Yararlı Bilgiler

Şiddetli soğukların yurdumuzu etkilediği bu günlerde , bilinmekle beraber genellikle gözden kaçan önemli bir konu vücut ısısının düşmesi (hipodermi)ve donmadır.

Çoğumuz şehirlerde yaşadığımız için bu konu fazla gündeme gelmemektedir. Fakat kırsal kesimde, açık arazide çalışanlarda, evsizlerde, yaşlı ve çocuklarda önemini koruyan bir konudur.

Normal vücut ısısı kaslar tarafından oluşturulur ve beyinde Hipotalamus denilen bir bölge tarafından kontrol edilir. Normal vücut ısısı 37 derece civarındadır. Isı 37 derece altına düştüğünde hipotermi başlar. Gerçek hipotermide ise ısı 35 derece altındadır. 

Hipoterminin en sık görülen nedeni çevresel etkenlerle soğuğa maruz kalma durumudur. Özellikle soğuk su ile temas ve suya batma en hızlı, en ciddi hipotermi nedenidir. Çünkü suda ısı iletimi yani ısı kaybı havaya göre 30 kat fazladır.

Hipotermi en sık çocuk ve yaşlılarda görülür :

Diğer hipotermi yapan nedenler kafa travması, beyin tümörleri inme gibi beyin hastalıkları; tiroid bezinin az çalışması, kan şekerinin düşük olması, öbreküstü bezinin az çalışması, şeker koması gibi hormonal hastalıklar; tüm vücuda mikrop yayılması ile seyreden ciddi iltihabi hastalıklar ve ilaç zehirlenmeleridir.

Vücut ısımızın düştüğünü nasıl anlayacağız?

  • Erken Hipotermi: Vücut ısısı 37-35 derece arasındadır. Belirtileri titreme kol ve bacaklarda soğukluk, el ve ayaklarda morarma ve çarpıntıdır.
  • Hafif Hipotermi: Vücut ısısı 35-32,2 derece C arasındadır. Belirtileri bilinç bulanıklığı, çevrenin farkına varamama ( zamanı- mekanı- kişileri karıştırma veya tanıyamama), soluk alışverişinin hızlanmasıdır.
  • Orta Hipotermi: Vücut ısısı 32,2-28 derece arasındadır. Bilinç iyice bulanır ve uyku haline geçilir. Kalp ritm bozuklukları başlar.
  • Ağır Hipotermi: Vücut ısısı 28 derece altındadır. Artık kişi koma halindedir. Refleksler tamamen kaybolmuştur. Kalp çalışması iyice bozulur, kalp ve solunum durması meydana gelir.
  • Donma: Vücut ısısının 27 derece altında olması durumudur. Ağır hipotermi başlığı altında da değerlendirilebilir. El, ayak, burun gibi bölgesel ısı düşüklüğüne ise Frostbite denir. Dokular donup sertleşerek beyaz, sarı-beyaz veya mavi beyaz renge döner.

Donmalara Dikkat!

Donma, sanılanın aksine yalnızca dağlık veya kırsal bölgelerde olmaz. Ortam ısısının donma noktası altında olması da gerekmez. Kışın evsiz kişilerde veya evlerinde yeterince ısınamayanlarda da olur. Yaşlı ve hastalarda daha sık görülür. Islanmak hipotermiyi hızlandırır.

Hipotermi tanısı vücudun soğuk olması ve belirtiler görülerek konulabilir. Normal termometreler 32-33 derece ye kadar sağlıklı ölçebilir. Bu nedenle gerçek ısı özel termometrelerle anlaşılabilir. Yinede belirtiler ve normal termometre ile ısı ölçümü yol göstericidir.

İlk yardım olay yerinde başlar!

lk adım genel değerlendirmenin önemi: Bilinci, solunumu ve kalp atım sayısı hızla değerlendirilmelidir. Islak giysiler değiştirilip kuru olanlar giydirilmelidir. 20 derece civarındaki oda veya ortam ısısı ilk müdahale için idealdir.

