli besleniniz.

    • Tuz oranı düşük, lifli gıdalardan zengin bir beslenmeyle ile ideal kilonuzu koruyunuz. Gereksiz kilo alımından kaçınınız. Şişmanlık ödem üzerine olumsuz etki yapar.

    • Kolay sindirilebilen proteinleri içeren besinleri(balık ve tavuk) almaya özen gösteriniz. (Protein alımına dikkat etmek şartıyla.)

    • Alkol ve sigaradan kaçınınız.

    • Meme ameliyatı sonrası yüzme, yoga, suda aerobik ve ritmik yürüyüşler faydalıdır.

    • Ameliyattan sonra uçak veya otobüs ile seyahat ederken mutlaka hekiminize danışınız. Gerekiyor ise mutlaka kolunuza bandaj yapınız veya kolluğunuzu kullanınız.

    Ameliyattan sonra YAPILMASI ÖNERİLEN egzersizler:

    • Omuz ve kol eklemlerindeki kireçlenmeyi önler veya giderir,

    • Kola ameliyat öncesi hareketliliğini kazandırır,

    • El, ön-kol ve kol kaslarını güçlendirir,

    • Ameliyat ve radyoterapiye bağlı gelişen sırt, bel, boyun, baş ve omuz ağrılarının giderilmesine yardımcı olur,

    • Çarpık duruşu/ duruş bozukluğunu önler,

    • Elinizin, ön-kol ve kolunuzun şişmesini (lenfödemi) engeller,

    • Bu ekstremitenin normale dönüşü ve iyileşmesinin hızlanmasına yardımcı olur.

    (Drenler -yaradan dışarı verilen hortumlar- çıkmadan önce; ameliyat sonrası ilk 24 saat içinde egzersizlere sınırlı hareketlerle başlanır.)

    Meme Kanserinde CERRAHİ TEDAVİ Nasıl Yapılır?

    Tümörü değil memeyi korumaya çalışıyoruz. Meme cerrahı hastayı muayene ettikten sonra cerrahi öncesi bazı tetkikler isteyebilir. Daha önce çekilen ancak iyi bir görüntü vermeyen veya deneyimli bir meme radyolojisi uzmanı tarafından değerlendirilmeyen mamografi, ultrasonografi veya emar görüntüleme yeniden istenebilir veya istenmemiş ise istenebilir. Dijital mamografi yöntemi ile hastaya verilen radyasyon dozu daha az olup, daha kaliteli bir görüntü elde edilmektedir. Yapılan muayene ve radyolojik tetkiklerle kanser olma ihtimali yüksek ise, bu kitle ameliyat sırasında çıkarılarak o esnada patolog tarafından değerlendirilebilir. Ancak, kanser olduğu konusunda az bir şüphe var ise, o zaman kalın iğne biyopsisi yapılarak patoloji uzmanına gönderilir. Bazı çok küçük ve ele gelmeyen şüpheli tümörlerden mamografi, ultrason veya emar yardımı ile biyopsi yapılabilir. Bazen bunlar ultrason veya mamografi yardımı ile işaretlenerek ameliyathanede çıkarılırlar.

    Meme kanserinde cerrahi tedavi YÖNTEMLERİ nelerdir?

    • Parsiyel Mastektomi: Memenin kanserli dokusunun etrafındaki ince bir sağlam meme dokusu ile birlikte alınması ameliyatı.
    • Mastektomi: Memenin meme başı, halkası ve derisi ile alınmasıdır.
    • Subkutan mastektomi ve protezle tamir (rekonstrüksüyon) Meme başı, halkası ve meme derisin korunarak içindeki meme dokusunun tamamen alınması söz konusudur. Ortaya çıkan boşluk silikon bir protezle doldurulur.
    • Bekçi (Sentinel) lenf bezi biyopsisi: Mavi boya veya radyoaktif maddeyi meme içerisine vererek koltuk altındaki mavi boyalı ve radyoaktif maddeyi tutan lenf bezinin çıkarılması işlemidir. Bu lenf bezinde kanser hücresi yok ise, bu kesilen yer kapatılır ve kol ödemi riski azalır.
    • Koltuk altı lenf bezlerinin çıkarılması: Bekçi lenf bezinde kanser var ise, veya muayene ve radyolojik bulgular koltuk altında kanser olduğunu gösterirse, koltuk altından 10-15 tane lenf bezi çıkarılır. Memenin alındığı durumlarda meme derisinin altına, lenf bezlerinin çıkarıldığı durumlarda ise, koltuk altına bir negatif basınçlı (vakumlu) diren konularak burada biriken sıvının dışarı çıkması sağlanır. Bu drenaj işlemi bazen 5-7 gün bazen daha uzun sürebilir.


    Meme HANGİ DURUMLARDA alınıyor?

    Hastalığın memede birden fazla yerde ve yaygın olarak olması, tümörün büyük memenin küçük olması, bazı durumlarda memeye radyasyon verilememesi durumunda memenizin alınmasına karar verebilir. Öncelikle önemli olan şeyin sizin sağlıklı ve uzun yaşamanız olduğunu unutmayınız. Ayrıca size meme alındıktan hemen sonra yeni bir meme de yapılabilir.

