Yararlı Bilgiler

Aileler bebeklerinde kalp hastalığı olup olmadığını fark edebilir. Önemli doğumsal kalp hastalığı olan bebekler genellikle doğumdan sonraki ilk birkaç ay içerisinde kendilerini belli eder.

Doğumdan kısa bir süre sonra, bebekte ciddi tansiyon düşüklüğü ve kan dolaşımının bozulması sonucu acil durum oluşabilir. Kimi bebeklerde dudak, dil ve tırnak diplerinde morarma ilk belirtidir.

Diğer bir grup kalp hastalığında ise, nefes alma güçlüğü, sık nefes alma, iyi beslenememe, aşırı terleme, kilo alamama ya da kilo kaybı ilk belirtiler olabilir. Çok ciddi olmayan kimi rahatsızlıklarda ise, rutin muayeneler sırasında kalpte “üfürüm” duyulması sonucu yapılan ileri tetkiklerde ortaya çıkar. Üfürüm kalp atışları arasında duyulan ek bir ses anlamındadır. Ama her üfürüm altta yatan bir kalp hastalığının habercisi değildir. Bir kalp doktoru tarafından yapılacak muayene ve tetkikler sonrasında üfürümün herhangi bir hastalığı işaret edip etmediği ortaya çıkaracaktır.

Uzman hekimler tarafından uygulanan “Fetal Ekokardiografi” yöntemiyle, gebeliğin 16 ile 20’ci haftası arasında, bebeğin kalbi incelenebilir. Böylece majör kalp anomalilerinin belirlenmesi mümkün olur.

Ameliyatsız yöntemlerle TEDAVİ MÜMKÜN MÜ?

Girişimsel (ameliyatsız) yöntemlerin, doğumsal kalp hastalıklarının tedavisindeki yeri hızla artmaktadır. Bir çok kapak ya da damar darlıkları artık anjiyo laboratuvarlarında, ameliyata gerek olmadan açılabilmektedir. Ayrıca, bazı damar açıklıkları ve kalp içi delikler cerrahiye gerek kalmadan kapatılabilmektedir. 

RİSKLER en aza indirilebilirbebeginizde-kalp-hastaligi-olup-olmadigini-fark-edebilirsiniz.jpg

Unutulmamalıdır ki, her işlem bir miktar hayati risk taşıyabilir. Aileler, hekimleriyle açık iletişimde olmalı; çocuğa uygulanması planlanan tedavi, bu tedavinin alternatifleri, fayda ve riskleri hakkında detaylı bilgi almalıdır. Doğumsal kalp hastalıkları konusunda özel eğitim almış; pediatrik kardiyoloji, kalp cerrahisi ve anestezi doktorlarının işbirliği içinde çalıştığı deneyimli merkezler başarılı sonuçlar elde etmektedir. Bu tür hastaların, tanı ve tedavilerinin, yeni teknolojileri barındıran bu merkezlerde yapılması; erken ve doğru tanının konulması, doğru tedavinin zamanında planlanabilmesi ve uygulanabilmesi açısından önem taşımaktadır.

Ameliyatsız tedaviler BİRÇOK AVANTAJ sunmaktadır.

  • Cerrahi nedeniyle oluşabilecek risklerden uzaklaşmak,
  • Hastanede kalış süresinin azalması
  • Kesi izi olmaması


Prof. Dr. Yalım YALÇIN

Pediyatrik Kardiyoloji Uzmanı

Şişli Florence Nightingale Hastanesi

İşinin ehli çocuk cerrahları tarafından gerçekleştirilen yenidoğan sünneti özel bir teknik ile 15-20 dakika gibi kısa bir süre içinde tamamlanabilmektedir. Lokal anestezi ile gerçekleştirilen işlemden sonra yenidoğan bebeklerde yara iyileşmesi hızla gerçekleşebilmektedir.

Yenidoğan bir bebekte vücudun tüm organları tamamlanmış, göreve hazır görünse de birçok organ, görevlerini bebek büyüdükçe öğrenecek ve bebeklikten çocukluğa, çocukluktan gençlik çağına kadar adım adım olgunluğa erişilecektir. Kendi kendine beslenmeyi, oturmayı, yürümeyi konuşmayı, daha sonra okuma yazmayı öğrenme yolunda bu bebek; çocuk-genç ve erişkin tanımlarını birer birer geçirecek ve toplumda "Adam" olarak yerini alacaktır. Organların "görevlerini öğrenme" süreci, aslında beyin ve sinir sisteminin olgunlaşarak bu organ veya organ sistemlerini kumanda altına alması ile bağlantılıdır.

Konumuz olan "Çocukların gece işemeleri" de Beyin-Sinir sistemi ile idrar torbası arasındaki iletişim, yani beynin idrar torbasına kumanda etme yeteneği ile ilgilidir. İdrarı idrar torbasında tutabilmenin birinci şartı, normal yapıda bir idrar torbası, normal bir Beyin-Sinir sistemine sahip olmaktır. Doğumsal olarak bu yapıları bozuk olan insanların, bu yazı başlığı altında incelenmesi kuşkusuz olanaksızdır. Bu kişilerin tanımlanması, tedavisi başka bir yazı konusu olmalıdır. Yapısal (Anatomik) bozukluğu olmayan bir çocuk ortalama 2,5 yaşında çişini tutmayı, haber vermeyi ve yardımlı ya da yardımsız tuvalete çiş yapmayı öğrenir. Bu çocukların büyük bir kısmı gece de çişlerini tutmayı ve sabahleyin uykudan altları kuru olarak uyanmayı becerirler. Çocuğun idrar kontrolünü öğrenmesi demek, böbreklerin sürekli olarak ürettiği idrarın elastik bir yapısı olan idrar torbasında birikmesi ve mesanenin çıkış kapısını büzerek kapalı tutan kas yapısı sayesinde altının kuru kalması demektir. Mesane dolup gerildiği zaman, sinir sistemi beyine idrar yapma gerektiğini haber verir ve mesanenin dışa açılan kapı sistemi istemli olarak gevşetilerek idrarın dışarı atılmasına izin verilir.Yani idrar kontrolünü kazanmış bir çocukta mesanenin büyüklüğü yaşa uygunsa, mesane duvar yapısı elastikse çişini ancak idrar torbası dolup gerildiğinde, "Çiş yapma" işlemi, sinir sisteminin bu cocuğun beynine "idrar torban doldu,çiş yapman lazım!" uyarısını vermesi ve beynin de mesane çıkış kapısını kapayan kas yapısına gevşeme emri vermesi sonucunda oluşur.

Gündüz saatlerinde çişini kontrol etmeyi öğrenen ve alt bezinden kurtulan çocukların bir kısmı gece uyku sırasında çiş yapmaya devam ederler. Bu alt ıslatma olayı çişini tutamayıp küçük miktarda kaçırmanın ötesinde idrarın tümünü boşaltmak biçimindedir. Anneleri ertesi sabah iç çamaşırı, pijama ve çarşaflarını hatta şiltelerini ıslak bulurlar. İlkokul çağına kadar kısmen hoşgörülen bu durum, ailenin olduğu kadar çocuğun kendisi için de önemli bir sorun halini alır.

Bilimsel açıdan bakıldığı zaman, 7 yaşına gelmiş çocukların % 5-10'unda görülen bu durum, haftanın üç veya daha fazla gecesinde ortaya çıkar. Erkek çocuklarda daha sık görülür.

Çocuklarda GECE İŞEMELERİNİN bilinen sebepleri arasında ŞUNLAR sayılabilir;

  • Aile fertlerinde daha önce benzer duruma rastlanmış olması,
  • İdrar torbasının yeterince büyümemiş olması, (Bu çocukların gündüz saatlerinde de sık idrara çıktıkları dikkati çeker)
  • İdrar torbasında normalde olmaması gereken, istemsiz gelişen kasılmalar,
  • Uykunun derin olması ve çocuğun mesanesinin dolması nedeniyle beyne giden habere rağmen uyanamaması,
  • Gelişmiş insanda gece-gündüz farkının algılanmasıyla oluşan ve otomatik olarak gece böbreklerin idrar oluşturmasını azaltan "Vazopressin" isimli hormonun bu çocuklarda yeterince ve zamanında salgılanmaması.

Çocuklarda gece işeme sorunu olan bir çocuğun "tedavi" edilmesi 5 yaşından önce düşünülmemelidir. Tedavi planlanan bir çocukta bu problemin gerçek sebebinin doğumsal bir yapı bozukluğu olmadığından emin olmak gerekir. Genellikle bir idrar tahlili ve ultrasonografik inceleme ile idrar iltihabı ve böbrek-idrar torbası yapılarında anatomik bozukluk olmadığı tespit edildikten sonra "Gece işeme" sorunu tedavi edilmeye çalışılır.

Tedaviden söz ederken, altını ıslatan çocuğu, yaşı kaç olursa olsun cezalandırarak veya korkutarak vazgeçirmek mümkün değildir. Gece alt ıslatmanın tek bir psikolojik sebebe bağlı olduğunu düşünmek de yanlıştır. Kıskançlık (yeni bir kardeşin gelmesi), veya çocuğun iç dünyasına etki eden ailesel nedenlerin gece işemelerine yol açtığı fikrinin ne kadar doğru olduğu da belli değildir. Gece işemelerinin tüm sebeplerinin hala tam açıklığa kavuşmamış olduğunu bilerek, günümüzde kullanılan tedavi yollarına bir göz atalım:

Çocuğun tedaviye hazırlanması: Genellikle ailenin bu konuda şikayete başladığı 5-6 yaş döneminde, çocuk henüz durumunun bir sorun olduğunun farkında değildir. Doktorun bu konuda hem çocuğu bilinçlendirmesi hem de ailenin konuya bakış açısını yönlendirmesi gerekir. Tedavi hangi türde olursa olsun sonuca varmanın uzun sürebileceği, moral bozukluğuna yer olmadığı vurgulanmalıdır.

Alışkanlıkların gözden geçirilmesi: Gece yatmadan önce sıvı alımının azaltılması ve yatmadan önce idrara çıkılması hep ilk akla gelen tavsiyedir. Ancak bunun dışında, gündüz saatlerinde okul tuvaletlerinin temiz olmaması ve benzer sebeplerle uzun süreler idrarını tutan çocukların bu alışkanlıklarından vazgeçirilmesi de önemlidir.

Çiş yapma çizelgesi: Daha çok küçük çocukları motive etmek ve alt ıslatma istatistiği elde etmek için kullanılır. Ailenin tutacağı bu çizelgede alt ıslatma olmadığı günler çizelge üzerinde birer sembolle (yıldız veya çiçek resmi gibi) canlandırılarak çocuğun da bu günlerde mükafatlandırılması fayda sağlayacaktır. Aynı çizelge gün içi işemelerde de işlenirse hekimin de çocuğun işeme ritmi hakkında fikir sahibi olmasına yarar sağlar.

Alarm sistemleri: İç çamaşırına veya yatak çarşafı üzerine konan, ıslanmaya duyarlı bir parçası olan ve idrar yapılmaya başladığı an ses uyarısıyla çocuğu uyandıran bu sistemler gece işemelerinde başarıyla kullanılan tedavi yöntemlerinden biridir. İlk günlerde çok yararlı gibi görünmese de 6-8 haftalık tedavi ile sonuç alınabilmektedir. Tesir mekanizması muhtemelen, mesane tam boşaltılmadan çocuğun günler içinde mesanesinin dolması ile uykunun bölünmesi arasında beyinsel bir ilişki kurmasına yaramakta, bir taraftan da günler içinde mesane gece kapasitesinin artması mümkün olmaktadır.

İlaç tedavileri: Gece boyunca böbreklerin idrar oluşturma hızını azaltacak ilaçlar bu amaçla kullanılmaktadır. Ana maddesi Desmopressin olan ve buruna sıkılarak veya ağızdan alınarak kullanılan bu ilaç gece boyunca idrarın daha az salgılanarak mesanenin dolma zamanını uzatır. Çocukların en az %70'inde iyi sonuç verir. İlaç kesildikten sonra gece işemelerinin tekrarlama olasılığı da az değildir. Tekrar kullanılabilir, ancak doktor kontrol altında olmak zorundadır.