  • Ani ısıtmadan kaçının: Solunum ve dolaşımı durmuş olanlara mutlaka ilk yardım yapılmalıdır ve uzun sürdürülmelidir. Bazı hastalar geç de olsa yaşama döndürülebilirler. Hasta battaniyelerle ısıtılabilir.
  • Hasta bir an önce hastaneye götürmeli: Dış ortamda ısıtmak için fazla zaman kaybedilmemelidir.
  • Kişi hemen sıcak bir ortama alınmalıdır: Soğuk suya maruz kalmışsa üzerindeki ıslak giysiler bir an önce çıkarılıp kuru sıcak giysilerle değiştirilmeli ve mümkünse battaniye kullanılarak kişi ısıtılmalıdır.
  • Bu hastaların tıbbi tedavilerinde sıcak odalar, ısıtılmış serum ve solunum gazları, hatta gerekirse vücut dışı dolaşımla kanın ısıtılması gibi yöntemler ve ilaçlar kullanılır.
  • Yaşlı ve çocuklara dikkat: Soğuk havalarda yaşlı ve çocukların uzun süre dışarıda ve yalnız kalmalarına izin verilmemeli, uygun kıyafetler giydirilmelidir.
  • Nasıl giyinelim? Soğuktan korunmak için arasında hava sıkışmış giysiler, yün, sentetik köpük ve hava boşlukları içeren kıyafetler iyi koruyuculardır. Başı örtmek ve elpen kullanmak ısı kaybını önemli ölçüde azaltır.

Ne yazık ki hemoroid hastalığı ilaç endüstrisi tarafından ağrı, acı ve baharatla özdeşleştirilmeye çalışılmaktadır. Acılı yiyecekler yenirken ağzınızı nasıl yakıyorlarsa çıkışta da anüsünüzü yakacaklardır. Bu bir hastalık değildir. Hemoroid hastalığı da ağrılı bir hastalık değildir. Dolayısıyla bu tür bir ilişki söz konusu değildir. Ancak hatalı bir şekilde hemoroid diye tanımlanan bir anal fissürünüz yani çatlağınız varsa acı yediğinizde doğal olarak ağrını artacaktır.

Her normal insanın hemoroidleri olur. Bunlar dışarıya sarkmadıkları ve kanamadıkları sürece hastalık söz konusu değildir ve tedavi gerekmez. Sizin hemoroid olarak adlandırdığınız sorunun altında çatlaktan fistüle, hemoroid hastalığından kansere kadar çok farklı sorunlar yatabilir. Bu nedenle tavsiye üzerine ilaç kullanmak yerine hekime başvurmak tek doğru çözümdür.

Hemoroidler nedeniyle ameliyat olacaktım. Doktor kolonoskopi istedi. Acaba sigortamdan daha fazla para alabilmek için mi?

Hemoroid hastalığına kalın bağırsak tümörünün eşlik etme olasılığı çok yüksektir. O nedenle bir erişkinde hemoroidlere cerrahi girişim yapılacak ise mutlaka kolonoskopi yapılarak bir kalın bağırsak sorunu olmadığından emin olunmalıdır. Ayrıca ülseratif kolit gibi bir hastalık da bulunabilir ve farkına varılmadan hemoroid ameliyatı yapılacak olursa ölümcül olabilecek komplikasyonlar görülebilir.

Dejeneratif hastalıklara, "Kardiyo Metabolik Hastalıklar" ve "Dis-Metabolik Hastalıklar" diyebiliriz. Başta obezite olmak üzere, tansiyon yüksekliği, kalp krizi, felç, şeker hastalığı, "dis-metabolik hastalıklar"dır. Kronik tiroid, yani Hashimato hastalığı, kanser, depresyon, Alzhiemer, kronik artrit, eklem ve kas ağrıları, fibrokistik meme ve fibromiyalji gibi hastalıklar, "kronik dejeneratif hastalıklar" olarak kabul edilir.