    Koltuk altına yayılan tümör NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Meme kanserinde tümör hücrelerinin genellikle ilk ulaştıkları yer, aynı taraftaki koltuk altı lenf bezleridir. Ameliyattan önce yapılan değerlendirmelerde bu bölgede büyümüş lenf bezi var ise bunun biyopsisi yapılarak içerisinde kanser hücrelerinin olup olmadığı araştırılır. Şayet lenf bezinde de tümör olduğu saptanır ise, memedeki tümör çıkarıldıktan sonra lenf bezleri de buraya yapılan ayrı bir kesi ile çıkarılırlar. Değerlendirilmesi için patoloji uzmanına gönderilir. Şayet, muayene ve radyoloji bu lenf bezlerine yayılım tespit etmemiş ise, o zaman yukarıda belirtildiği gibi bekçi lenf bezi biyopsisi yapılır. Bu lenf bezlerine mikroskopik olarak yayılım var ise aksiller lenflerin çıkarılması hastalığın tedavi şeklini belirlememize yardımcı olur. Lenf bezlerinin çıkarıldığı boşluğa burada birikecek lenf sıvısı, serum ve kanı dışarıya akıtacak bir silikon tüp konularak ucu dışarıya alınır ve toplanacağı negatif basınç uygulanabilecek bir torbaya bağlanabilir. Hastalar bu direnle taburcu edilirler. Hastayı evinde takip edebilecek yakınına biriken sıvıyı 24 saatte ölçerek dökmesi öğretilir. Bu miktar 24 saat içerisinde 30 mililitrenin altına düştüğünde hasta doktoruna gelir ve diren çıkarılır. Diren pansumanı üzerine bir koruyucu yapıştırılır ve hastalar ameliyatlarının ertesi günü duş alabilirler.

    Koltuk altı lenf bezleri ALINDIKTAN SONRA komplikasyon görülebilir mi? 

    Koltuk altı lenf bezleri çıkarıldıktan sonra, kol iç kısmında uyuşukluk, his azalması, uyuşukluk ve duyu kaybı omuzda hareket kısıtlığı ve kolda ödem (lenfödem) ortaya çıkabilir. Bu komplikasyonlar, bekçi lenf bezi biyopsisi yapıldığında daha azdır.

    Ameliyattan hemen sonra o taraftaki kolunuzu saç tarama, yemek yeme, su içme gibi günlük ihtiyaçlarınız için kullanabilirsiniz. Ameliyatlı taraftaki kol ve omuz hareketlerinizi koltuk altına konulan diren alındıktan sonra size önerdiğimiz şekilde yapabilirsiniz. En pratik ve kolay egzersiz, o taraftaki parmaklarınızın duvarda ulaştığı en üst noktaya çizdiğiniz bir çizginin üzerine ulaşması için merdivene tırmanır gibi hareket ettirmeniz ve elinize alacağınız bir lastik topu günde 5-6 defa ve 4-5 dakika süreyle sıkıp gevşetmenizdir. Ayrıca, omzunuzu öne veya arkaya doğru çevirerek hareket ettiriniz. Kol ve omuz hareketlerinizin eski düzeyine kavuşması için düzenli egzersiz yapınız. Yüzme bu amaçla yapılabilecek en iyi spordur. Bu konuda size hazırlamış olduğumuz kitapçık ve Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanımız yardımcı olacaktır.

    Koltuk altındaki lenflerin ALINMAMASI mümkün mü?

    Yukarıda belirttiğimiz gibi, eğer tanı konulmuş bir kişinin tetkiklerinde ve muayenesinde koltuk altı lenf bezlerinde büyüme saptanmamış ise bu hastalara deneyim gerektiren bekçi lenf bezi biyopsisi uygulanmaktadır.

    MEME KANSERİ ile aile hikayesi arasında ilişki var mıdır? AİLESİNDE meme kanseri olan kişi yüksek RİSKLİ MİDİR?

    Özellikle birinci derece akrabasında (anne, kız kardeş, kız) meme kanseri tanısı konulmuş olan bir kadında meme kanserine yakalanma riski artar. İkinci derece akrabalarda (teyze, hala, anneanne, babaanne) meme kanseri olması da riski artırır, ancak bu daha düşük bir düzeydedir. Yakın akrabaların meme kanseri tanı yaşından 10 yıl önce (yani annesi 40 yaşında meme kanseri olan bir kadının 30 yaşında), düzenli olarak ultrasonografi ve dijital mamografi çektirmeye başlanmalıdır. Olağan dışı belirtiler (memede kitle, meme başı kanlı akıntısı, deride veya meme başında çekilme vs.) ortaya çıktığında doktora başvurulmalıdır.

    Adetler meme kanserini ETKİLER Mİ?

    İlk adeti 12 yaşından önce gören, 55 yaşından sonra menopoza girmiş kadınlar yüksek risk grubundadır.

    SAĞLIKLI BESLENME, kişiyi meme kanserinden KORUR MU?

    Yüksek yağ oranlı beslenme ve kırmızı et, meme kanseri riskini arttırır. Yağ, östrojen hormonunu tetikler, yani tümörün büyümesine katkıda bulunur. Mümkün olduğunca çok sebze ve meyve yemek çok yararlıdır Özellikle menopoz döneminde kilo almanın meme kanseri riskini arttırdığı bilinmektedir.

    SİGARA meme kanserine yol açar mı?

    Bir çok çalışmada sigaranın doğrudan meme kanserine yol açtığına ilişkin bir sonuca ulaşılmamıştır. Meme kanseri ile sigara içenler ve pasif içiciler arasındaki ilişki halen araştırılmaktadır. Ancak sigara meme kanseri tanısı konmasından sonra tedavideki başarı oranını düşürür.

    ALKOL meme kanseri riskini arttırır mı?

    Günde 2 kadehten fazla alkol tüketimi meme kanseri riskini arttırır.

    Fiziksel etkinlik meme kanseri RİSKİNİ azaltır mı?

    Haftada toplam 5-6 saat egzersiz yapan bir kadının meme kanseri riski yaklaşık %30 azalır. Egzersiz, mutluluk hormonunun salgılanmasını sağlar, stresi azaltır, bağışıklık sistemini güçlendirir ve östrojen düzeyini düşürür.