Bir başka ilaç grubu da mesanenin gevşek kalmasını sağlayan Desmopressin maddesini içeren ilaçlardır. Gündüz zamanı da sık idrara çıktığı belirlenen çocuklarda gece işemelerini büyük oranda düzeltebilir. Bu ilaç da doktor kontrolü altında kullanılır, ilaca başlamak için mesanenin çalışma özelliklerini saptayan araştırmalar gerekebilir.

Kullanılması özel durumlar dışında sakıncalı olabilecek, İmipramin içeren ilaçların da bu tedavi için tavsiye edildiği bilinmektedir. Çocuk Psikiyatri uzmanları dışında kimsenin bu ilacı yazmaması gerektiği unutulmamalıdır.

Tedavi yöntemlerinin tek tek uygulama dışında, zor cevap alınan çocuklarda kombine edilerek kullanılması veya yöntem değiştirerek her aşamada bir tanesinin kullanılması gibi yaklaşımlar bazen daha çabuk sonuç verir. Gece işemeleri tedaviye rağmen tekrarlayabilir, sabırla yeniden ele alınır ve her çocuk sonunda sabah altı ıslak kalkma derdinden kurtulur. Erişkin yaşta gece işemeleri devam eden insan yok denecek kadar azdır.

Yeni doğan sünnetinin en önemli 2 avantajı; Çocuğun ileride yaşayabileceği olası travmadan korunması ve yenidoğan dönemine ait üriner sistem enfeksiyonlarının görülme sıklığını 10 kat daha az görülmesinin sağlanmasıdır.

Doğumdan sonra 24-48 saat (ilk iki gün) içinde sünnet rahatlıkla gerçekleşebilir. Lokal anestezi altında gerçekleştirilen sünnet 15-20 dakika sürmektedir.

Eğer ilk iki gün içinde sünnet yapılamadıysa, doğumdan sonra 2 aya kadar yapılabilmektedir.

Sünnet; Hem dini hem de kültürel gerekçeler nedeni ile ülkemizde erkek çocuklarına en sık uygulanan cerrahi girişimdir.

Tıbbi açıdan da yararı olan sünnet için önceden çocukların ilkokul çağına gelmeleri beklenirdi. Ancak son yıllarda yeni doğan sünneti oldukça yaygın olarak uygulanmaktadır.

Doğum öncesi bakım; gebeliğin belirlenmesinden doğuma kadar geçen 38 - 40 hafta süre içinde annenin düzenli kontrollerinin yapılmasıdır. Annenin gebelikte sağlıklı olması ve sağlıklı bebek doğurması bu takiplerle mümkündür. Bu kontrollerde olabilecek sağlık sorunları erkenden belirlenebilir, gerekli önlemler zamanında alınabilir, doğumun doğru zamanda ve en iyi koşullarda yapılması sağlanır.

Anne adayı gebelik öncesi, içinde bulunduğu koşullar ve taşıdığı risklerle birlikte değerlendirilmelidir.

Anne karnında bebek kaybını arttıran gebelik riskleri

Öyküde: Sık doğum aralığı, 20 yaş altı 35 yaş üstü doğum, kronik idrar yolu enfeksiyonu ve hastalığı, sistemik hastalıklar, yüksek tansiyon, düşük doğum ağırlıklı bebek doğumu, kısa boy (150cm küçük)

Gebelikte: Kilo almama, çoğul gebelik, gebelik zehirlenmesi, vajinal kanama, idrar yolu enfeksiyon tekrarı, rahim ağzı yetmezlik, bebeğin suyunun fazlalığı, erken doğum, kansızlık, erken su gelmesi, damar iltihabı

“Fetal orijinler” hipotezine göre anne karnında bebek beslenmesi ve hormonal durum değişiklikleri yapı, fizyoloji ve metabolizmayı kalıcı olarak değiştiren gelişimsel adaptasyonlara neden olmakta ve bu adaptasyonlar kişileri erişkin hayattaki kalp-damar, metabolik ve hormonal hastalıklara yatkın hale getirmektedir. “Barker hipotezi” olarak da bilinen bu hipotez esas olarak Barker ve arkadaşlarının gözlemleri sonucunda ortaya çıkmıştır.

İngiltere’de XX. yüzyıl başlarında bebek ölümünün yüksek olarak saptandığı bir bölgede birkaç on yıl sonra koroner kalp hastalığından ölüm oranında artış olduğu görülmüştür. Geriye dönük olarak incelenen kayıtlarda en sık bebek ölüm nedeninin düşük doğum ağırlığı olup, hayatta kalabilen bebeklerde erişkin dönemde koroner kalp hastalığı riskinin artabileceği hipotezi ileri sürülmüştür.

Anne karnındaki hayatta gelişimin kritik olduğu dönemdeki uyarılar kalıcı ve uzun dönem etkilere yol açmakta ve bu durum programlama olarak ifade edilmektedir. Fetal programlamada; fetal beslenme, kortizon, genetik ve epigenetik bağlantılar, nesiller arasındaki etkiler, gebelik öncesi olaylar önemli rol oynamaktadır.

Gebelikteki olumsuz olaylar sadece o çocuğu değil, daha sonraki nesilleri de etkilemektedir. Annenin doğum ağırlığı çocuğun doğum ağırlığını belirlemede önemli bir faktördür. Özellikle beslenmesi yetersiz olan bir annede rahmin hormonal çevresinin fetusun üreme organlarının gelişimi etkilediği düşünülmektedir. Doğduğunda küçük olan annelerin rahim boyutları da küçük olmakta ve rahim büyüklüğü azaldıkça fetusun büyümesini kısıtlayan vücut baskı artmaktadır.

Gebelikte Hipertansiyon, Diabetes Mellitus, Tiroid problemleri, annede kalp damar hastalıkları, hematolojik problemler iyi bir şekilde takip ve tedavi edilmediği takdirde bebek üzerinde de kalıcı etkiler bırakmaktadır. Ayrıca gebelikte ilaç kullanımı, alkol, sigara kullanımı da önemlidir.

Doğum şekli gebeliğin durumuna bağlıdır ancak mümkün olduğunca normal doğum önerilmektedir. Doğum öncesi ve sonrasında olanların kişinin tüm hayatı üzerinde etkisi vardır. Hatta bazı etkiler genetik düzeyde olup sonraki nesillere aktarılır. Vücudun hakim mikropları, bağışıklık sistemini ve bazı hastalıklara (kanser, diyabet, şizofreni vb) yatkınlığı belirlemede rol oynar ve temeli doğduktan hemen sonra maruz kalınan mikroplar ile atılır ve tüm hayat boyunca bu temel ile şekillenir.

Yani doğarken annenin doğum yollarından alınan ya da nerde doğulduğuna bağlı olarak ev ya da hastanede hakim olan mikroplar bu temeli oluşturur. Yapılan çalışmalar kendiliğinden doğum başladıktan sonra yapılan sezaryen ve vajinal doğum arasında bu anlamda bir fark bulunmamıştır. Doğumun bir problem olmadığı sürece kendiliğinden başlamasına izin vermek ve anne mikropları ile karşılaşmasını sağlamak gelecekte bebeğin sağlığı açısından önemlidir.

Doğumda göbek kordonun geç kesildiğinde bebekte:

  • Beyin kanamasının (her derecesi) daha az geliştiği
  • Tansiyonları daha düzenli seyrettiği
  • Kan alma ihtiyaçları daha az olduğu
  • Ağır barsak hastalığı (NEK) daha az bulunduğu gösterilmektedir.
  • Tüm bu nedenlerde, göbek kordonunda bulunan kanın bebeğe geçmesine izin vermek gereklidir.

Memeli nöroloji bilimine göre erken ten tene temas temel biyolojik ihtiyaçların tamamlanmasını sağlar. Bu temas bebeğin gelecek psikolojisi ve davranışlarının şekillenmesinde hassas bir periyodu temsil edebilir.

  • Ten Tene Temas’ın emzirme süresini arttırdığı,
  • Erken doğan bebeklerde erken Ten Tene Temas ile daha iyi solunum sağlandığı
  • Erken doğan bebeklerde erken Ten Tene Temas ile doğumdan sonraki 75-90 dakikada kan şekeri değerinin önemli derecede yüksek olduğu gözlenmiştir.

Sonuç olarak Anne ve bebek bir bütündür. Her ikisinin de sağlıklı ve mutlu olabilmesi için ciddi ve nitelikli izlenimlerin devamlılığı gereklidir.

Kapalı ve kalabalık ortamlarda geçirilen sürenin artması, hasta kişilerle temas ve soğuk havalar, kışın her yaşta insanda olduğu gibi çocuklarda da enfeksiyon hastalıklarında artmaya sebep olmaktadır. Nezle, soğuk algınlığı, grip, boğaz enfeksiyonu, kulak enfeksiyonu, sinüzit, zatürre bu hastalıkların başlıcalarıdır.

Nezle; En sık görülen viral solunum yolu enfeksiyonudur. Hafif burun akıntısı, hapşırık ve seyrek öksürükle beraber hafif ateş olabilir. Genellikle kısa sürede kendiliğinden iyileşir.

Grip; Yüksek ateş, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları ile seyreden burun akıntısı, burun tıkanıklığı ve öksürüğün eşlik ettiği, aşırı halsizlik yapan ciddi bir durumdur. Etken influenza virüsüdür. Hekim gözetiminde tedavi ve takibi (orta kulak enfeksiyonu, bronşit, zatürre açısından) gerekir.

Boğaz enfeksiyonları; Boğaz ağrısı, yutma güçlüğü ve bazen ateş ile seyreden boğaz enfeksiyonlarının büyük çoğunluğu viraldir ve antibiyotik kullanımını gerektirmez. Antibiyotik tedavisi gereken durumların ayırt edilebilmesi için hekim muayenesi ve laboratuar incelemeleri gerekebilir. A grubu beta hemolitik streptokok (beta mikrobu) tespit edilen hastaların mutlaka ve yeterli süre antibiyotik tedavisi alması gerekir.

Kalabalık ortamlardan alınan viral ve bakteriyel etkenler ayrıca zatürre (pnömoni), bronşit, bronşiolit, sinüzit, orta kulak enfeksiyonu, bağırsak enfeksiyonu (ishal), döküntülü hastalıklara da sebep olabilirler.

Okul çağı çocuklarında enfeksiyonlarının sık görülmesinin sebepleri arasında; henüz yeteri kadar bağışıklık kazanmamış olmaları ve hijyen kurallarına yeterince uymamaları yer almaktadır.

Okul çağındaki çocukları hastalıklardan korumanın yolları;

  • Çocuklara genel hijyen kurallarına uymaları ve sık sık el yıkamaları öğretilmelidir.
  • Özellikle sonbahar ve kış aylarında çok kalabalık ve kapalı ortamlara çocukları götürmemeli, çocukların gireceği ortamların yeterince havalanması sağlanmalıdır.
  • Beslenmelerine özen gösterilmeli; protein, karbonhidrat ve yağlardan dengeli bir şekilde beslenmeli; vitaminden zengin, mevsimine uygun, iyice yıkanmış sebze ve meyveler ile probiyotikten zengin yoğurt ve peynir tüketmeleri teşvik edilmelidir.
  • Çocukların bulunduğu ortamlarda sigara içilmesine izin verilmemelidir. Çünkü sigara, çocukların solunum sistemlerinde mikropların dışarı atılmasını sağlayan mekanizmayı bozar.
  • Aşıları eksiksiz ve zamanında yaptırılmalıdır.
  • Süt çocukluğu döneminde emzirilmelidir.
  • Düzenli ve kaliteli uyumaları sağlanmalıdır.
  • Risk grubundaysa sonbaharda grip aşısı yaptırılmalıdır.
  • Yüksek ateşi ve bulaşıcı hastalığı varsa okula gönderilmemelidir.
  • Çocuğa öksürürken ya da hapşırırken eliyle değil mendille ağzını ve burnunu kapatması öğretilmelidir.
  • İdrarın açık renk olmasını sağlayacak miktarda su içmesi sağlanmalıdır.

İdrar yolu enfeksiyonu, üst solunum yolu enfeksiyonundan sonra ikinci sıklıkta gözlenir. Özellikle okullardaki tuvalet temizliğinin yetersizliği nedeniyle idrar tutmaları ve idrarı eve saklama alışkanlıkları, kızlarda alt temizliğinin önden arkaya doğru yapılmaması (Bu temizlik sırasında sabun değil de sadece temiz su kullanılmalı), dar ve sentetik iç çamaşırlarının giydirilmesi idrar yolu enfeksiyonunu kolaylaştıran nedenlerdendir. Her gün iç çamaşırlarının değiştirilmesi sağlanmalıdır.