Klinik belirtileri birbirinden farklı olsa da kronik dejeneratif hastalıkların ortak paydası, "kronik inflamasyon"dur.

İlaçla da tedavi edilemeyen kronik inflamasyon problemi yok olmadan, bu hastalıklar düzelmez.

Tedavi Mümkün mü?

Bu hastalıklar önlenebilir. Kronik dejeneratif hastalıklardan kurtulmak, yalnız ve yalnız kendi elimizdedir. Eğer sağlıklı ve doğal beslenip, fiziksel aktiviteler artırılırsa, kronik hastalıklardan kurtulmak mümkündür.

Hastalıkların başlangıcı olan karaciğer ve pankreas yağlarından kurtulmak, araba tekerleği dediğimiz göbeği eritmek gerekir.

Ancak öncelikle bu hastalıklara neden olan insülin faktörünü de çok iyi anlamamız gerekiyor. Çünkü bütün kronik dejeneratif hastalıkların ortak paydası; şeker ve insülin hormonudur.

Karaciğer yağlanması neden olur?

Her türlü ekmek (tüm unlu mamuller) şeker, şekerli/gazlı içecekler ve alkol kullanımı karaciğer yağlanmasına neden olmaktadır.

Şeker en tatlı zehir!

Prof. Dr. Canan Karatay olarak, ekmeklerin, şekerli içeceklerin, rafine unların, yani her türlü nişastanın, şeker olduğunu; kitaplarımda binlerce bilimsel kaynak vererek yıllardır açıklıyorum. "Şeker en tatlı zehir! Hastalıkların asıl nedeni, transyağlar ve şekerdir" diyorum.

Şeker hastalığı genetik mi?

Şeker hastalığı, asla genetik değildir. Şeker hastalığı, aşırı düzeyde şeker tüketiminin sonucudur. Aileseldir, ancak ailesel olması, genetik olduğunu göstermez. Aynı ailede görülmesi, aynı aile içinde ne görüyorsak onu yapmamızın sonucudur. Annemizden ne görürsek onu yapıyoruz. Annemiz börek yapıyorsa, börek yapmayı öğreniyoruz. Babamız sigara içiyorsa, sigara içmesini öğreniyoruz. Şeker hastalığı bunun için aileseldir.

Hareket etmek şart!

Bol bol yiyip hareketsiz oturuyorsanız, olmaz! İnsan vücudunda hücrelerin yüzde 90'ı sudur. Her gün 2-2,5 litre su içilmesi gerekir. İbni-Sina diyor ki "Kuruluktan ve soğuktan korkun!" Günümüzde, kısırlıkta ciddi bir artış var.

Neden?

Çünkü vücuda sağlıklı yağ girmiyor. Onun yerine zararlı olan trans yağlar giriyor. Bu nedenle, korkmadan, doğal tereyağ, doğal sızma zeytinyağı ve omega-3 tüketilmelidir.

Şeker mi, kolestrol mü tehlikeli?

Kesinlikle şeker daha tehlikelidir! Kolesterol bir hastalık değildir. Kolesterol, yaşam için gerekli bir kimyasal formüldür. Bu nedenle, her vücutta kolesterol üretilir. Rafine olmuş şeker ise, dışarıda üretilerek vücuda giren zararlı bir kimyasaldır.

Şeker hastalığında organizma şu mesajı verir:

"Ben artık bu kadar fazla ve gereksiz karbonhidrat yükünü kaldıramıyorum, kullanamıyorum." işte bu hayati bir uyarıdır. Organizmada artık dis metabolik ve kardiyo metabolik bozukluk başlamıştır. Hücrelerimiz kanda yüksek olarak dolaşan glükozu, yani yüksek kan şekerini kullanamaz haldedir. Sonuç olarak da kanımızda
yüksek olarak dolaşan glükoz, dokularımıza zarar vermekte; dokuları ve hücrelerimizi tahrip etmektedir.