    DOĞUM KONTROL HAPLARI meme kanseri ile ilişkili midir?

    35 yaşın altında ve 10 yıldan uzun süreyle doğum kontrol hapı kullanan kadınların meme kanseri riski daha yüksektir.

    Kendi kendini muayene NE SIKLIKLA yapılmalıdır?

    Kendi kendini muayene 20 yaşından itibaren yaşam boyu ayda bir kez yapılmalıdır. Meme dokusunda kitle, ya da çökme olup olmadığı ve meme başından akıntı gelip gelmediği kontrol edilmelidir. Kitle fark edildiğinde paniğe kapılmadan bir cerrahi uzmanına müracaat edilmelidir. Unutmayınız ki muayene sırasında bulunan her 10 kitleden 8’i kanserli değildir.

    Mamografi ACI VERİR Mİ?

    Mamografi memeleri sıkıştırarak yapılan bit tetkiktir. Bazen kısa süreli bir acı verebilir. Mümkünse dijital mamografi tercih edilmelidir. Mamografi acil durumlar dışında, adet döneminden 1 hafta sonra yani memelerin daha az gergin ve hassas olduğu dönemlerde çektirilmelidir.

    Meme kanserinde ERKEN TANI için doktora NE SIKLIKTA gidilmelidir?

    Meme muayenesi için kadınlar 20-40 yaş arası 3 yılda bir defa, 40 yaşından sonra yılda bir defa tercihan genel cerrahi uzmanına muayene olmalıdır.

    Menopozda HORMON YERİNE KOYMA TEDAVİSİ (Hormon Replasman Tedavisi- HRT) ve meme kanserinin ilişkisi var mıdır?

    Hormon yerine koyma tedavisi (HRT); meme kanseri riskinin artmasına, geç teşhis konulmasına ve memedeki yoğunluğu arttırarak mamografideki görüntünün bozulmasına neden olmaktadır. Amerikan Tıp Dergisi JAMA’da yayınlanan araştırmada; menopozdaki 16 bin 608 kadında hormon replasman tedavisi yapılanlarla plasebo (içerisinde ilaç olmayan ancak hastanın ilaç sandığı tablet) karşılaştırılmıştır. Araştırmacılar, hormon replasman tedavisinin tüm meme kanserlerini ve invaziv (yayılabilir) meme kanserini arttırdığını görmüştür. Aynı zamanda araştırmacılar 1 yıl sonra HRT grubundaki anormal mamograma sahip kadınların yüzdesinin plasebo grubundakilerle karşılaştırınca daha fazla olduğunu bulmuşlardır. Bu sonuçlar yayılabilen (invaziv) meme kanserinin östrojen ve progesteron tedavisi uygulanan kadınlarda istenmeyen bir hastalık sürecine neden olabileceği fikrini vermiştir. Sonuç olarak “Herhangi bir süreyle östrojen ve progestin hormonunu kullanan” yani hormon replasman tedavisi alan menopozdaki kadınlar, bu hormonların yararlarını ve yaratabileceği riskleri bilmelidirler. Makaleye göre, bir çok çalışma hormon replasman tedavisinin yüksek meme kanseri riskiyle ilişkili olduğunu göstermektedir. Araştırmacılar sadece östrojen hormon tedavisini 25 yıl ve daha fazla uygulayan kadınlarda belirgin bir meme kanseri risk artışı bulmamışlardır. Ancak östrojen ve progesteronu birlikte uygulamanın (kombine hormon replasman tedavisi) meme kanseri riskini 1,7 kat artırdığını saptamışlardır.

    Türkiye'de menopoz yaşı 45,6 + 5,63 olarak saptanmıştır. Türkiye nüfus ve sağlık araştırması verilerine göre Türk kadınının ortalama beklenen yaşam süresinin 67,3 yıl olduğu gözönünde bulundurulduğunda bir kadının ömrünün %24'ünün postmenopozal dönemde geçtiği söylenebilir.

    Yaşam kalitesini etkileyen en önemli faktörlerden ikisi ise ileri yaşlarda dahi entelektüel ve cinsel işlevlerin devam ettirilmesidir. Başlangıçta menopozda östrojen eksikliğinin spesifik semptomlarını gidermek için geliştirilen postmenopozal hormon tedavisi son yıllarda bu iki işlevle birlikte uzun vadedeki olası yararları için kullanılmaktadır.

    Menopozla ilgili yanlış düşünceler ve inanışlar olabilmektedir.

    Sağlıklı MENOPOZ için neler yapmalı?

    Menopoza giren kadının artık yaşlandığı, cinsel hayatının sona erdiği, hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağı gibi düşünceler kafadan atılmalıdır.

    Evet hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır, evet yüzlere birkaç yaşanmışlık belirteçi olan kırışıklık eklenecek, evet gebe kalınamayacaktır ama bu aslında sadece korunma derdi olmadan yıllarca devam ettirilebilecek cinsel yaşam müjdesidir.

    Menopoz gündelik yaşamın ve iş yaşamının koşuşturmasına tatlı bir mola ve hem beden hem de ruh sağlığımızla yakından ilgilenmemiz için bir fırsat da olabilir. Bu dönemde düzenli sağlık taramalarından geçmek önemlidir. Rutin menopoz kontrollerinde;

    • Jinekolojik muayene ve ultrason
    • Pap smear alınması
    • Yılda bir mamografi ve gereği halinde meme ultrasonu
    • Kan tahlilleri yapılmaktadır.

    Menopozda sağlıklı ve doğru beslenmek çok önemlidir. Bu dönemde çok zayıf olmak bağışıklık sisteminin işlevinde azalma ve osteoporoza yatkınlığı arttırır.