Yine hijyenik olmayan ortamlarda hazırlanmış gıda tüketimiyle gelişen gıda zehirlenmeleri, el hijyenine dikkat edilmemesi ile gelişen bağırsak enfeksiyonları ve kıl kurdu başta olmak üzere bağırsak parazitleri de okul çocuklarında sıkça gözlenen enfeksiyon hastalıklarıdır.

İnsanda gebelik normal olarak 40 hafta (280 gün) sürer. Eğer bebek, 37 haftasını doldurmadan doğacak olursa prematüre olarak kabul edilir. Prematüre bebekler, yalnızca diğer bebeklere göre küçük değillerdir, aynı zamanda organları tam gelişmeden doğarlar. Akciğerleri, böbrekleri, beyinleri, barsakları dış hayata uyum sağlayacak kadar olgunlaşmış değildir.

Annenin sağladığı destek ortadan kalktığından, prematüre bebek birçok sorunla karşı karşıya kalabilir. Bu sorunların cinsi ve ağırlığına göre bebeğe gerekli olan tedavi şekilleri, yoğun bakım veya özel bakım gerekip gerekmediği ve bebeğin hastanede kalış süresi değişir.

Gebelik haftasına göre değişmekle birlikte 34 haftanın altında doğan bebekler genellikle solunum desteğine ihtiyaç duyarlar. Bu destek sadece oksijen desteği olabildiği gibi, bebeğin solunumunun tamamen solunum makinesi ile sağlanması ile de olabilir. Akciğerin solunum işlevini yapabilmesi ve kapanmasının engellenmesi için “sufraktan” denilen bir ilacın verilmesi gerekebilir. Bebek çok küçükse solunum desteği günlerce sürebilir.

34-37 hafta arasında doğan bebeklerde solunum problemleri, zamanında doğan bebeklere göre daha fazla görülmekte ve bu bebeklerin solunum makinesine bile bağlanmalar gerekebilmektedir.

Bebeğin bağırsaklarının tam gelişemeden doğması nedeniyle beslenme öncelikle damardan sağlanıp en kısa zamanda bağırsaktan beslenmeye geçilmeye çalışılır. Çok küçük doğan bebeklerin beyin kanamasına eğilimleri fazladır. Bu nedenle intrakraniyal kanama açısından takip edilmeleri gerekir. Yine çocuk kardiyolojisi tarafından prematüre bebeklerin geç kapanabilen bazı damarların kapanıp kapanmadığı kontrol edilir.

Prematüre bebekler göz damarları tam gelişmeden doğarlar. Bu damarlar anne kanından farklı bir ortamda gelişmek zorunda kaldıklarından damarlaşma bozuklukları yaşanabilmektedir. “ROP” muayenesi deneyimli göz hekimleri tarafından yapılır. İşitme muayenesi ve testlerinin ayrıntılı şekilde yapılması gerekir.

Gelişen teknoloji ile son yıllarda Yenidoğan yoğun bakım ünitelerine alınan bebeklerin yaşam şansları ve yaşam kaliteleri artmıştır. Ancak insan faktörü hala teknolojinin önünde gelmektedir. Son derece gelişmiş cihazlar, onları iyi olarak kullanan bir doktor olduğu ölçüde faydalı olur. Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitelerinde Yenidoğan Uzmanı bulunması gelişen teknolojinin en iyi şekilde kullanılmasının ilk adımıdır.

Yenidoğan uzmanı kimdir?

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı olan doktorlar ayrıca 3 yıllık yenidoğan (Neonatoloji) ihtisası yaparlar, yenidoğan uzmanı olurlar. III. Düzey yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde yenidoğan uzmanı bulunmalıdır.

Prematüre doğan bebek, yenidoğan yoğun bakım ünitesinden taburcu olduktan sonra yenidoğan uzmanı, gerekirse Çocuk nöroloji ve gelişim uzmanı, fizyoterapist tarafından da izlenmelidir. Unutulmamalıdır ki bebeğin 40 haftasını doldurması sorunların bittiği anlamına gelmez. Anne karnının dışında bu sürecin tamamlaması nedeniyle yaşanabilecek bazı sorunlar deneyimli doktorlar tarafından izlenmelidir.

Grup Florence Nightingale Hastaneleri Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi, üst düzey gelişmiş teknolojik alt yapı ve üst düzey bilimsel tıp hizmetini birleştirmiştir.

Prematüre doğan bebeklerin ebeveynleri için öneriler

Prematüre bebeklerin anne-babalarında sürekli bir korku hali mevcuttur. Anne-babalar genellikle prematüre doğumdan dolayı kendilerini suçlarlar.

Annelerde yorgunluk, endişe, öfke, suçluluk, şaşkınlık ve depresyon gibi belirtiler de olabilir. Prematüre bebeklerin anneleri genellikle ailenin diğer bireylerine ve çevresine karşı hassas ve sinirlidirler. Bazı annelerde yeme ve uyku problemleri olabilir. Bu durumlarda doktorunuzla konuşmanız faydalı olacaktır.

Birçok anne-baba, diğer prematüre bebeklerin anne-babalarıyla konuşmanın kendilerini rahatlattığını belirtmişlerdir. Diğer prematüre bebeklerin anne-babalarıyla konuşabilmek için hastane personelinden yardım isteyebilirsiniz. Bebeğinizi görmeniz endişelerinizin önemli bir bölümünü giderecektir. Bebeğinizin bakımından sorumlu kişileri tanımak ve prematürelik hakkında daha fazla bilgi edinmek de bu konuda faydalı olabilir.

Prematüre bir bebeğin doğumu sizi yeni insanlar, yeni aletler, yeni teknolojiler ve yeni davranış biçimleriyle karşı karşıya getirecektir. Bu yeniliklere alışmak biraz zor olabilir, ancak unutmayınız ki tüm bu faaliyetlerin ana noktası sizin bebeğinizdir ve herkes, her şey sizin bebeğinizin iyiliği için çalışmaktadır.

engelli-cocuk.jpgHer anne baba birçok zahmete katlandıktan, dokuz ay boyunca heyecanla bekledikten sonra kucağına sağlıklı bir bebek almanın hayalini kurar. Nasıl bir çocuk yetiştireceklerini, ona nasıl bir hayat sunacaklarını, büyüdüğünde nasıl bir genç kız ya da delikanlı olacağını hayal ederler. Ne yazık ki bazen çocuklarının sağlıkları ile ilgili yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunun sinyalini, haberini alırlar ve bu hayallere bir dur demek zorunda kaldıkları bir durumla karşılaşırlar.

Kuşkusuz, bir aile için en sarsıcı durumlardan biri çocuğunun hayatı boyunca birlikte yaşayacağı bir engelinin olduğunu öğrenmesidir. Bu durum fiziksel ya da gelişimsel bir engel olabileceği gibi doğumla birlikte, bir hastalık ya da bir kaza sonrası da ortaya çıkabilir. Böyle bir aile ani ve büyük bir kayıp sonrası yaşanabilecek tüm duyguları hissedebilir, büyük bir hayal kırıklığı yaşayabilirler; zira bu durum söz konusu çocuk için olduğu kadar aile için de büyük bir “kayıp”tır. Ne de olsa bu haberle birlikte çocukları için kurdukları hayalleri de kaybederler ve daha da önemlisi çocuklarının hayatlarının geri kalanı için endişe duyacakları uzun bir süreç başlamış olur.

Aileler ne yaşar?

Çocuklarının bir engeli olduğunu öğrenen bir aile öncelikle kayıpla beraber gelen bir keder hisseder. Bunun içerisine şok, inkar, öfke, suçluluk, üzüntü gibi duygular da dahil edilebilirken tüm bunların beraberinde neden bunun kendi çocuklarının başına geldiğine dair bir sorgulama ve isyan söz konusu olabilir. Bu durumun kendi hataları ya da suçları olduğunu düşünebilirler. Herkes sağlıklı bebeklere sahipken bu aileler için engelli bir bebeğe sahip olmak bir başarısızlık gibi görünebilir. Çevredeki diğer sağlıklı bebekleri ve onların ailelerini kıskanabilirler. Geleceğe dair büyük bir belirsizlikle birlikte öyle yoğun bir çaresizlik hissi baş gösterebilir ki bazen bebeklerini bırakıp kaçma istekleri dahi oluşabilir. Mükemmel bir bebek beklerken bu bebeğin kendilerine ait olmadığına inanmak isteyebilirler. İnsanların tepkisinden, önyargılarından ve bu durumla nasıl başa çıkacaklarından korkabilirler.

Bunların çoğu aslında çok tahrip edici bir olaya karşı verilen oldukça normal ve doğal tepkilerdir. Elbette zaman içerisinde bu duygular dalgalanma gösterecek, zaman zaman hafiflerken zaman zaman da yeni yaşamsal engellerle karşılaşıldığında (örneğin söz konusu çocuğun okula başlaması vb.) tıpkı ilk günkü sıcaklığında yaşanabilecektir. Bu nedenle engelli bir çocuğa sahip olan bir aile için belki de en zor olanı yaşam boyu tekrarlayan kayıplarla yüzleşme durumudur. Bu süreçte anne ve babalar hüzünleri ve kederleri hiç bitmeyecek gibi hissedebilirler. Ancak zaman içerisinde bu durumu anlamlandırabilmeye ve yaşamlarının, kendi gerçekliklerinin bir parçası olarak kabul edebilmeye başladıklarında yavaş yavaş rahatlayacaklardır.

Aileler bu durumla nasıl baş ederler?

Ailelerin bu durumla nasıl baş edecekleri elbette ki birçok faktöre bağlıdır. Ebeveynlerin böyle güç bir durumla nasıl başa çıktıkları stresli durumlara ve genel olarak sorunlara yaklaşım tarzlarıyla birebir ilintilidir. Çözüm odaklı bir başa çıkma mekanizmasına sahip olan ve davranışlarını sorunlu duruma göre modifiye edebilen kişilerin bu konuda daha başarılı olabildikleri görülmektedir. Engelliliğe dair bakış açısını esnek tutabilen ve çocuklarının özgürleşmesine destek olan, takım şeklinde hareket eden ebeveynlerin bu durumla çok daha rahat başa çıkmaları mümkündür. Tıpkı diğer zor yaşamsal durumlarla karşılaşıldığında olduğu gibi ebeveynlerin bu durumu nasıl anlamlandırdığı, bu konu hakkında kendilerine yaptıkları açıklamalar çok belirleyicidir.

Örneğin anne babaların kendilerine yönelik aldıkları suçlayıcı bir tutum yaşam boyu bu engeli kabullenmelerine ve bunu deneyimlerinin bir parçası haline getirmelerine engel olabilir. Sadece bir ebeveynin bu durumu nasıl anlamlandırdığı değil aynı zamanda diğer eşin de bu olaya verdiği tepki ve başa çıkma tarzı da ailenin baş etme şeklini etkileyecektir. Ailenin fiziksel ve ruhsal sağlığının, finansal koşullarının yerinde olması da önemli faktörlerdir. Özellikle annenin psikolojik anlamda kendini ne kadar iyi hissettiğinin anlamlı derecede önemli olduğu görülmektedir. Yakın akrabalardan ve yakın çevreden görülen destek, çocukla kurulan ilişki ve onun yaşam kalitesi, ebeveynlerin inanç sistemleri ve bu durumun iş ya da özel hayatlarına ne kadar etki ettiği de baş etme şeklini belirleyici diğer önemli faktörler olarak sıralanabilir.

Aile içi ilişkiler bu durumdan nasıl etkilenir?