Şeker hastalarının kalp krizi geçirme olasılığı daha mı yüksek?

Evet. Damarları tıkayarak, kalp krizine ve inmeye neden olan, kolesterol değil, kan pıhtısıdır. Kanın pıhtılaşmasının en önemli sebeplerinden bir tanesi ise insülin hormonudur.

Kandaki insülin hormonu yüksekliği,

•Kanın pıhtılaşmasını artırır.
•Trombositlerin birbirine yapışarak tıkaç meydana getirmelerine neden olur.
•Trombositlerin damar iç yüzeyini kaplayan hücre tabakasına yapışmasını artırarak; endotel tabakasından damarların genişlemesi için salgılanması gereken nitrik oksit gazının salgılanmasını önler.
• En kuvvetli sempatik sinir sistemi uyarıcısıdır. Yani damarları büzüştürür ve tansiyonu yükseltir.

Hastalanmadan yaşlanmak mümkün mü?

insülin hormonunu yükseltmeyen kişiler, kronik inflamasyon oluşmadığından dolayı, sağlıklı bir şekilde, hastalanmadan, uzun süre yaşayabiliyorlar. Sağlıklı olarak, aktif ve uzun yaşayabilmek için karaciğer yağlanmasını ve göbekteki yangını, yani kronik inflamasyonu söndürmek gerekir. Organizmada kronik inflamasyon düzelince, bütün kronik dejeneratif hastalıklar da geçiyor. Kişiler dinçleşiyor, gençleşiyor, bağışıklık sistemleri de güçlendiği için sık sık hastalanmıyorlar.

 İdeal ölçü nedir?


İnsülin hormonu kanımızda 5 IU/mt'nin üstüne çıkmaya başlamışsa kronik inflamasyonun temeli atılmıştır. Son zamanlarda bazı otoriteler bu değerin 3 IU/m'nin altında olması gerektiğini açıkladı.


butun-kronik-dejeneratif-hastaliklarin-ortak-paydasi-seker-ve-insulin-hormonu









Öncelikle vücudunuzu bu konuda terbiye edemeyeceğinizi çok iyi anlamak gerekiyor. Hayatımızda doğa ile savaşıp kazanabildiğimiz bir durum söz konusu değildir. Zira doğa çok güçlüdür. Yendim sanarsınız ama aslında çok büyük zararlara uğramışsınızdır. Doğa ile uyumlu yaşadığınızda ise mutlu ve huzurlu olursunuz.

Birçok insan vücudunu terbiye ettiğini ve her sabah aynı saatte ve sıklıkla aç karnına tuvalete giderek dışkıladığını söyler. Dışkılama konusunda yapılabilecek en büyük hataların başında gelen bu davranışı kesinlikle yaşamınızdan çıkarmalısınız.

Dışkılamak için dışkılama gereksinimini beklemelisiniz. Vücudunuzun dilini anlamaya çalışırsanız aslında dışkılamaya hazır olduğunu size ne kadar açık bir şekilde ifade ettiğini göreceksiniz. Vücudunuzun dilini anlayamıyorsanız sabah kahvaltınızı yapın ya da akşam yemeğinizi yiyin ve oturup vücudunuzu dinleyin. Yaklaşık yarım saat içinde size dışkılama ihtiyacının sinyallerinin gelmeye başladığını göreceksiniz. Yani vücudunuz kapının anahtarı kendisinde olan kilidini açmıştır artık. Gidip dışkılamanızı rahatça gerçekleştirebilirsiniz.

Bunu yaparken tuvalette vakit geçirmeye kalkmayın. Kitap, dergi, gazete okumayın. Televizyon seyretmeyin. Mobil cihazınızla internete girmeyin. Tuvalet dışkılama mekanıdır ve sadece o işin yapılması gerekir.

Tuvalete oturduğunuzda eğer yapamıyorsanız birkaç dakika bekleyip kalkın. Zorlamayın. Kilit açılmamış demektir. Çıkın ve beklemeye devam edin. Daha sonra tekrar denersiniz.