    Gebelikten korunmada bariyer yöntemleri nelerdir? Kondom (Prezervatif): Cinsel ilişki sırasında, sertleşme olduktan sonra penise takılan kauçuk bir kılıftır. Boşalma sonrası içinde sperm bulunan meninin, kadının vajinasının içine girmesini engeller. Yöntemin başarı oranı tek başına kullanıldığında % 88' dir.

    Diyafram: İlişki öncesinde, kadının rahim ağzına yerleştirilen kauçuk, şapka benzeri bir araçtır. Rahim ağzına spermisid (sperm öldürücü madde) uygulanması, fiziksel olarak diyaframı aşabilen spermlerin canlı kalabilmelerini engeller. Tek başına kullanımda başarı oranı % 82'dir.

    Spermisidler: İlişkiden önce vajina içine uygulanan krem, fitil veya köpük şeklinde olabilen, spermin canlı kalmasını engelleyen maddelerdir. Tek başına kullanıldıklarında etkinlikleri çok yüksek olmadığı için (%79) diğer bariyer yöntemlerle birlikte kullanılması etkinliğini artırır.

    Aile planlamasında HORMONAL YÖNTEMLER nelerdir?

    Vücuda dışardan küçük dozlu hormon vererek yumurtalık ve hipofiz bezinin çalışması önlenir. Yumurtlama, dolayısıyla gebelik olmaz.

    Doğum kontrol hapları: Kombine oral kontraseptifler: Kadın bedeninde var olan kadınlık (östrojen) ve yumurtlama (progesteron) hormonlarının düşük dozlarda dışarıdan verilmesi sonucu, doğal dengenin baskılanması neticesinde gebelik oluşmaması esasına dayanır. % 99 gibi yüksek koruyuculuk oranına sahiptir.

    Minihaplar: İçeriğinde, kadınlık hormonu (östrojen) bulunmayan, sadece yumurtlama hormonu (progesteron) bulunan haplardır. Başarı oranı % 97' dir. Östrojen ihtiva edenlerin kullanılamadığı emzirme döneminde kullanılabilmesi bu yöntemin en belirgin avantajıdır.

    Ertesi gün hapları: 
    Korunmasız cinsel ilişkiyi takip eden ilk 120 saat içinde alınan hap döllenen yumurta varlığında o yumurtanın rahim içine yerleşmesini engellemektedir. Ancak günlük pratikte ilk 24 saat geçtikten sonra alınan ertesi gün haplarının koruyuculuğunun azaldığı bilinmektedir.

    Doğum kontrol iğneleri, flasterleri NELERDİR?

    a.Aylık iğneler: Hem östrojen hem progesteron içeren bu ilaçlar düzenli olarak her ay yaptırıldıklarında yüksek koruyuculuk oranına sahiptir.

    b.Üç aylık iğneler: Kullanılan hormonal yöntemler içinde koruyuculuğu en yüksek yöntem olan 3 aylık iğnelerin içeriğinde sadece progesteron hormonu bulunmaktadır.

    c.Cilt altı implantlar: Progesteron içeren kapsül implant şeklinde üst kol iç yüzünde cilt altına yerleştirilir. Yaklaşık 5 yıl koruma sağlayan bu yöntemde kapsülün progesteron içeriği ile rahim içi tabakası incelir ve gebelik oluşumu önlenir.

    d.Doğum kontrol flasteri: Doğum kontrol haplarına benzer prensiple korunma sağlar. Bir kutuda 3 adet bant bulunmaktadır. Bu bantlar her biri birer hafta kalacak şekilde kol, bacak, kalça bölgelerinden birine yapıştırılır.

    e.Vajinal halka: Vajinal halka, 4 mm kalınlığında, 5.4 mm çapında bir halka olup, haplardaki gibi östrojen ve progesteron hormonu içeren bir korunma yöntemidir. Vajene yerleştirilen bu halka 3 hafta kullanıldıktan sonra çıkartılır ve halka kullanılmayan bu bir haftalık dönemde adet kanaması olur.

    Doğum kontrol haplarının AVANTAJLARI nelerdir?

    Doğum kontrol haplarının en büyük avantajlarından biri adet kanamasının miktarını azaltmak suretiyle kansızlığı önlemeleridir. Bazı kadınlarda bu azalma öyle belirgindir ki adet kanaması sadece lekelenme şeklinde, kahve telvesi gibi olabilir, bu endişelenilecek bir durum değildir. Doğum kontrol hapları adet ağrılarını azaltırlar, yumurtalık ve rahim içi kanseri olma ihtimalini azaltırlar.

    Doğum kontrol hapları kullanırken görülen YAN ETKİLER nelerdir?

    İlk kullanıldıkları dönemlerde en sık görülen yan etki mide bulantısıdır. İlaçların uyku saatinden hemen önce alınması bu etkinin kadın tarafından daha kolay tolere edilebilmesini sağlar. İkinci en sık görülen yan etki ise hap kullanırken görülen ara kanamalardır. Ara kanamaların büyük çoğunluğu, ilacın içindeki kadınlık hormonu olan östrojenin olması gerekenden daha düşük dozlarda bulunduğu durumlarda görülür. Bazı kadınlarda kilo alma şikayeti olabilir. Bu da, daha düşük dozlu hapların kullanımı ile önlenebilir.

    Doğum kontrol hapı NASIL kullanılır?