Engelli bir çocuğa sahip olmak ailenin diğer bireyleri arasındaki ilişkiye büyük oranda etki edebilecek bir durumdur. Özellikle bütün enerji ve yatırımın engelli çocuğa yapılması riski diğer ilişkilerin zora girmesine ve diğer aile bireyleriyle ilişkilerin zorlanmasına sebep olabilir. Bu anlamda en çok zorlanan grupta engelli bir kardeşe sahip ailenin diğer çocukları sayılabilir.

engelli-cocuk.jpgAraştırmalar, engelli bir kardeşe sahip çocuklarda depresif ve anksiyöz belirtiler görülme sıklığının sağlıklı kardeşleri oranlara göre daha fazla olduğunu göstermektedir. Bu çocukların ev işlerinde daha fazla aktif rol aldıkları, kardeşler arasında daha fazla ayrımcılık ve özellikle annelerinden daha az sevgi ve ilgi gördüklerini hissettikleri de yine bilimsel bulgular arasındadır. Böyle bir durumda diğer çocukların da kendilerini ihmal edilmiş hissetmesine sebep olmamak için ebeveynlerin evin ve çocukların sorumluluklarını paylaşarak onlar sağlıklı çocuklarına da özel zamanlar ayırmaya çalışmaları yardımcı olacaktır.

Eşler açısından bakıldığında ise, bu konuda yapılan birçok araştırma engelli bir çocuğa sahip olan çiftlerin boşanma ihtimallerinin sağlıklı çocuklara sahip ebeveynlere oranla daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Zira engelli bir çocuğa sahip olmak evlilik ilişkisinin sağlamlığını da bir nevi test edici nitelikte, ilişki açısından süregelen bir stres faktörüdür.

Elbette destekleyici bir ilişkiye sahip çiftler hem ilişkilerini koruyabilirler, hem de birbirilerinin depresif bir sürece girmesini büyük ölçüde engelleyebilirler. Ancak yoğun bakım gerektiren engelli bir çocuğa sahip olma durumu, yas ve hüzünle birleştiğinde ve tüm bunların üzerine çocuğun genel sağlığı ile ilgili süregelen kaygılar ve finansal güçlükler eşlik ettiğinde bir ilişkiyi stresten koruyabilmek büyük bir mücadele ve çaba gerektirebilir. Engelli bir çocuğa sahip olmanın finansal yükü oldukça fazla olduğundan sırf bu gerçeklik dahi ebeveynler açısından süregelen bir stres ve kaygı kaynağı olabilir. Araştırmalar, anne ve babası arasında destekleyici bir ilişki bulunan engelli çocukların genel fiziksel ve ruhsal sağlıklarının iyi anlaşamayan ebeveynlere sahip olanlara kıyasla çok daha iyi olduğunu göstermektedir. Özellikle eşleri tarafından desteklendiğini hisseden annelerin, eşlerinden aldıkları yardımdan bağımsız olarak, evliliklerinde daha mutlu ve tatmin olmuş hissettikleri görülmektedir. Ancak anne ve baba arasındaki ilişki yolunda gitmediğinde hem annenin hem de babanın engelli çocuğu ile ilişkisinin olumsuz yönde etkilendiği bilinmektedir.

Engelli bir çocuğa sahip ailelerde genellikle geleneksel rollere paralel olarak temel bakımın anne tarafından verildiği, babanın da finansal desteği oluşturmak adına çalışan ve para kazanan taraf olduğu görülmektedir. En ideal şekli gibi görünse de bazen bu iş bölümünün sonucunda bakım veren annenin tükendiği, babanın da kendini dışarıda kalmış hissettiği durumlar mevcuttur. Bilimsel çalışmalar özellikle engelli bir çocuğa sahip annelerin sağlıklı çocuklara sahip annelere oranla daha fazla depresif belirtilere ve anksiyete gibi ruh sağlığı bozukluklarına sahip olduklarını göstermektedir. Aynı zamanda bu annelerin fiziksel sağlık problemlerinin de daha fazla olduğu, annelik becerileri konusunda ise kendilerini diğer annelere kıyasla daha az yetkin hissettikleri de ortaya konmaktadır. Tam da bu sebeplerden, belki de hepsinden önemlisi engelli çocuğa birincil bakım veren kişinin, yani annenin, kendine iyi gelecek, ona iyi hissettirebilecek zaman dilimleri oluşturmasının gerekliliğidir; zira engelli olsun olmasın her çocuğun hem ruhen hem de fiziken sağlıklı ve huzurlu ebeveynlere ihtiyacı vardır.

Engelli bir çocuğa sahip olmak oldukça stresli ve yorucu bir durum olabilir. Her çocuk aynı olmadığı gibi, her engelli çocuk da aynı değildir ve hepsinin kendine göre becerileri, yetenekleri ve özellikleri vardır. Onlar da belirli bir hayat kalitesine sahip olarak hayattan keyif alma ve çevreleriyle mutlu bir ilişki kurabilme becerisine sahiptir. Hayat kalitesi yalnızca becerilerle belirlenemez; çocuğun ne kadar keyifli zamanlar geçirebildiği, kendini ne kadar güvende hissettiği ve her şeyden de öte herkes gibi ve en az herkes kadar sevilebilir bir varlık olduğunu hissetmesinden geçer.

Bu nedenlerle, ebeveynler her çocuğun farklı olduğunu unutmadan kendi çocuklarının pozitif yönlerine odaklanmaya özen göstermelidir. Elbette zaman zaman çocuklarına karşı olumsuz duygulara sahip olabilirler, bu çok anlaşılabilir bir durumdur, zira aynı durumda olan birçok ebeveyn bu duyguları taşıyabilir. Fakat yine de (örneğin 1 yıl sonra) üzüntü ve keder hislerinde bir azalma olmuyor ve bu durum giderek komplike bir hal almaya başlıyorsa, kişinin ruh sağlığında bozulmalar söz konusu olabilir, çocuğa verilen bakım ve diğer kişilerle kurulan ilişkiler bu durumdan olumsuz yönde etkilenebilir. Böyle bir durumda mutlaka profesyonel bir yardım alınmalıdır. Özellikle çocuklarını halen olduğu gibi kabullenmekte zorlanıyor, yaşananlarla ilgili halen tatmin edici bir açıklamaya ihtiyaç duyuyor, kızgınlık ve suçluluk gibi duygularla boğuşuyor ve durumu yoluna girmeyen bir kriz olarak görmekte ısrar ediyorlarsa mutlaka destek alınmalıdır.

bebek.jpg1- Çoğu zaman planlı olsa da eve gelen küçük misafir anne ve babanın hayatını değiştiriyor. Bu süreçte aile neler yaşıyor?

Bebek eve geldikten sonra anne babanın alışkın olduğu yaşama şekli tamamen değişiyor. Artık bebek odaklı bir yaşama şekli var. Bir yandan bebeğin bakımını sağlamak, diğer yandan bebekte gördükleri bulguların normal olup olmadığını anlamak gerekiyor. Ayrıca bu dönemde anneye ve babaya karışan çok kişi oluyor. Anne baba okuduklarına mı, internete mi, yoksa büyüklerine mi inansın, şaşırıp kalıyor. Bebeğin arka arkaya hapşırması bile ailede paniğe neden olup “bebeğim hasta mı oldu?”diye doktora gelmelerine neden olabiliyor. Bu dönemde annenlerin ve babaların bebekleri için neyin doğru olduğu konusunda bilgilendirilmeleri bu süreci kolay, huzurlu ve mutlu geçirmelerini sağlıyor. Bu amaçla 6 Nisan’da gerçekleştirdiğimiz “Bebek Konferansı”nda bu dönemde annelerin bizlere sıklıkla sordukları soruları ve cevapları paylaştık. Amacımız anne adaylarını karşılaşacakları sorunlar konusunda bilgilendirmek ve bebeklerini kucaklarına aldıklarında daha az gergin bir süreç geçirmelerini sağlamak.

2- Anne ve babanın bebeğe alışma süreci de farklı. Ebeveynler nasıl hissediyorlar?

Anneler, gebelik sürecinde bebeği hissettikleri için bağlanma gebelikte başlıyor. Babanın bağlanması için doğumdan sonra bebeği görmesi, kucağına alması gerekiyor. Anne, bebek bakımını baba ile paylaştığında baba için bağlanma kolaylaşıyor. Eğer anne bebeğin bakımını tek başına üstlenir, babayı olayın dışında bırakırsa babada bebeğe bağlanma gecikebilir hatta baba kendisini dışlanmış hissedebilir. Bebek sahibi olmak ciddi bir sorumluluk. Sorumluluk duyguları yüksek, idealist anne babalarda bazen bu durum çok strese neden olabiliyor. Gerginlikten o dönemin keyfini yaşayamıyorlar. Bu dönemde onlara her şeyin yolunda olduğunu, bebeklerine iyi baktıklarını söyleyen bir doktora gereksinim duyulabiliyor.

3- Genelde aile büyükleri anneye baskı yapar, en çok da ‘sütün yetmiyor’ denir. Bir anne bu eleştiriye nasıl yanıt vermeli?

Bebekler ilk 5 günde doğum ağırlıklarının %5-10’unu kaybedebilirler ama sonrasında kilo alarak en geç 10. Günde doğum kilolarını yakalamaları gerekir. Bebeklerin beklenen kilo alımı bu dönemde günde 25-30g dır. Bebeğin ağlaması aç olması anlamına gelmez. Ağlamasının birçok nedeni olabilir; bezinin kirlenmesi, ortamın sıcak veya soğuk olması, çok giydirilmesi, gaz ağrısı, kucak istemesi gibi. Bebek iyi kilo alıyorsa aç değildir ve mama arayışına girilmemelidir. Çok nadir durumlar dışında annelerin sütü bebeklerinin beslenmesine yeter. Bu dönemde annenin desteklenmesi, sütünün yeteceğine inandırılması ve stresten uzaklaştırılması sütün artması için çok önemlidir.

4- Anneler bazen kendilerini yetersiz hissedebilir, bu durumda onlara nasıl destek olunmalı?

Annelerin bu dönemdeki en büyük endişesi “bebeğime iyi bakabiliyor muyum” dur. Evet, bu dönemde muayeneye götürdükleri doktorun bebeğin kilo alımının iyi, anne sütünün yeterli, bebeğin fizik incelemesinin normal olduğunu söylemesi anneyi rahatlatacaktır. Annenin çok yorgun olduğu bu süreçte, annenin rahatlatılması ve dinlendirilmesi de çok önemlidir. Özellikle kolik ağrıları olan bebeklerin anneleri kendini çok mutsuz hissedebilir. Bebeğin sürekli ağlaması annede yetersizlik ve çaresizlik duygusu oluşturabilir. Bu ağlamadan annenin sorumlu olmadığı, bebek 3-4 aylık olunca ağlamanın azalacağı, bebeğin sağlığının normal olduğu anneye anlatılmalı ve anneye kısa süreyle bile olsa bebeğin sesini duymayacağı bir ortamda dinlenmesi, yürüyüş yapması veya arkadaşları ile birlikte olma şansı verilmelidir. Annenin gerginliğinin azalmasının bebeğin huzursuzluğunu azalttığı gösterilmiştir.

5- Özellikle ilk üç ayda bebek hızla büyüyor, değişiyor. Bu süreçte bebeklerde yaşanan değişiklikler neler?

Bebek 1 aylıkken yüzümüze bakmaya başlar, 2 aylıkken karşısındaki konuşunca yüzünü fark eder ve güler, yatarken gözleri veya başı ile nesneleri izler, 2-3 aylıkken başını sağa ve sola eşit olarak çevirir, agulama sesleri çıkarır, seslere tepki verir, kol ve bacaklarını sağ-sol farkı olmadan eşit hareket ettirir, yüzüstü yatarken başını yerden kaldırır.

Bu süreçte anne babalara önerilerim; bebeğinizle konuşun, mimikler yapın, bebeğinizi dışarıda gezdirirken yüzü dışarıya dönük olsun, bebeğinizi uzun süre ağlatmayın, güven ve sevgi ortamını hissettirin.

6- Çalışan anneler bebeklerini evde bırakmak zorunda kalıyor ve çoğu bunun için kendini suçlu hissediyor. Annelere neler tavsiye edersiniz?

Öncelikle iyi bir bakıcının bulunması aileyi rahatlatacaktır. Bakıcının önemle aranan özelliği bebeği sevmesi, sevecen olmasıdır. Bebeğin mutlu olması, gülmesi bize işlerin yolunda gittiğine dair ipucudur. Bebeğin bakımını sağlayan kimse, bu anne de olabilir, bebeği sürekli televizyon karşısına koyup bebekle ilgilenmezse bebekte bir süre sonra iletişim sorunu oluşabilir. Çalışan annelerin eve döndüklerinde bebekleri ile “kaliteli zaman” geçirmeleri çok önemlidir. Anne çalışma hayatında üretken ve mutlu ise, bu durum bebeğe de yansıyacak o da mutlu olacaktır.