Tekrar hatırlatayım, "vücudumu terbiye ettim, her sabah aynı saatte dışkılarım" safsatasından lütfen uzak durun.

Vücudunuz hazır olmadan zorla dışkılarsanız kapının kilidi kırılacaktır. Bunun sonucunda zamanla hemoroidleriniz sarkıp sorun yaratmaya başlayacak ya da makatınızda son derece ağrılı bir çatlak oluşabilecektir. Buna lütfen izin vermeyin.

Dışkılama insan yaşamının önemli işlevlerinden birisidir. İnsan organizması ağızdan alınan besinlerin sindirim kanalında sürekli ileriye ilerletilmesi, bu esnada sindirim işlemine tabi tutulması ve sonunda anüs yolu ile kontrollü olarak çıkarılması üzerine kurulmuştur. Ancak hiç unutulmaması gereken şey, bu faaliyetin aynen soluk alıp verişimiz, aynen kalbimizin atışı gibi bizim kontrolümüzde olmadığıdır. Vücutta "başına buyruk" olarak tanımlayabileceğimiz bir "otonom sinir sistemi" vardır ve bu sinir sistemi yaşamsal faaliyetleri bizim inisiyatifimize bırakmaksızın düzenlemektedir.

Nasıl ki heyecanlanınca ya da korkunca kalp atım hızı artar, tansiyonumuz yükselir ya da soluk alıp verişimiz hızlanırsa duygusal faktörler sindirim sisteminin çalışmasına da değişik şekillerde etki ederler. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi bizim bu değişikliklere bilinç düzeyinde doğrudan etki etmemiz söz konusu değildir.

İşte dışkılama işlevi, bu otonom sinir sistemi ile bilinçli kontrolümüzdeki "somatik sinir sistemi"'nin ortak kontrolü altındadır.

Makatı sararak dışkıyı kaçırmamamızı sağlayan kaslar iki temel grupta toplanır. Bunlardan iç sfinkter dediğimiz kas otonom sinir sistemince kontrol edilir. Yani biz istemli olarak bu kası kasamayız, gevşetemeyiz.

Dış sfinkter denilen kaslar ise bizim kontrolümüzdedir. Normalde kasılı bulunan bu kasların dışkılama sırasında gevşeyerek yolu açmaları gerekir ki normal ve sağlıklı bir dışkılama yapılabilsin.

Dışkılama işlevini daha iyi anlayabilmek için evinizin kapısı ile olan benzerliği ortaya koymakta yarar var. Bugün ev kapılarımızda sıklıkla iki farklı kilit kullanıyoruz. Şimdi şöyle düşünelim: Kilitlerden birisinin anahtarı bizde ama diğerinin anahtarı bizde değil. Anahtarı bizde olmayan kilit sadece belirli zamanlarda ve koşullarda açılıyor. Siz anahtarına sahip olmadığınız kilit açılmadan evden çıkmak isterseniz kendi kilidinizi açıyorsunuz ve zorlayarak diğer kilidi de kırarak dışarıya çıkıyorsunuz.

İşte dışkılamada da eğer vücut dışkılamaya hazır değil ise yani kendi kilidini açmamışsa siz dışkılama işlemini zorlanarak (ıkınarak) gerçekleştirebilirsiniz ama bunun karşılığında makatınızda bulunan birçok yapıya zarar vererek birçok hastalığa zemin hazırlarsınız.

Makatımızdaki kontrolümüz altında olmayan kilit ne zaman açılmaktadır? Genellikle yemek özellikle de sabah kahvaltısı bu kilidi açan en güvenilir anahtardır. Ciddi bir fiziksel egzersiz de kilidin açılmasını sağlayabilir.