    Hapları kullanmaya başlamadan önce gebelik testi ile gebelik durumu saptanmalıdır. Piyasada çeşitli ilaçlar bulunmaktadır. Bazılarının içinden 21 tane ilaç çıkar. İlk kutuya adetin ilk 5 günü içinde (tercihen ilk günü) başlamak gerekir. 21 gün ilaç kullanımından sonra 7 gün hiç ilaç alınmaz, bu süre zarfında adet kanaması gerçekleşir. 7 gün ilaçsız dönemi takiben yeni kutu başlanır. 28 hap olan ilaçlar ise ara vermeden kullanım içindir. Kutunun son ilaçlarında hormon bulunmaz, bu ilaçlar alınırken adet kanaması başlar.

    KİMLER doğum kontrol hapı kullanmamalıdır?

    Meme kanseri, kan pıhtılaşması sorunu olanlar, kalp ve karaciğer hastaları doğum kontrol hapı kullanılmamalıdır. 6 aylıktan küçük bebek emzirenler, sigara içenler, şeker hastalığı olanlar, yüksek tansiyon, migren, depresyon tanısı alanlar ise kontrol altında kullanılmalıdır.

    Spiral nasıl KORUYUCULUK sağlar?

    Bakırlı spiral kollarındaki ve gövdesindeki bakır sayesinde sperm hareketini engeller, spermin yumurtayı dölleme yeteneğini azaltır ve en önemlisi rahmin içinde yabancı cisim reaksiyonu oluşturarak gebeliğin rahim içi tabakasına tutunmasını engeller. Hormonlu spiral kollarında, içerdiği toplam 52 mg progesteron hormon türevinin günde 20 mikrogramını salarak etkisini gösterir. Bu hormon düzeyi rahim içi tabakasını inceltmeye, yumurtlamayı engellemeye ve gebelik oluşumunu önlemeye yeterlidir.

    Spiralin koruyuculuğu NE KADAR sürer?

    Spiralin koruyuculuğu 10 yıla kadar devam edebilen bu yöntemde, kullanıcı hatalarına yer olmadığı için kullanımı güvenlidir.

    Spiralin YAN ETKİLERİ nelerdir?

    Spiralin en sık görülen yan etkisi adet kanama miktarını artırması ve adet süresini uzatmasıdır. Spiralin bir diğer dezavantajı ise cinsel yolla bulaşan hastalıkları kolaylaştırmasıdır.

    Gebelikten korunmada kullanılan CERRAHİ YÖNTEMLER nelerdir?

    Tüplerin bağlanması: Kadınlarda, yumurtayı rahim içine taşıyan tüplerin bağlanması işlemidir. Geri dönüşümü olmadığı için, gelecekte çocuk isteği olmayan çiftler için uygun bir yöntemdir. Koruyuculuğu % 100'e yakındır.

    Vazektomi: Erkekte sperm hücrelerinin testislerden depolandıkları bölgelere geçişinin cerrahi yöntemlerle kalıcı olarak bozulması işlemidir. Bu işlem sonrasında ejekülasyon esnasında boşalan sıvının dış görünüşünde hiç bir değişiklik olmaz, ancak sıvıda sperm hücreleri olmadığından gebelik oluşmaz. Koruyuculuğu % 100' e yakın olan bu yöntemde de kadınlarda olduğu gibi geri dönüş çok zordur. 

    SMEAR İNCELEMESİ nedir?

    Smear işlemi (Papsmear) jinekolojik muayenenin bir parçası olarak rahim ağzından fırça şeklindeki özel bir çubuk yardımıyla serviks salgısı alınması işlemidir. İşlem ağrısızdır ve 15-30 saniye sürer. Alınan materyal daha sonra lam adı verilen mikroskop camına yayılır, özel boyalarla boyanarak patoloji uzmanı tarafından dikkatlice incelenir.

    Papsmear incelemesi NE GİBİ BİLGİLER verir?

    Papsmear incelemesi esas olarak kanser tarama testidir ve serviks kanserinin erken evrelerini yakalamak için yapılmaktadır. Papsmear incelemesinde ayrıca enfeksiyonların tanısı konabilir. HPV (Human papilloma virus) enfeksiyonu hiç belirti vermese de papsmearde HPV tarafından enfekte olmuş hücrelerin görülmesi tanıyı koydurur. HPV enfeksiyonu serviks kanserine neden olduğundan tanısı önemlidir.

    Papsmear NE SIKLIKLA uygulanmalıdır?

    Yıllık jinekolojik muayeneler esnasında papsmear kontrolleri yapılmalıdır. İki normal papsmear sonrası, papsmear yapılma sıklığı iki yılda bire düşürülebilir. Papsmear için en uygun zaman adet bitimidir. Smear için en uygun zaman adet kanamasının bitimini takip eden günlerdir. Papsmear işleminin daha iyi sonuç vermesi için bir gün önceden cinsel ilişkide bulunulmamalı ve vajina içi yıkanmamalıdır.

    Kadın genital organ muayenesi sisteminin dinamik olmasından dolayı ihmal edilmeksizin her sene yapılmalıdır. Jinekolojik muayene dış organ muayenesi ve iç organların muayenesi olarak pelvik sistemi kapsar.

    Kabul edilen; herhangi bir şikayet olmasa da ilk muayenenin 13 - 15 yaşlarında yapılmasıdır. Farkedilmemiş genetik hastalıklar, anatomik bozukluklar, oluşabilecek sorunlar tespit edilmeye çalışılır. Bu muayenede adet olup olmama, ikincil sex özelliklerinin gelişimi, boy - kilo , iskelet bozuklukları, zeka gibi pek çok konuyu kapsar. Cinsel organ yapı bozukluğu , organ yokluğu, kanserler  araştırılır.

    Genital organların büyük kısmı iç organ olduğundan vajinal muayenede ultrason kullanılır. Genellikle uygun vakada vajinal ultrason kullanılır. Bakire olanlar, vaginismus, organ anomalisi , eşlik eden böbrek anomalisi vb hallerde abdominal ( karından) ultrason yapılır.Dünyada kadın ölümlerinde mide - barsak kanserlerinin üst sırada yer alması nedeniyle özellikle şikayeti olmasa da 40 yaşından sonra her kadın yılda bir gaitada gizli kan baktırmalıdır.