7- Anne, bakıcı ya da bir aile büyüğüyle büyüyen bebekler arasında fark var mı?

Bu tamamen bakan kişiye bağlıdır diyebiliriz. Anne ile zaman geçirme bebekleri çok mutlu eden bir süreç ancak zamanın nasıl geçirildiği de çok önemli. Çalışan bir annenin bebeği, anne eve geldiğinde bebekle kaliteli zaman geçiriyorsa çok mutlu olabiliyor. Aile büyüklerinin bebeğe bakması aile ve bebek için çok büyük bir şans. Ancak verilen sevgi disiplinize etme döneminde sınırı aşıp her şeye izin vermeye dönüşebiliyor. Büyükler ile anne babanın sınırları farklı olursa çocukların davranışlarında karmaşa yaşanıyor. İyi bir bakıcının da avantajları var; anne bakıcıya isteklerini, bebek için yapması gerekenleri daha rahat söyleyebiliyor. Günlük hayatta “bebeğim bakıcıdan daha iyi yiyor” diyen birçok anne ile karşılaşıyorum. Çünkü bebekleri daha iyi disiplinize ediyorlar.

8- Hazır gıdaya geçiş sürecinde nelere dikkat edilmeli?

Ek gıdalara başlanırken gıdaların günlük hazırlanması, bebeğe bekletilmeden verilmesi çok önemli. Bebeğe ek gıdalar sunulurken bebek zorlanmamalı, istediği kadar yedirilmeli. Ek gıda verilirken bebek aç olmalı, ek gıdayı denemeye heveslenmeli. Yeni bir ek gıda denenecekse o gün başka yeni bir gıda denenmemeli. Bebeklerin bazen bir gıdaya alışmaları için 20-25 kez denenmesi gerekebiliyor. Ek gıdalara geçme bebek için keyifli bir süreç olmalı. Bebeğin ağzına zorla yiyecek verilmeye çalışılmamalı. Zorla ek gıda verilmesi bebeğin kaşığa tepki göstermesine neden oluyor ve bebeği beslemek çok zorlaşıyor.

9- Bebekle kaliteli zaman nasıl geçirilir?

“Kaliteli zaman” kavramı anne ve çocuğun arasındaki ilişkiyi besleyen, birlikte olmaktan keyif aldıkları zaman dilimidir. Süreden çok içerik önemlidir. Anne isterse sabahtan akşama kadar bebekle aynı ortamda bulunsun, eğer bebekle duygusal bir paylaşım yapmıyorsa sağlıklı bir ilişkiden bahsetmek mümkün değildir. Çalışan anneler hem çalışıp hem de eve gelince çocukla ilgilenip kaliteli zaman geçirebilirler. Bazı anneler de çalışmaz, evde çocuğuyla birliktedir ama ilişkilerine duygusal bir yatırımı yoktur. Burada önemli olan o ilişkide var olması gereken anlayış, annenin rehberliği ve koşulsuz sevgisinin olup olmadığıdır. Bebekle kaliteli zaman geçirmek bebeğin özgüvenini artırır, hayattan keyif almasını sağlar. Çocuk sevildiğini hissettikçe kendini değerli hisseder.

10- Çocuk yaşamında ilk 1000 günün önemi nedir?

Hamileliğin ilk gününden bebeğin 2 yaşına kadar olan dönemine ilk 1000 gün diyoruz. İlk 1000 günde bebekler hiçbir dönemde olmadığı kadar hızlı büyür ve zihinsel kapasitelerinin önemli bir kısmına ulaşır. Hayatın ilk 1000 gününde, uzun dönemde çocuğun hatta erişkinin sağlığını etkileyen bazı durumları engellemek veya azaltmak mümkündür. Bu dönemde gebelik ve doğum sonrası bebeğin beslenmesi, bebeğin fiziksel, ruhsal, zihinsel ve motor gelişimi çok önemli.

Çocuklardaki karın ağrılarının çoğu ciddi olmayan nedenlere bağlı olsa da, hem tedavisinde acil girişim gerektiren cerrahi hastalıkların hem de tedavi edilmediği takdirde yaşamın ileriki dönemlerinde önemli sorunlara yol açabilecek hastalıkların bir habercisi olabilir. Bu nedenle de karın ağrısı önemsenmeli ve hangi patolojik durumun bir belirtisi olduğu aydınlatılmalıdır.

Çocuklarda karın ağrısının değerlendirilmesi

Karın ağrısını değerlendirme ve hangi organdan kaynaklandığı konusunda karar verme konusunda bazı sınıflamalardan yararlanmak gerekli ve önemlidir. Örneğin karın ağrısının kaynağının tahmini konusunda çocuğun yaşı önemlidir. Ağrı ister akut (kısa süreli) ister kronik (uzun süreli) olsun, ağrının nedeninin belirlenmesinde çocuğun yenidoğan, süt çocuğu, okul öncesi dönem, okul çağı ve ergenlik döneminde olması önemli bir belirleyicidir.

Cerrahi girişim gerektiren hastalıklar açısından akut ağrılar irdelendiğinde, yenidoğan döneminde doğumsal gelişim kusurlarından kaynaklanan barsak tıkanıklıkları, mekonyum tıkacına bağlı barsak tıkanıklığı, Hirschprung hastalığı, 2 yaş öncesinde barsak fıtıklaşması, barsakta yerleşim kusurlarına bağlı tıkanıklıklar ön planda iken daha sonraki dönemlerde akut apendisit daha sık olası nedendir.

Kronik karın ağrısı

Karın ağrısının akut veya kronik nitelikte olması da orijin açısından karar vermede etkilidir. Kronik karın ağrısı (KKA) terimi ile 3 aydan uzun süreli, tekrarlayan veya sürekli devam eden nitelikteki karın ağrıları ifade edilmektedir. KKA, okul çağı çocuklarının % 10-20’sinde görülmektedir. Kronik karın ağrılarının çok büyük bölümü tekrarlayan karın ağrısı şeklinde olup altta yatan bir organik patoloji saptanamamaktadır. Kronik ağrıların % 5-10 kadarı ise bir organik patolojiden köken almaktadır.

Organik olmayan tipteki karın ağrılarının nedenleri fonksiyonel dispepsi, irritabl barsak sendromu, fonksiyonel karın ağrısı, abdominal migren olarak sınıflandırılır. Organik tipteki KKA ise kaynaklandığı organa göre farklılık gösterir:

Gastrointestinal sistem: Kronik kabızlık, süt şekeri (laktoz) intoleransı, parazitik infeksiyonlar, gastro özofageal reflü, mide veya ince barsak ülseri, Crohn hastalığı, ülseratif kolit gibi.

Safra kesesi ve pankreas: Safra kesesi taşı veya kisti, tekrarlayıcı pankreas iltihabı.

Genitoüriner sistem: İdrar yolu infeksiyonları, hidronefroz, taş vb.

Diğer nedenler: Ailevi akdeniz ateşi, orak hücreli anemi krizleri, kurşun zehirlenmesi, porfiri gibi.

Yukarıda verilen bilgiler ışığında, bebeklik dönemi, okul öncesi ve okul çocukluğu ile ergenlik dönemi olarak karın ağrısı nedenleri şu şekilde özetlenebilir:

Bebeklerde en sık karın ağrısı nedenleri

  • Kolik (Gaz sancısı)
  • Gastroözofageal reflü hastalığı
  • Süt protein allerjisi
  • Bağırsak tıkanması ve düğümlenmesi
  • Karın içindeki organlara ait (karaciğer, safra kesesi, pankreas, ince ve kalın barsaklar, böbrekler gibi) yapısal ve iltihabi hastalıklar

Süt ve okul çocukluğu döneminde karın ağrısı nedenleri

  • Sindirim ve beslenme bozuklukları
  • Kabızlık
  • İshal
  • Gastroözofageal reflü hastalığı
  • Gastrit
  • Ülser
  • Bazı besin allerjileri
  • Karın içindeki organlara ait iltihabi hastalıklar
  • İdrar yolu enfeksiyonu
  • Kurşun zehirlenmesi
  • Solunum yolu enfeksiyonları
  • Bağırsak tıkanması ve düğümlenmesi
  • Apandisit

Ergenlik döneminde karın ağrısı nedenleri

  • Sindirim ve beslenme bozuklukları
  • Kabızlık
  • İshal
  • Gastrit
  • Ülser
  • Karın içindeki organlara ait iltihabi hastalıklar
  • İltihabi barsak hastalıkları
  • Apandisit
  • Jinekolojik nedenler
  • Testislere ait sorunlar
  • İlaç kullanımı
  • Psikolojik nedenler
  • Bazı kanser türleri

Karın ağrısı ile gelen hastada tanıya yönelik olarak; karın ağrısının özellikleri ile ilgili ayrıntılı bilgi alınır, ayrıntılı muayene yapılır, nedene yönelik laboratuar ve görüntüleme tetkikleri istenir. Basit testlerle nedeni aydınlatılamayan karın ağrılarında yemek borusu, mide ve bağırsakların endoskopik yöntemlerle araştırılması gerekebilir. Tedavi nedene yöneliktir.

Sünnet ne zaman yapılmalıdır?

Yapılan çalışmalara göre, sünnet için en uygun zamanların başında, yenidoğan dönemi gelmektedir. 2-6 yaş arasında sünnet düşünüldüğünde ise, genel anestezi altında uygulanması önerilmektedir. Çünkü bu yaşlarda yapılan sünnet, psikolojik gelişiminin önemli bir döneminde olan çocukta negatif etki yapabilmekte ve "kısırlaştırılma korkusu" denilen psikolojik bozukluğa neden olabilmektedir. Yenidoğan sünneti bebek doğduktan sonra, K vitamini uygulamasının ardından yapılabilir.

Yenidoğan sünneti bebeğe acı verir mi?

Her ne kadar yenidoğan döneminde ağrı duygusu tam olarak gelişmemiş olsa da, bebeğe mutlaka bölgesel anestezi yapılması gerekir. Bu sayede son derece konforlu bir şekilde sünnet gerçekleştirilmektedir.

Yenidoğan döneminde sünnet yapılmasının avantajı var mıdır?

Evet. Yapılan araştırmalar yenidoğan döneminde sünnet olan erkek bebeklerin idrar yolu enfeksiyon geçirme olasılıklarının sünnet olmayanlara göre belirgin derecede daha az olduğunu göstermiştir. Amerikan Pediatri Akademisi 1999'da yayınladığı bildiride her erkek bebeğe rutin olarak uygulanmasını önermiştir. Ayrıca, penis kanseri, hemen hemen sadece sünnetsizlerde görülmektedir ve sünnetin bu durumda koruyucu olduğu uzun zaman önce kanıtlanmıştır.

Yenidoğan dönemindeki sünnet bebeğe sıkıntı verir mi?

Bu dönemde yapılan sünnet sonrası iyileşme çok hızlı olmakta ve bebeğe belirgin bir sıkıntı vermez, emzirilmesi açısından sorun çıkartmaz.

Yenidoğan sünneti sonrası bakım nasıl olmalıdır?

Sünnetin ertesi günü bebeğin kontrolü ve pansumanı yapılır. Bundan sonra 3-4 gün süreyle bebeğin altının sık olarak kirli olup olmadığı kontrolü önerilir. Bu süre zarfında herhangi bir ilaç kullanımı veya pansuman gerekmez. Bebek 2 gün sonra yıkanabilir. Sünnet sırasında uygulanan dikişlerin kendiliğinden tamamen erimesi ise yaklaşık 10 günü bulur.

Tek gözle görme ile iki gözle görme arasında görme keskinliği açısından hiç bir fark yoktur. Dolayısıyla bir gözü hiç görmeyen veya az gören bir çocuk, iki gözü açıkken her şeyi net görebilir. Genellikle problem göz muayenesi yapılmadan fark edilemez.

Çocuklarda görme azlığı yapan sebeplerin büyük kısmı tedavi edilebilir niteliktedir. Ancak özellikle okul öncesi (6 yaş öncesi) dönemde var olan görme bozuklukları çocuk muayene edilmezse fark edilemeyebilir.