Torba yani kolostomi ya da ileostomi birkaç farklı durumda uygulanır. Tümör rektumun son kesiminde ise anüsün korunması mümkün olmayabilir ve bu durumda kalın bağırsak kalıcı olarak torbaya alınır yani kolostomi yapılır. Bugünkü koşullarda bu torbanın kapatılması ve yeni bir anüs oluşturulması söz konusu değildir.

Bazen de rekumdaki tümör çıkarıldıktan sonra kalın bağırsağın birbirine birleştirildiği yerdeki yara tamamen iyileşinceye kadar o bölgeye dışkı gelmemesi istenir. Bu durumda ince bağırsak torbaya bağlanır (ileostomi). Sıklıkla ameliyat öncesi ışın tedavisi alan hastalarda uygulanan bu ileostomi birkaç hafta sonra yeni bir ameliyatla kapatılır ve hasta normal yolla dışkılamaya devam eder.

Bazı durumlarda ameliyatın bir komplikasyonu olarak kalın bağırsağın bağlantı yerinden sızıntı olabilir ve bu durumda da tekrar ameliyatla torba uygulanır.

Bazen de kalın bağırsaktaki tümör bağırsak tıkanıklığına yol açıp acil ameliyat gerektirebilir. Bu gibi durumlarda acil şartlarda hastayı fazla riske sokmamak için hekim öncelikle bir torba uygulayarak bağırsağın boşalmasını ve asıl ameliyatın daha sonraya bırakılmasını tercih edebilir.

Kalın bağırsak kanserinin gerçek tedavisi ilgili kesimin ameliyatla çıkarılmasıdır. Kemoterapi ve ışın tedavisi cerrahiye yardımcı olmak üzere ameliyattan önce veya sonra uygulanabilir ancak tek başlarına tam tedavi sağlayamazlar. Ancak ameliyat ile tedavi edilemeyecek kadar ileri hastalıkta ameliyat yerine diğer tedavileri öneriyoruz.

Kalın bağırsak kanseri ailevi bir özellik taşıyabilir. Durumu mutlaka hekiminize anlatıp bilgi almalısınız. Ailesinde iki ya da daha fazla kalın bağırsak kanseri olan kişilerde ilk kolonoskopi için 50 yaşı beklenmez.

Ailedeki en genç kanserli kişinin yaşından beş yaş öncesinde kolonoskopi kontrolleri başlatılır.

Kalın bağırsak kanserlerinin % 85 – 90 kadarı yaklaşık 5 – 10 sene içinde gelişip büyüyen bir polipten kaynaklanır. Dolayısıyla bilimsel olarak da gösterilmiştir ki uygun aralıklarla kolonoskopi yapılması ve saptanan poliplerin endoskopik yolla çıkarılması kalın bağırsak kanseri oranını belirgin bir şekilde düşürmektedir.

Önerilen yaklaşım ailesinde kalın bağırsak kanseri olmasa bile her insanın 50 yaşında bir kez kolonoskopi yaptırmasıdır. Polip saptanmazsa beş ile on yıl aralıklarla devam edilmeli polip saptanırsa hekimin belirleyeceği düzende kontroller yapılmalıdır.

Rektum, kalın bağırsağın anüse açılan yaklaşık 15 cm'lik son kesiminin adıdır. Kısaca kalın bağırsağın bir bölümüdür.

İnce bağırsaktan kronik kan kaybı sık görülmeyen bir durum olsa da tanıda zorluklar içerir. Gastroskopi ve kolonoskopi bu gibi durumlarda yetersiz kalır. Genellikle böyle durumlarda olası bir tümörü saptayabilmek için karın tomografisi yaparız. Tomografi bize yol göstermezse endoskopik ileri tekniklere başvururuz. Bunlardan birisi bir ilaç kapsülü şeklindeki telsiz mikro kameranın hastaya yutturularak görüntülerin bilgisayar ortamında incelenmesi yani kapsül endoskopidir. Diğer bir seçenek ise özel endoskoplarla uzun sürede uygulanabilen enteroskopi işlemidir. Hekiminiz sizi bunlara yönlendirecektir.