    Yıllık muayene yaptırmanın AMACI nedir?

    Yıllık muayenede amaç organlarda yaşa uygun olmayan gelişim ve yapıların tespit edilmesi; patolojilerin bulunması, kanser taraması, korunma yöntemlerinin değerlendirilip düzenlenmesi, meme kontrolü, yapılamamışsa 9 yaşından itibaren rahim ağzı kanserinden korunmak için aşı yapılması, bilişsel fonksiyon değerlendirilmesi, özellikle ergenlik ve menopozda psikolojik durum değerlendirilmesi, ailevi risk taşıyanlarda tarama yapılmasını kapsar.

    Yumurtalık kanseri özellikle 63 yaşında pik yapan ve ileri evrelere kadar sessiz giden yüksek oranda ölümcül bir hastalıktır. Hastaların %85 'inin herhangi bir şikayeti yoktur. Ancak jinekolojik muayenede , ultrason da kullanılarak ve tabii yardımcı radyolojik cihazlarla tanı konur. Yılda bir muayene olan kadınlarda olsa bile tanı erken evre konur ve tedavi başarısı yüksektir.

    Rahim ağrzı kanseri ise özellikle gelişmemiş - gelişmekte olan ülkelerde daha sık olmak üzere yine sadece kanama düzensizliği , kokulu akıntı, cinsel ilişkide kanama vb basit şikayetlere yol açan bir kanser olup yılda bir yapılacak ''smear'' testi ile yakalanabilir.

    Rahim ağzı kanserlerinin tamamına yakını Human Papilloma Virus (HPV) nedeniyle olur. Son 10 yılda geliştirilen aşı sayesinde virusu kapmamak ve rahim ağzı kanserine yakalanmamak mümkün hale geldi. 9 yaşından itibaren her kadın ve erkek bu genetik teknoloji kullanılarak yapılan aşıyı koldan 3 doz olarak yaptırabilir.

    Rahim içi en sık rastlanan problem ''MYOM''dur. Rahim ince ve hormon duyarlı bir zar tabakasının etrafını saran kalın bir kas tabakası ve onu çevreleyen ince bir zar tabakadan oluşur. Myomlar kas dokusundan kaynaklanır. Kadınlarda %20-25 sıklıkla görülür. İyi huyludur. %0,4 kanser riski taşır. Myomlar yerleşim yerlerine göre değişik bulgular verir. Çok büyük bir myom sessiz olabileceği gibi 1 cm 'den küçük bir myomun aşırı kanama ve cerrahi müdahale gerektirmesi ihtimaldir. Yapılacak muayene ve ultrason ile tanısı rahatça konur. Takip ve tedavi belirlenir.

    Rahim iç zarı veya rahim ağzı polipleri de muayenede tanınır ve tedavi edilir. Tüplerde oluşabilecek en sık sorun ; tüp kapalılığı ve çocuk doğuramama olabilir. Bu durum en çok ihmal edilmiş vajinal enfeksiyonlara ve endometriozise bağlıdır. Ultrasonda görünür hale gelen tüp şikayet yapmayıp rutin muayenede tespit edilebilir. Dolayısıyla hastaya çocuk sahibi olmak istediği zaman neler olacağı anlatılır.

    Yumurtalıklar iç organ olup adet düzeninde esas rolü oynar. Bu organ dinamik olup sürekli yumurta gelişimi ve devamlılığı için çaılşır. Yıllık muayenede vajinal muayene ile serbest olup olmadığı ve büyüklüğü değerlendirilir ve ultrason yardımı ile boyutu, kapasitesi, fonksiyonu ve patolojileri saptanır. En sık gelişen  kist yumurta kistleridir. ( Folikül kisti ) . Genellikle 3 cm 'den küçük sıvı içeren basit yapılardır. Çoğunlukla tedavi bile gerekmeden 1- 2 ayda kendiliğinden yok olur. Oysa çikolata kisti ( Endometrioma ) gibi patolojiler çok önemli olup yumurtlama ve gebe kalma üzerine etkisi vardır. Endometrıumun (rahim içi zarının) yumurtalıkta yerleşmesidir. Büyüme yapışıklık yapma eğiliminde olup bazen cerrahi müdahale gerektirir.

    Yıllık muayenede özellikle aile hikayesi gibi özel bir risk faktörü yoksa 40 yaşından sonra mamografi ve meme ultrasonu yapılmalıdır. Elle meme muayenesine bu yaşlardan itibaren bu yöntemler eklenirse erken evre kanser yakalanabilir.

    Menopoz veya 50 yaşından sonra muayene 6 ayda bir yapılır. Amaç başta kanser olmak üzere patolojileri yakalamaktır.

    Rutin muayenede hastadan öykü alırken psikososyal durumu ve cinsel hayatı ve sıkıntıları konuşulmalı yakınları dinlenilmeli ve gerektiğinde nörolojik ve psikiyatrik konsultasyon yapılmalıdır.

    Yıllık muayenede 40 yaşından sonra (ki aile riski varsa daha erken) kemik yoğunluğu değerlendirilmelidir. Gerekenlerde kalsiyum , D vitamini vb takviyeler yapılmalıdır.

    Yılda bir gaitada gizli kan bakılmalı, kan değerleri ölçülmelidir.

    Rahim ağzı (serviks) kanseri rahim gövdesinin vajen ile birleşen kısmında oluşan jinekolojik kanserdir.