Görme bozukluğuna yönelik teşhis geç konulur ve vaktinde tedavi edilmez ise, 6 yaş ve sonrası tanı konup tedavi edilse bile görme düzeyi çok az artmakta veya hiç artmamaktadır. Çünkü beyinde ki görme merkezi gelişimini tamamlamış ve yeni etkilere kapalı hale gelmiştir. Tedavi için cerrahi müdahale uygulanma ve/veya çocuk gözlük taksa da hiç bir zaman görme seviyesi %100’e ulaşamaz. Buna görme tembelliği diyoruz.

Çocuklarda göz muayenesi erişkinlere göre daha zordur. İlk 3 yaşta çocuklarda gerçek görme ölçülemez. 3 yaşındaki bir çocuk şekilleri söyleyebilir fakat doğumdan itibaren görülebilen ve ölçülebilen muayene kriterleri ile bebek ve çocuk değerlendirilebilinir. Yeni doğan bebekte göz yapıları simetrisine, kapak hareketlerine, korneanın şeffaflığına, kornea büyüklükleri arasında fark olup olmadığına, retina refleksine bakılarak katarakt ve tümör araştırılır. 32 haftadan erken ve 1500 gr dan düşük doğum ağırlığı olan bebeklerde ROP olarak bilinen yeni doğan retinopatisi araştırılmalı ve varsa erken donemde tedavi edilmelidir.

İlerleyen dönemlerde kontroller her şey yolunda ise 6. ay ve 3 yaşında yapılmalıdır. 6 ayda bebekte gözde kayma, göz hareketlerinde kısıtlılık, refraksiyon ölçümü yapılarak iki göz arasında anormal numara farkı olup olmadığına bakılır. Katarakt, glokom, tümör, retina hastalıkları yönünden bebek değerlendirilir ve her şey yolunda ise 3 yaşta kontrole çağrılır. Şayet normalin dışında bulgular varsa bebek daha sık kontrole çağrılır ve/veya tedavisi planlanır. 6. ayda var olan yüksek hipermetrop ve astigmat değerleri bebek büyüdükçe kendiliğinden düzelebilir. Özellikle hayatin ilk yaşında var olan bozukluklar derhal düzeltilmez ise daha sonraki yıllarda yapılacak tedavilerin başarı oranı çok düşük olmaktadır. Bu yüzden aileler ve çocuk doktorları özellikle 6. ay ve 3 yaş göz muayenelerine özen göstermelidir.

Uykusuz gecelere son!

'Bebek gibi uyuyan' çocuklar dünyada kaç anne - babaya nasip olur?

Dünyada pek az şey, yeni bir bebek sahibi olmak kadar insanın hayatını etkiler ve değiştirir. Anne - baba olmaya alışmak yeterince şaşırtıcı ve zorken, bir de uykusuzlukla mücadele etmek gerekir. Zira gece ile gündüzü henüz ayırt edemeyen bebeğimiz, bir melek kadar usluysa bile, en az 3 - 4 saatte bir uyanıp beslenmek isteyecektir.

Bebek gibi uyusun

İlk üç ay bebeğin uyku ve beslenme düzenine pek müdahalede bulunulmaması önerilir. Teoride, uykusu geldiğinde uyur. Sizinki uyumuyorsa, uzmanımızın tavsiyelerine kulak verin:

Bebeğinizi kendi belirlediğiniz saatlerde beslemek, onun ihtiyaçlarına uymayabilir. İhtiyacı karşılanmayan bebekse iyi uyumaz. Gece uykusunun zamanla uzayabilmesi için, o uykuya yetecek miktarda kalori aldığından emin olmak gerekir. Bu da, bebeğin istediği sıklıkla beslenmesiyle olur. Altı haftalık olduğunda, bir defada 6 saat uyuyabilir. Şanslıysanız, bu uzun uyku geceye denk gelecektir. Şansınızı artırmak için, bebeğiniz geceleri kalktığında mümkün olduğunca az ses çıkarın, loş ışıkta besleyin, konuşmayın, oyun oynamayın. Zamanla gece uyanmanın kendisine özel bir eğlence getirmediğini anlayacaktır.

Yeni doğan bir bebek insan sesinden rahatsızlık duymaz. Kendinize ve bebeğinize iyilik etmek istiyorsanız, onun uyku saatini bir olay haline getirmeyin. Onu insan ortamında uyutabilirsiniz ama metalik seslerden (Televizyon, radyo, bilgisayar, cep telefonu gibi ) uzak tutun. Ayrıca çok sesli Batı müziğinin de rahatlatıcı bir etkisi olduğu bilinir.

Bebeğiniz gündüzleri uyumakta zorlanıyorsa, onu ana kucağında gezdirebilirsiniz. Hem siz işinizi görürsünüz, hem de hareket, sizin kokunuz ve kalp atışlarınız bebeğinizi anne karnında gibi rahatlatıp uyutur.

Her ne kadar kırkı çıkmadan çocuk dışarı çıkarılmaz dense de, açık hava bebeklerin iyi uyumasına yardımcı olur. Bunda dış uyaranların çok olması nedeniyle, bebeğin daha çabuk yorulmasının da etkisi vardır. Yeterince uyarılmayan bebek iyi uyumaz. Aşırı uyarılma ise, uykusunun başına vurmasına neden olur.

Yeni doğan bebekler çok sıcak bir ortamdan geldiklerinden, ilk haftalar bizlerden daha çok ısıya ihtiyaç duyarlar. Ama unutmayın, sadece üşüyen bebek değil, sıcaklayan bebek de iyi uyumaz. Soğuğu olduğu gibi sıcağı da daha çok hisseder. Çünkü küçük bebekler terleyemez.

Gazının çıkmış olması da iyi bir uyku için önemlidir. Bebekler, emerken yuttukları hava nedeniyle meydana gelen gazı, hareket edemedikleri için kolayca çıkaramazlar. Bebeğinizin gazını çıkartmasına yardımcı olmak için, onu hareket ettirin.

Uyku düzeniyle rahat edin

Sağlıklı bir uyuma alışkanlığı edinmesi için, bebeğinizi en erken üç aylıkken bir yatma düzeniyle tanıştırabilirsiniz. Örneğin, yatmadan yarım saat önce yıkayıp, pijamalarını giydirip, odasında onu çok uyarmayacak oyunlar oynayabilirsiniz, yaşı daha büyükse kısa bir hikaye okuyabilirsiniz. Böylece bebeğiniz yatma zamanının geldiğini anlayacak ama aktivitelerden hoşlandığı için strese girmeyecektir. Daha sonra, emiyorsa son kez karanlıkta emzirip veya biberonunu verip yatağına yatırabilirsiniz.

Bir düzen oluşturmaya çalıştığınız ilk zamanlarda, odasından ayrılırken ağlarsa hemen yılmayın. 1 - 2 dakika bekleyin, ağlaması kesilmezse yanına gidin, rahatlatıcı bir ses tonuyla biraz konuşun, yine ayrılın. Ağlamaya devam ederse, aynı şeyi uyuyuncaya kadar tekrarlayın. Böylece bebeğiniz hem terk edilmiş hissine kapılmayacak hem de sizin onu almamakta kararlı olduğunuzu anlayacaktır. Sonunda dayanamayıp alacaksanız, hiç denemeyin. Çünkü, o zaman bebeğiniz uzun süre ağlarsa alınacağını öğrenecek ve bu onu isteklerini ağlayarak yaptırmaya itecektir. 1 - 2 gün uygulamak zorunda kalabileceğiniz bu yöntem, uzun vadede hem sizi, hem de bebeğinizi rahat ettirecektir. Değişik saatlerde, televizyonun karşısında, ayakta sallayarak uyutmaya alıştırma, ilkokulun ilerleyen yıllarına kadar devam edecek kötü uyku alışkanlıklarının başlangıcı olabilir.

Sizin için çok değerli olan çocuklarınızın genel sağlığına verdiğiniz önem gibi ağız diş sağlığına da gereken önemi vermek istediğinize inanıyoruz. Bu konuda yeterli bilgiye sahip olmayabilirsiniz.Gerekli bilgileri öğrenmek için pedodontisleri seçmeniz gerekmektedir. Nasıl çocuk uzmanları (pediatristler) çocuğun genel sağlığından sorumlu doktorlarsa, pedodontisler de bebek, çocuk,ergenlik dönemindeki çocukların ve engelli hastaların ağız diş sağlığının korunması, teşhis ve tedavisinden sorumlu diş hekimleridir.

Şunu unutmayınız ki, çocuklarınızın ağız diş sağlığı genel sağlıklarının bir parçasıdır. 6 ayda bir gerekiyorsa 3 ayda bir çocuklarınızın kontrol muaynesini yaptırmalısınız.

Pedodontisler ne yapar?

Çocukta dental fobi (korku) oluşturmadan, dişten önce çocuğu düşünerek gerekli diş tedavilerini yapar. Psikolojik yaklaşımlarla önce çocuğun sevgisi, güveni kazanılır daha sonra yapılacak diş tedavileri kolaydan zora doğru kademeli olarak çocuk yapılacak tedavilere alıştırılarak, ağrısız bir şekilde diş tedavileri yapmaktır.

Çocuğun çürük risk grubunu belirleyerek çocuğa özel gerekli koruyucu programlar düzenler.

Çocuğunuzun ilerlemiş çürükleri varsa, diş değişme zamanından önce çekilmiş veya kaybedilmiş olabilir, oluşan boşluğa daimi dişi sürünceye kadar yer tutucu yapılması gerekmektedir. Kaybedilen diş yerine konulacak yer tutucunun planlaması yapılarak ileride oluşabilecek diş çapraşıklıkları önlenebilmektedir.

Koruyucu uygulamalar

Diş çürüğünü önlemeye yönelik koruyucu uygulamalar içinde çocuğun ve ailesinin ağız diş sağlığı ve beslenme konusunda eğitilmesine büyük önem verilmektedir. Kliniğimizde hastalarımıza diş fırçalama tekniği uygulamalı olarak anlatılmaktadır. Koruyucu diş hekimliği uygulamaları arasında yüzeyel flor ve fissür örtücü işlemleri de yer almaktadır.

Flor uygulamaları

Flor, dişlerin çürümesini önleyen, dişlerin yapısını kuvvetlendiren bir elementtir. Dişler ilk sürdükleri zaman diş minesi tam olarak olgunlaşmadığından yeni sürmüş dişler genellikle çürüğe karşı daha dirençsiz ve çürük oluşumuna yatkındırlar. Flor, diş minesini kuvvetlendirerek dişi asit ataklarına karşı korur ve dolayısıyla diş çürüklerinin oluşmasını önlemeye yardımcı olur. Profesyonel yüzeyel flor uygulaması sadece diş hekimleri tarafından uygulanabilen koruyucu bir yöntemdir. Yüzeysel flor, 6 ayda bir diş hekimi tarafından uygulanmalıdır.

Fissür örtücü (fissur sealant)

Daimi dişlerin çiğneyici yüzeylerindeki derin ve çürümeye meyilli fissürleri (olukları) kapatıp, bakterilerin buraya ulaşmasına izin vermeyen ve böylece çürüğü önleyen akışkan bir dolgu maddesidir. Fissür örtücü uygulamaları 6 ayda bir kontrol edilmelidir.

Bir kaza anında çocuğunuz dişlerini çarptığında ne yapmalısınız?

Diş kırılırsa; kırık diş parçasını bulun, kırık diş parçası ile en kısa sürede diş doktorunuza başvurunuz.

Diş bir bütün halinde yerinden çıkarsa; dişi bulun, dişi kök kısmından tutmadan akan suyun altında yıkayın, dişi süt içine yada ağız içinde tükrükte taşıyın( asla bir peçeteye sarmayın), en geç 2 saat içerisinde diş doktorunuza başvurunuz.

İlk diş muayenesi ne zaman yapılmalıdır?

Genellikle alt orta kesici dişlerinin sürmesi ile birlikte 1 yaşından itibaren bir diş hekimi muayenesi gerekmektedir.

İlk muayene genellikle ailenin pedodonti uzmanı ile tanıştığı, çocuğun ise bulunduğu yeni ortama alışma ve kişileri gözlemleme yaptığı bir seanstır. Acil bir durum söz konusu değilse çocuğun bulunduğu ortama alışması için ilk seansta tedavi yapılmamaktadır. İlk seans Çocuğun uyumu iyi ise koruyucu tedaviler ile başlanabilmektedir.

İlk süt dişi 6. Ayda, ilk sürekli diş 6 yaşına kadar sürmektedir.