Crohn hastalığının kendisi ameliyatla tedavi edilemez. Ayrıca ameliyat sonrası çok sık olarak nüks eden bir hastalıktır. Biz sadece komplikasyon varlığında ameliyat yaparız. Bu komplikasyonlar darlık nedeniyle bağırsak tıkanması, fistül yani bağırsaktan deriye normalde olmaması gereken bir kanal oluşması, tedaviye yanıt alınamayan inflamasyon gibi durumlardır. İlaçlarla kontrol altında tutulabilen bir Crohn hastasında cerrahi girişimi önermeyiz.

Ameliyatlardan sonra gelişen karın içi yapışıklıklar cerrahinin çözülememiş sorunlarındandırlar. Ameliyattan seneler sonra bile ortaya çıkabilen tıkanıklık tablosu genellikle bir ameliyata gerek kalmadan hastane koşullarında tedavi edilip ortadan kalkabilir. Ancak tekrar etmesini önleyecek kesin bir çözüm ne yazık ki yoktur. Biz her karın ameliyatında karın içinde travmayı en aza indirerek, kanamayı hassas bir şekilde kontrol ederek, dokulara nazik davranarak ve mümkün olan her durumda kapalı ameliyatı tercih ederek yapışıklıklara bağlı bağırsak tıkanıklığı riskini en aza indirmeye çalışırız. Ancak önceden yapılmış bir ameliyat için yapılabilecek fazla birşey yoktur. Bağırsak tıkanıklığı durumunda neler olabileceğini hastalarımız aanlatıp öyle bir durumda vakit geçirmeksiniz bir sağlık kuruluşuna başvurmalarını öğütleriz. Kesin olarak gerekmedikçe cerrahi girişimlerden kaçınırız çünkü her yeni ameliyat yeni yapışıklık riski anlamına gelecektir.

Akalazya'da tanımlanan tüm tedavi yöntemleri uygulanabilir. Aslında bu yöntemlerin hiçbiri hastalığı tedavi etmez. Sadece yutmayı biraz daha rahatlatır. Balonla dilatasyonun birkaç sefer uygulanması gerekebilir. Ameliyat ile daha erken sonuç alınabilir. Ameliyat laparoskopik yani kapalı olarak uygulanabilmektedir. Tüm tedavi yöntemlerinin sonrasında az ya da çok reflü hastalığı oluşabilir. Akalazyanın ileride doğrudan kansere dönüşmese de akalazyalı hastalarda yemek borusu kanseri riski normal insanlara göre daha yüksektir. Ayrıca daha başlangıçta kanserin hatalı olarak akalazya şeklinde tanılanması mümkündür. Bu nedenle akalazya tanısı kesin bile olsa her hastaya gastroskopik muayene uygulanır ve tedaviden sonra da belirli aralıklarla endoskopik kontrollere devam edilir.

Evlerde tuz ruhu ve sodyum hidroksit (kostik soda) gibi sıvıların, yağ çözücülerin, çamaşır sularının sadece orijinal ambalajlarında, çocukların uzanamayacakları yerlerde saklanması çok önemlidir. Bu tür çözeltiler hiçbir zaman bir bardağa ya da su şişesine konulmamalıdırlar. Hiçbir surette mutfaklarda bulundurulmamalıdırlar.

Yemek borusuna uygulanacak olan genişletme (dilatasyon) işlemleri yırtılma ve kanama gibi riskler taşırlar. Özellikle yırtılma ortaya çıktığında bunun ne yazık ki ölüme kadar gidebilecek sonuçları olabilir. Ancak unutulmamalıdır ki o darlığın giderilmesi için yapılacak bir cerrahi girişimin riski çok daha yüksek olabilir. Genişletme işleminin başarı oranı özellikle altta yatan sebebe bağlıdır. Genellikle tek bir genişletme işlemi yeterli olmayıp belirli aralıklarla birkaç kez yapılması ile sorunun çözümü mümkün olabilmektedir.