    Rahim ağzı kanseri, kadınlarda en sık görülen ikinci kanser türüdür. Özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde daha sık görülür. Rahim ağzı kanserine % 98 oranında HPV (İnsan Papilloma Virüsü) neden olmaktadır.

    Kimler rahim ağzı kanseri için risk altındadır?

    Sosyoekonomik düzeyi düşük olan kadınlar, erken evlenenler , erken cinsel hayata girenler, sigara  kullanan ve çok doğum yapan kadınlar, sık eş değişimi, HPV virüsü ile enfekte olan kadınlar risk altındadır.

    Rahim ağzı kanserinden aşı ile korunmak mümkün..

    Rahim ağzı kanseri için HPV aşısı ergenlikten itibaren genç kız ve kadınlara yapıldığında koruyuculuk oranı çok yüksektir.

    Yanlış: İnfertilite (kısırlık) sorunları her zaman kadından kaynaklanır.
    Doğru: Bir yıl süre ile ortalama haftada 2-3 kez düzenli ilişkiye girilmesine ve herhangi bir doğum kontrol yöntemi kullanılmamasına rağmen gebe kalınamaması “infertilite”(kısırlık) olarak tanımlanır. Yaklaşık olarak fertilite (üreme potansiyeli)problemlerinin %40 ı kadından, %40 ı erkekten kaynaklanırken, %20 vakada ya her iki tarafta da sorun saptanmakta ya da hiçbir sorun tespit edilememektedir. Dolayısıyla infertilite (kısırlık) nedeni araştırılırken her zaman hem kadının hem erkeğin araştırılması gerekmektedir.

    Yanlış: Gebe kalmak nasılsa kolay, gebeliğimi kariyer planlarıma göre yapabilirim
    Doğru: Bir kadının üreme kapasitesi yaş ilerledikçe azalmaktadır. Yaş ile birlikte yumurta sayısı ve kalitesi düşmektedir. Bu da kadının hormon seviyesini etkileyerek düzensiz ovülasyona (yumurtlamaya) neden olur. 35 yaşın altında her ay gebe kalma şansı %20 civarındadır. 40 yaş civarında ise bu oran %5'lere geriler ve düşük riski oranları da hızla artar. Ayrıca kadının yaşı 40 civarındayken kalan yumurtalarının yaklaşık yarısı kromozomal olarak anormal olacaktır.

    Yanlış:
    Adetlerim düzenli, çabuk gebe kalabilirim.
    Doğru: Düzenli adet gören kadınlarda da infertilite (kısırlık) problemi ile karşılaşabilmektedirler. Düzenli adet ovülasyon yani yumurtlamanın olduğunu belirten bir göstergedir ancak gebelik oluşmasında etkili olan başka birçok faktör de bulunmaktadır. Günümüzde her 10 çiftten birinde infertilite problemi gözlenmektedir.

    Yanlış: Fazla kilo gebe kalmayı etkilemez
    Doğru: Bir kadının kilosu fertiliteyi (üreme potansiyelini) direkt etkileyebilen faktörlerden biridir. Kadınlarda vücuttaki yağ miktarının östrojen üretimi ve dağılımının etkilendiği bilinmektedir. Aşırı kilolu ya da aşırı zayıf olan kadınlar yumurtlamada oluşabilecek sorunlara bağlı olarak gebe kalmada sorun  yaşayabilmektedir. Vücut kitle endeksleri 30'un üzerinde ya da 20'nin altında olan kadınların gebe kalma olasılıkları azalmaktadır.

    Yanlış:
    Eğer kadın doğum uzmanım beni düzenli olarak muayene eder ve her şeyin yolunda olduğunu söylerse, gebe kalmakta problem yaşamam
    Doğru: Sağlığınız için kadın doğum muayenelerinizin çok önemli olmasına rağmen rutin muayeneler fertilite (üreme potansiyeli) araştırması için çok az bilgi vermektedir. Rutin kontrollerde , vajina, uterus (rahim) hacmi, yumurtalık hacmi kontrol edilmekte ayrıca Pap smear ile serviks kanseri taraması yapılmaktadır. İnfertilite(kısırlık) değerlendirmesinde ise yumurtalık rezervi, yumurta kalitesi, tüplerin açık olup olmadığı, rahim anormalliklerinin ve erkek nedenli araştırmanın yapılması söz konusudur. Kadın doğum uzmanınız konu hakkında yeterince tecrübe sahibi değilse sizi genellikle üreme üzerine uzmanlaşmış kişilere yönlendireceklerdir.

    Yanlış: Bir çocuğumuz var, tekrar çocuk sahibi olmam kolay
    Doğru: Bir grup hasta için bu durum doğru olmakla birlikte her zaman bu kural geçerli olmayacaktır. Birçok çift ikinci çocuğunu isterken zorluklarla karşılaşabilmektedir. Özellikle kadının yaşı ilk çocuktan sonra çok ilerlemişse bu durum daha sık gözlenebilmektedir.

    Yanlış: Sigara içmek üreme potansiyelimi engellemez
    Doğru: Tüm bilimsel yayınlar sigaranın erkek ve kadın fertilitesi (üreme potansiyeli) üzerinde negatif etkisi olduğunu göstermektedir. Kadınlar için sigara içmek yumurtalıklar üzerine olumsuz etkilidir. Sigara, yumurta kaybını artırıp kalitesini düşürmektedir. Bir çok bilimsel çalışmada sigara içenlerin içmeyenler göre daha önce menopoza girdiği belirtilmiştir. Bu nedenle gebe kalmak isteyen kadınlar eğer sigara içiyorlarsa hemen bırakmalarını şiddetle tavsiye ediyoruz.