Süt dişi sürme tablosu

sut-disi-surme-taplosu.jpg









Sürekli (daimi) süt dişi sürme tablosu

sut-disi-surme-taplosu.jpg









Bebeklikten çocukluğa geçiş dönemidir. Artık yürümeye ve konuşmaya başlamış olan çocuk, pasif ve bağımlı olmaktan kurtulmak ister. Herşeyi araştırmaya, ellemeye başladığında kısıtlamalarla karşılaşır. Ancak engellenmeye karşı çıkar, söz dinlemez, inatçı ve öfkeli olur. Kendini yere atıp tepinir, başını duvarlara vurur, hatta kendini kusturur. Böylece anne ve çocuk arasında bir çekişme başlar. Çocuk, bağımsız olmaya çalışırken ne kadar çok şeyi yapamadığını da farkeder. Annenin yardımına hala muhtaçtır. Bu nedenle boyun eğme ile baş kaldırma arasında bocalayıp durur.

Karşıt duygular arasındaki bu gidiş geliş en belirgin olarak tuvalet eğitimi ve beslenme konusunda ortaya çıkar. Artık tuvaletini istediği zaman tutup istediği zaman bırakabilen çocuk, bundan haz alır. Dışkısına kendinin bir parçası ve değerli bir nesne gözüyle bakar. Kirli bezinden rahatsızlık duymaz, hatta sıcaklığından ve kokusundan hoşlanır bile. İşte bu dönemde eğer temiz ve titiz bir anne tarafından baskı ve zorlamayla karşılaşır ve bağımsızlığı engellenirse, ya anneye karşı direnip olmadık yer ve zamanda yapacak, ya da onu memnun etmek için boyun eğecektir. Anneye direnen çocuklar ilerde inatçı, boyun eğenler ise titiz ve düzenli bir kişilik geliştirirler. Bazen de çocuklar büyümeyi reddeder ve bezine yapmayı sürdürür. Genellikle kardeşi olan çocuklarda bu duruma sık rastlanır. Bezini bırakmayı istemeyen çocuklara karşı anlayışlı olmalı, onların kendi dışkılarını bizim gibi “pis” olarak değil de kıymetli olarak değerlendirdiği bilinmelidir. Tuvalet eğitiminde en önemli nokta, çocuğun istekli olmasıdır. Biyolojik yönden hazır olsa da tuvaleti henüz kullanmak istemeyen çocuk zorlanmamalıdır.

2-3 yaşta anne ile olan çatışma beslenme konusunda da sürer. Bizim toplulumuzda yemek konusunda israr adeti vardır. Misafirimizi iyi ağırlamanın yolu ikramdan geçer. Bunu çocuklarımıza da uygularız. Onu sevdiğimizi, iyi baktığımızı ifade etmenin bir yoludur iyi yedirmek, belki bu şekilde kendimizi de daha iyi hissederiz, çünkü görevimizi yapmışızdır. Ancak bağımsız olmaya çalışan bir çocuğu zorlamak, direnmesine fırsat vermektir. Çocuklar, aynı tuvalet eğitiminde olduğu gibi zorlanmaya tepki olarak yemeyi reddedebilir. Bunu yemeği ağzında tutarak ya da tükürerek yaparlar. Titiz anneler, çocuk yerken döküp saçacak endişesiyle çocuğun kendi yemesine izin vermek istemez. Mükemmelliyetçi ya da sabırsız anneler de çocuk çabucak ve en fazla miktarda yesin diye ağzına besler. Oysa yapılması gereken en doğru şey, yemeği tabağına koyduktan sonra (çocuk daha açken) çocuğun yiyeceğiyle tanışmasına, onu elleyip ağzına götürmesine, ya da eline kaşığı verip kendi kendini doyurma başarısını tatmasına izin vermektir. Çocuk hevesini aldıktan sonra ise anne beslemeye devam edebilir.

2-3 yaş arası, çocuk için bocalama ve kararsızlık dönemidir. Bebek mi, büyük çocuk mu olduğuna karar vermeye çalışmaktadır.

Çocuğunuz öfkelendiğinde;

İnatlaşmayınız, bunu kazanılacak ya da kaybedilecek bir savaş gibi görmeyiniz.

İlgisini başka yöne çekiniz.

Onunla tartışmayınız, sabırla öfkesinin dinmesini bekleyiniz. Bu sırada ilginizi ona yoğunlatırmayınız.

Olumsuz davranışı bittiğinde yeniden ilgileniniz. Neden istediğini yapmadığınızı anlatınız.

“Şimdi böyle olursa ilerde ne olur!” gibi bir korkuya kapılıp 2 yaş çocuğunu cezalandırmayınız. Unutmayınız ki bu yaşta duygular çok değişkendir. Bir anda ağlayıp bir anda susarlar. Dikkatlerini başka yöne çekmek çok kolaydır.

Bu dönem, “Sorgu çağı”dır. “Bu ne?”, “Niye?” sorularını sıkça sorar. Bıkıp usanmadan sorularına cevap vermeye çalışmalısınız. Çok yorulduğunuz zaman, içtenlikle bunu ifade edebilirsiniz: “Artık yoruldum. Sorularını cevaplamaya daha sonra devam edeceğim. Şimdi biraz dinlenmeliyim”

Kalem tutarken el seçimi belirginleşmeye başlar. 4 yaşa kadar tamamlanır.

Unutmayınız ki herkes sağ elini kullanmak zorunda değildir. Sağ elini kullanmak konusunda baskı yapmayınız, çünkü bu seçim psikolojik değil fizyolojik kaynaklıdır.

3 yaş çocuğu ortalığı dağıttıktan sonra temizlemeye, toplamaya bayılır. Sorumluluk duygusunu öğretmek için bu dönem çok uygundur. Ona yardımcı olarak toplamasını talep ediniz.

Mutluluk, öfke, üzüntü, korku konusundaki değişimler, gelişen bilişsel kapasiteyi yansıtır. Önceden fark edemediği, algılayamadığı durumları artık tehlike olarak anlar. 2-4 yaş arasındaki çocuklar karanlıktan, köpekten, yılandan, kaynağını bilmediği yüksek seslerden korkar.

Korkular

Çocuğunuz korktuğunda onu sakinleştirmek için “Bunda korkacak ne var!” demeyiniz. Bu, onun duygusunu hafife almak, önemsememek olur. Onun yerine “Merak etme, ben senin yanındayım, seni korurum” diyebilirsiniz.

Korkulacak şeylerden uzak tutmak, çocuğunuzu korumaz. Tersine, bilgilendirmek gerekir. Ancak şuna dikkat etmelisiniz: Çok fazla anlatmak da korkuyu kuvvetlendirebilir.

“Koşma düşersin!” şeklinde sürekli yapılan uyarılar, bazı çocukları gereğinden fazla korkutup cesaretsiz, güvensiz yapabilir.

2 yaş çocukları oyunda işbirliği yapmazlar. Yanyana ama birbirlerinden bağımsız oynarlar. Çocuğunuzu diğer çocuklarla yanyana getiriniz ama birlikte oynamak, oyuncağını paylaşmak konusunda baskı yapmayınız. Seçim hakkı veriniz: “Hangi oyuncağınla arkadaşının oynamasına izin verirsin?”

Bu yaşta sembolik oyun (-miş gibi) gelişir, örneğin sopaya atmış gibi davranır

Bu yaşın en büyük sorunlarından biri de “yatma sorunu”dur. Gece bir türlü uyumak istemezler, çünkü herkes daha eğlenirken onlar neden karanlık bir odaya girip eğlenceyi kaçırsın? Bu nedenle yatma zamanını eğlenceli hale getirmek faydalı olur. Ona banyo yaptırırken suyla oynatınız, masallar okuyunuz, beraber ufak tefek bir şeyler atıştırınız, vb. Böylece ona en çok ihtiyacı olan şeyi vermiş olursunuz.

Mutlaka uzmanlardan destek alarak çocuklarınızı yetiştirmelisiniz.

En çok 5 – 8 yaş arasında görülen gece alt ıslatma sorunu hem çocuk hem de ebeveynler açısından oldukça zorlu bir süreçtir. Çocukta başarısızlık, beceriksizlik, özgüven kaybı ve utanç hissi yaratan bu durum, anne babalarda da bıkkınlığa kadar varabilir.

Hangi durumlarda bir rahatsızlıktan söz edilebilir?

"Enürezis nocturnal" olarak adlandırılan çocuklarda gece alt ıslatma, özellikle okul öncesi dönemde sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Bu durum, çocuğun gündüz ve gece idrar kontrolünü sağlayabileceği gelişimsel olgunluğa eriştiği kabul edilen 5 yaşından sonra, haftada en az 2 kere olmak üzere ve birbirini takip eden 3 ay süresince gerçekleştiğinde veya sosyal ya da akademik anlamda çocuğun yaşam kalitesini bozucu oranda sıkıntı ya da bozulmalara neden oluyorsa klinik bir tablo olarak değerlendirilir.

Ne kadar yaygındır?

Erkek çocuklarda kızlara oranla daha sıklıkla karşılaşılan bu sorunun 5 yaşındaki erkeklerde görülme sıklığı %7 iken, aynı yaş grubundaki kız çocukların sadece %3'ünde görülmekte, 10 yaşına geldiklerinde ise erkekler için bu oran %3'e, kız çocuklar için ise %2'ye kadar düşmektedir. Genetik geçirgenliğin oldukça etkin olduğu bu tabloda, gece altını ıslatan çocukların yaklaşık %75'inin birinci dereceden akrabalarında da bu sorunun yaşanmış olduğu, özellikle de her iki ebeveynin kendi öykülerinde benzer bir sorunun olmasının çocukta bu tablonun ortaya çıkma olasılığını ciddi oranda arttırdığı bilinmektedir.

Kendiliğinden düzelir mi?

Her ne kadar bu sorunun yıllar içerisinde kendiliğinden düzelebildiği ya da ergenlikle birlikte ortadan kalkabildiğine dair çeşitli görüşler bulunsa da, kendiliğinden geçmesini beklemek hem çocuk, hem de aile için devam eden bir aile içi sorun haline dönüşecek, normal dışı olan bu durumun ve ilgili sorunların inkar edilmesine sebep olacaktır. Bu nedenle zaman kaybetmeden öncelikle çocuğun alt ıslatmasına sebep olacak herhangi bir üriner sorunu olmadığından emin olmak ve bu amaçla ilgili tıbbi tetkiklerini yaptırmak önemlidir. Söz konusu durumun bir ilaç (ör: diüretikler) ya da medikal bir durumla bağlantılı olmadığı netleştirildikten sonraki adım sorunun psikolojik boyutlarını araştırmak olmalıdır. Kaldı ki bu durum, her koşulda bir süredir geceleri altını ıslatan bir çocukta başarısızlık, beceriksizlik, özgüven kaybı, öfke, kaygı ve utanç gibi çok çeşitli duygular uyandırabileceği gibi aynı zamanda ailesinden veya çevresinden alacağı tepkiler ya da bu sorundan ötürü yaşadığı çeşitli kısıtlamalar (ör: bir başkasının evinde kalamama vb.) sebebiyle çocuğun psikolojisini elbette ki olumsuz yönde etkileyecektir.

Çoğunlukla ailelerin ya çevrelerinde, ya bir önceki çocuklarında şahit olmaları ya da kendi çocukluklarında gece alt ıslatma deneyimleri olması sebebiyle bu durumu belirli bir süre kabullendiklerini görmekteyiz. Ancak bunun, altını ıslatan çocuk için tekrar eden bir hüsran ve sürekli bir başarısızlık hissi uyandıran bir deneyim, aile açısından ise süregelen ve zaman zaman bıkkınlık seviyesine gelebilen bir zorluk oluşturduğu da gözden kaçırılmaması gereken bir gerçektir. Bazen ebeveynler tarafından yapılan konuşmalar, açıklamalar, tehdit ya da ödül - ceza gibi yöntemlerle ortadan kalkan durumlar olabildiği gibi, her türlü müdahale yöntemine direnen durumlar da olmaktadır. Uygun müdahaleler yapılmadığı noktada gece alt ıslatma probleminin ergenliğe hatta yetişkinliğe kadar uzanabilmekte olduğu da bilinmektedir.

Nasıl ortaya çıkar?