Akalazya adı verilen hastalık yemek borusunun hareketlerinin bozulması sonucu ortaya çıkar. Kanserle ilişkisi yoktur. Hastalar katı gıdaları daha kolay yuttuklarını ifade ederler. Ayrıca intihar amaçlı ya da kaza ile içilen kimyasal maddeler içildikten hemen ya da yıllar sonra yemek borusunda daralmalara yol açabilirler. Geçirilmiş ameliyatlar, demir eksikliği anemisi ve bazı sistemik hastalıklar da kanser olmaksızın yutma güçlüğüne yol açabilirler.
Yemek borusu kanserinin erken evrelerde yakalanabilmesi ancak gastroskopik inceleme ile mümkündür. Şüphe durumunda gastroskopi yapılarak hem yemek borusu hem de mide güvenli bir şekilde incelenir. Şüpheli bölgelerden parçalar alınarak mikroskop altında kesin tanı konulur.
Erişkin insanlarda yutma güçlüğü sıklıkla kansere bağlı olsa da kanser dışı sebeplerle de yutma güçlüğü oluşabilir. Ancak yemek borusu kanseri oldukça hızlı ve kötü seyirli bir hastalık olduğu için hekim yutma güçlüğü olan bir hastada ilk olarak kanser olmadığından emin olmak ister.
Mide şikayeti olan bir insanın sigara içiyor olmasının akılla mantıkla açıklanabilir bir yanı yoktur. Sigara içince mide ağrısı çeken bir insana önerilecek in iyi tedavi sigara içmemesidir.
Bu tümörler nadir görülürler ve çok özelleşmiş hücrelerden çıkarlar. Moleküler düzeydeki mekanizmaları bilindiği için hedefe yönelik ilaç tedavilerinden yarar görürler. Yine de ideal tedavileri ameliyatla tümörün tamamının çıkarılmasıdır. Mide kanserine göre daha iyi seyrettikleri söylenebilir.
Hastalığın tam anlamıyla tedavisi ancak erken evrelerde ameliyatla mümkündür. İleri evrelerde ise ameliyata ek olarak kemoterapi ve ışın tedavisi uygulanabilir. Uzak organlara yayılmış yani dördüncü evre hastalıkta ise ameliyattan kaçınırız. Kısaca söylemek gerekirse mide kanserinde ameliyatla tedavinin mümkün olması iyi bir özelliktir. Diğer tedaviler hastalığı tam olarak yok etmeyi değil hastanın olabildiğince uzun ve konforlu yaşamasını amaçlarlar.
Evet. Ne yazık ki tüm gelişmelere rağmen mide kanseri en kötü seyirli kanserlerdendir. Tedavinin temeli erken evrede yakalayıp ameliyatla tümörün çıkarılmasıdır. Tabii ki birçok durumda ameliyattan önce veya sonra kemoterapi ya da ışın tedavisi uygulanabilmektedir.
Mide kanserine özgü bir belirti yoktur. Hazımsızlık, şişkinlik, iştahsızlık gibi sık rastlanan şikayetler mide kanserinde de görülebilir. Midenin girişini tutan kanserlerde yutma güçlüğü, çıkışını tutuan kanserlerde de kusma görülebilir. Özel bir belirti vermeden sinsice ilerlediği için ve belirti verdiğinde ileri evrelere ulaşmış olacağı için bir erişkinde her türlü hazım sorununda endoskopi yapılarak mide gözle incelenmelidir.
Bizden haberdar olmak
ister misiniz?
florence nightingale hastanesi çağrı merkezi
florence nightingale hastanesi

Copyright 2016 Florence Nightingale. Tüm hakları saklıdır.

Web sitemizdeki bilgiler kişileri tanı ve tedaviye yönlendirme amacı taşımaz. Tanı ve tedaviye yönelik tüm işlemlerinizi doktorunuza danışmadan uygulamayınız.