    Yanlış:
    İnfertilite uzmanına giden her hasta direk tüp bebek tedavisine alınır
    Doğru: Birçok fertilite kliniğinin hastaları çok hızlı tüp bebek tedavisine aldıkları doğrudur. Tüp bebek tedavisi bebek isteyen çiftler için tek alternatif olmayıp, son çare de değildir. Tedaviye başlamadan önce altta yatan nedene yönelik tanısal testlerin yapılıp, ona göre tedavinin planlanması gerekmektedir. Tanısal testler ve incelemeler yapıldıktan sonra çifte özgü tedavi planlanmalıdır. Bu şekilde hastaların birçoğu ilaçlarla yumurtalıkların uyarılması ya da aşılama işlemi gibi daha az maliyetli ve daha az invazif yöntemlerle tedavi edilebilmektedir.

    Yanlış:
    Tüp bebek en son tedavi alternatifidir
    Doğru: Kadında her iki tüpün tıkalı olduğu ya da ileri yaşta ve şiddetli erkek faktör infertilitesinde (kısırlığında) tüp bebek tedavisi seçilecek ilk tedavi alternatifidir.

    Yanlış: Tedavilerde kullanılan yumurtalıkları uyarıcı ilaçlar kalan yumurtalarımı bitirir
    Doğru: Bir kadının henüz anne karnındayken tüm yaşamı boyunca kullanabileceği yumurtaları bellidir. Bu sayının yaklaşık 7-8milyon arasında olduğu bilinmektedir. Doğduğu anda bu sayı yaklaşık 3-4 milyona, ergenlikte ise 500.000-700.000 seviyelerine inmektedir. Her ay bir grup olgun olmayan yumurta, yumurtalıklarda o ay kullanılmak ya da kaybedilmek üzere seçilir. Erken yirmili yaşlarda her ay bir kadın 15-30 yumurta kaybetmektedir. Her ay bu yumurtalardan biri dominant (baskın) olarak seçilmekte ve bu yumurta olgunlaşarak atılmakta yani yumurtlama (ovülasyon) olmaktadır. Kalan yumurta hücreleri ise bozulup atılmaktadırlar. Kadın yaşlandıkça her ay daha az yumurta mümkün olabilmekte ve siklus süreleri kısalmaya başlamaktadır. Böylece daha hızlı yumurta kaybı olmaktadır. Fertilite tedavilerinde amaç, olgun yumurta sayısını arttırmaktır, azaltmak değildir. Bununla birlikte fertilite ilaçları, vücudun kendi yumurta kapasitesini değiştirememektedir.

    Yanlış: Tüp bebek sadece genç hasta grubuna uygulanmaktadır.
    Doğru: Tüp bebek tedavisi kadında yumurta erkekte sperm olduğu sürece her yaş grubunda uygulanabilen bir tedavidir.

    Yanlış: Tüp bebek tedavisi hastanede yatmayı gerektirir.
    Doğru: Tüp bebek tedavisinin tamamı ayaktan olup sadece yumurta toplamanın yapıldığı gün ve transfer günü hastanede kısa süreli ( 1-2 saat) yatış olur.

    Yanlış: Tüm tüp bebek merkezleri aynıdır, o halde evime en yakın olanı tercih edebilirim.
    Doğru: Tüm tüp bebek merkezleri aynı değildir. Başarı oranları tüm merkezler arasında farklılık gösterebilmektedir. Doktorların ve tüm ekibin deneyimli ve işinin ehli olmasının yanı sıra tüp bebek merkezindeki laboratuvarlar tam donanımlı ve ileri teknolojiye sahip olmalıdır. Hastalar kliniklerini seçmeden önce mutlaka araştırmalı, başvurdukları doktorun ve ekip elemanlarının her zaman ulaşılabilir olup olmadığını değerlendirmelidir.

    Yanlış: Tüp bebek uygulaması her zaman başarı ile sonuçlanır.
    Doğru: Tüp bebekte merkezin deneyimi, kadının yaşı, infertilite (kısırlık) nedeni, biyolojik ve hormonal bir çok faktör başarıyı etkilemektedir. Tüp bebek uygulamalarında % 40 vakada gebelik elde edilebilmektedir. Canlı çocuk sahibi olma oranları ise % 30 civarındadır.

    Yanlış: Tüp bebek tedavileri her zaman ikiz yada üçüz gebelikle sonlanmaktadır.
    Doğru: Çoğul gebelik olma olasılığı transfer edilecek embriyo sayısındaki kısıtlama ile azalmaktadır. Özellikle genç ve daha önce denemesi olmayan kadınlarda tek embriyo transferi ile çoğul gebelik riski ortadan kalkmaktadır.

    Yanlış:
    Tüp bebek ile oluşan gebeliklerde doğumsal anomali sıklığı artmaktadır.
    Doğru: Tüp bebek gebeliklerinde doğumsal anomali (konjenital malformasyon) görülme sıklığı artmamaktadır.

    Yanlış: Tüp bebek tedavisinde transfer sonrası mutlaka yatak istirahati gerekir.
    Doğru: Transfer sonrası hayatınıza normal şekilde devam edebilirsiniz. Yapılan çalışmalar transfer sonrası yatağa bağlı kalarak güncel aktivitelerden kaçınmanın gebelik oranını arttırmayıp aksine azalttığını göstermiştir. Biz hastalarımıza transfer günü dinlenmelerini daha sonraki günlerde ise normal günlük aktivitelerine geri dönmelerini öneriyoruz.

    Yanlış:
    Tüp bebek tehlikeli bir tedavidir.
    Doğru: Tüp bebek sanılanın aksine güvenilir bir tedavi yöntemi olup yakın takip ile olası komplikasyonları (yumurtalıkların aşırı uyarılma sendromu gibi) da minimuma indirmek mümkündür.