Semptomların başlangıç zamanına göre "primer" ve "sekonder" enüresis olarak iki farklı gece alt ıslatma probleminden söz etmek mümkündür. Primer enüresis olarak adlandırılan ve söz konusu çocuğun tuvalet alışkanlığı alıştırmalarının başından itibaren geceleri kuru kalmayı başarabildiği bir dönemin hiç olmadığı tipinde genetik faktörler daha baskındır ve bu sorunun arkasında sinir sisteminin yeterince gelişmemesi gibi fizyolojik sebepler bulunma ihtimali oldukça yüksektir. Çoğunlukla semptomların başlangıç zamanı çocuktan çocuğa göre değişiklik gösterse de en çok rastlanan durum normal gelişen çocukların tuvalet alışkanlıklarını kazanmalarının ve uzunca bir süre kuru kalabilmeyi başarmalarının ardından belirli bir süre sonra geceleri altlarını ıslatmaya başlamaları şeklinde görülmektedir. İkincil enüresis olarak adlandırılan bu sorunun başlama zamanı genellikle 5 ila 8 yaş arasına denk gelmektedir. Böyle durumlarda en sık görülen tetikleyicinin çocuk tarafından yaşantılanan üzücü, sarsıcı ve travmatik bir olay olduğu söylenebilir ki terapötik müdahaleye en rahatlıkla yanıt alabildiğimiz durumlar bunlardır.

İkincil enüresise baktığımızda, aniden ortaya çıkan ve üzücü bir olayla tetiklenen alt ıslatmaların başında çocuğun bir kayıp yaşaması, özellikle de kendisine tuvalet alışkanlığı kazandırma konusunda aktif rol oynayan kişiden bir sebeple ayrılması sıkça görülen bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Sevdiği kişiden ayrılmak ya da uzaklaşmak zorunda kalan çocuk, ki en çok bakıcı değişimleri esnasında, okula başlangıç aşamalarında, boşanma ya da ölüm vb. kayıpların sonrasında böyle durumlarla karşılaşabiliyoruz, gelişimsel anlamda daha ileri bir seviye olan tuvalet alışkanlığını bir kenara bırakarak daha çocuksu, gelişimsel olarak daha erken bir döneme dair olan bir davranışı sergilemeye başlar. Yani, gelişimsel olarak edindiği kademede bir adım geriler. Çocuk bu kayıpla ve kaybın yarattığı yoğun duygularla baş edebilme konusunda desteklendiğinde ve diğer sevgi ve ilgi kaynaklarına güvenli bir şekilde yönelebildiğinde bu semptomların yavaş yavaş ortadan kalktığı görülebilmektedir.

Benzer şekilde bu semptomun zaman zaman kardeş doğumundan hemen sonra da ortaya çıkabildiğini görmekteyiz. Aileye yeni bir bebeğin gelmesiyle birlikte ister istemez ebeveynlerinin, özellikle de annenin ilgi ve sevgisinin kardeşine yoğunlaştığını gören büyük çocuk tıpkı küçük kardeşi gibi yeniden annesinden yakın bir ilgi görebileceğine inandığı alt ıslatma davranışına geri dönebilir. Özellikle de küçük yaştaki ilk çocukların annenin ilgi ve bakımını alabilmek adına kirli kalmak gerektiğine dair yanlış yorumlar geliştirebilmesi muhtemeldir. Böylelikle tıpkı kardeşinin altı temizlendiğinde gözlemlediği gibi annesinden aynı ilgi, bakım ve sevgiyi alabilmeyi amaçlayabilir. Gelişimsel anlamda daha önceki bir evreye geri dönerek yaşına göre daha bebeksi davranışlar sergilemeye başlayabilir. Böyle bir gerileme pekâlâ annenin sevgi ve ilgisini yoğun bir şekilde geri kazanmaya dair bir uğraş olarak yorumlanabilir. Eğer söz konusu çocuk bu kıskançlık duyguları ile başa çıkma konusunda yeterince desteklenemez, onun bu duygusal ihtiyacı ebeveynleri tarafından doğru yorumlanamaz ve buna müdahale edilemez ise bu semptomun ortadan kalkması oldukça uzun sürebileceği gibi bunun yanına yine yaşına göre daha bebeksi olarak kabul edilebilecek farklı birçok davranış da eklenebilir. Özellikle de bu ihtiyacın yanlış yorumlandığı ve ebeveynler tarafından kızgınlık ya da ceza ile karşılık bulduğu durumlarda bu davranışın ortadan kalkması oldukça güçleşebilir; anneye ve/veya kardeşe karşı öfke, kızgınlık ve saldırganlığa dönüşebilir.

Ne yapmak gerekir?

Çocuklarda gece alt ıslatmayı tetikleyen sebep her zaman bu kadar aşikâr olmayabilir; biz yetişkinlerin gözüne çok önemsiz gibi görünen herhangi bir olay, bir değişim çocuğun iç dünyasında tahminimizden çok daha önemli ve büyük bir etki yaratabilir. Buradaki uygun yaklaşım salt sorunun kaynağını bulmaya çalışmak yerine çocuğun yaşadığı duygusal zorluğu ve iç dünyasını anlamaya çalışmak ve onu bu zorlukla ilgili rahatlatabilmek olmalıdır. Yalnızca semptoma odaklanmak çocuğa anlaşılmadığını hissettirebileceği gibi, aynı zamanda bu davranışın aile üzerindeki gücünü göstererek, çocuğu davranışının devamı konusunda farkında olmadan daha da cesaretlendirebilecek bir faktör oluşturabilir. Tüm bunlar aslında söz konusu çocuğun hem yaşından hem de duygusal gelişiminin tam olarak olgunlaşmamasından ötürü dile getiremediği, söze dökemediği duygularını farklı bir düzlemde, davranışsal olarak sergilemesi anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi dürtü kontrolü ile duygusal gelişim ve duyguların kontrolü gelişimsel anlamda bir paralellik içerir. Duygusal ifadenin en sağlıklı yolunun söz aracılığıyla olduğunu bilerek böyle önemli bir dönemde bu sorunu yaşayan çocukların duygusal gelişimlerine destek olmanın çok önemli olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada meseleye hem aileyi hem de çocuğu rahatlatacak ve ortadan kalkması gereken bir davranış problemi olarak bakmak yerine çocuğun duygusal gelişimine dair önemli bir müdahale ve katkı olarak bakmanın önemi tartışılmazdır. Eğer sizin çocuğunuz da benzer bir sorun yaşıyorsa, size anlatmak istediği mesajı görmezden gelmeyin. Gerekli tıbbi tetkikleri yaptırdıktan sonra mutlaka bir uzman psikologla görüşmeyi ihmal etmeyin.

 

Çocuklarda uyku

Son yıllarda çocuklarda uykusuzluk problemi gittikçe önem kazanan bir konu haline gelmiştir. Çocukluk dönemi boyunca, herhangi bir yaşta, uykuya geçişte ve uykunun devamında zorluklar yaşanabilmektedir. Bu duruma çocukluk çağı uykusuzluk sendromu denmektedir. Bu sendrom, temel bir uyku bozukluğunun, tıbbi bir bozukluğun (nörolojik hastalıklar) ya da psikiyatrik bir bozukluğun (dikkat gelişim eksikliği, hiperaktivite, depresyon) belirtisi olarak karşımıza çıkabilmektedir. Diş çıkarma, düzenli saatlerde yatma alışkanlığının kazanılmaması, çocukluk çağı depresyonu, barsak parazitleri, diyette şeker oranının yüksek olması, kahve ve çay gibi uyarıcı maddelerin tüketimi gibi birçok neden bu duruma yol açabilmektedir.

Çocukluk çağı uykusuzluk sendromunda pediatristler uykusuzluğun özellikleri ile ilgili ailelerden detaylı bilgi edinmeli ve tedavi yaklaşımında, aileleri uyku fizyolojisi konusunda bilgilendirmelidir. Ayrıca, uyku hijyeni ve uyku alışkanlıkların kazanılması konusunda ailelerin eğitimine öncelik verilmelidir. Bebeklerin sırt üstü pozisyonda yatırılarak uyutulması tavsiye edilmektedir. Bu pozisyon aynı zamanda ani bebek ölüm riskini azaltmaktadır. Ayrıca bebekler ya da çocuklar serin ve rahat bir şekilde giydirilmeli, uyudukları odada karanlık bir ortam oluşturulmalıdır. Bebeğin ya da çocuğun ilk çıkardığı seste odasına koşmamalı, çocuğun kendi başına tekrar uykuya dalmayı öğrenebilmesi için ona bir şans verilmelidir. Çocukluk çağı uykusuzluk sendromu tedavisinde öncelikle davranışsal yaklaşımlar denenmeli, ilaç tedavisi başlansa bile davranışsal yaklaşımların uygulanmasına devam edilmelidir.

Farmakolojik tedavi gerektiğinde, dikkatli bir seçim yapılmalı ve en düşük etkili dozlar tercih edilmelidir.

Erişkinlerde uykusuzluk probleminde kullanılabilen birçok hipnotik ve sakinleştirici ilaçların çocuklarda kullanımı önerilmemektedir. Buna rağmen pediatristlerin %56’sı çocukluk çağı uykusuzluk sendromunda ilaç kullanmayı tercih edebilmektedir. En sık kullanılan ilaçlar antihistaminiklerdir, ağır vakalarda benzodiazepinler ve kloral hidrat da kullanılabilir. Bu ilaçlar kısa süreli kullanılmalı ve ilaçların toplam kullanım süreleri üç haftayı geçmemelidir. Bu ilaçlar mutlaka uzman doktorların kontrolü altında kullanılmalıdır.

Çocukluk yaş grubunda en sık kullanılan antihistaminik grubu ilaçlardır.

Pediatride sık kullanılan bir ilaç olması ve aileler tarafından kabul edilebilirliği, bu ilacın uykusuzluk tedavisinde kullanımını yaygınlaştırmıştır. Güvenilir olmasına rağmen bu ilaçların etkinliği zayıftır ve paradoks bir biçimde santral sinir sisteminin uyarılmasına yol açabilmektedir.

Yine küçük bebeklerin ve çocukların uykusuzluk probleminde sık kullanılan başka bir ilaç grubu parasetamol grubu ilaçlardır. Parasetamol grubu ilaçlar, sakinleştirici ya da uyku getirici ilaçlar olmayıp, bu amaçla kullanılmamalıdır. Küçük bebekler parasetamol verildiğinde geceyi daha rahat geçirir görünseler de, bu etki parasetamolün direk etkisi olmayıp, daha çok vücutta oluşturduğu toksik etki sonucudur. (Alkolün uyku yapıcı etkisi gibi). Parasetamol kullanımı normal uyku düzenini tamamen bozabilmekte ve uzun dönemde kullanımı sonucu ilacın kendisi uykusuzluğa neden olabilmektedir.

Dikkat! Gelişim eksikliği olan çocuklar yada hiperaktif çocukların uykusuzluk problemi için bilinçsiz ilaç kullanımı bu çocukların uyku düzenlerini daha da bozabilir. Öncelikle davranışsal yaklaşımların denenmesi, davranışsal yaklaşımlarla problem çözülemiyorsa %80 etkinlik sağlayan klonidinin tedavide kullanılması önerilmektedir.

Gece teröründe, çocuğun uyanışları çok saldırgan bir tavırda ve kendine zarar verebilecek boyutlarda ise, benzodiazepinler ya da trisiklik antidepresanlar kullanılabilir. Bu ilaçlar yatmadan önce verilmelidir. Bu ilaçlarla 3-6 haftalık tedavi sonucu gece terörünün önlenebileceği gösterilmiştir. Ancak bazı durumlarda bu ilaçlara karşı tolerans ve rebound fenomeni (yeniden görülme fenomeni) görülebilmektedir. Aynı ilaçlar uyur gezer çocukların tedavisinde de kullanılabilmekte ve benzer etkiler bu durumda da görülebilmektedir.

Gece kabusları şiddetli ise difenhidramin, trazadon ya da siproheptadin gibi ilaçlar tedavide kullanılabilmektedir. Bu durum aynı zamanda daha ileri araştırma gerektiren bir durumdur.

Son zamanlarda nörolojik gelişim bozukluğu olan çocuklarda melatonin kullanımı ile iyi sonuçlar alınmıştır, ancak bu hastalarda görülen sara nöbetlerin sıklığını arttırması melatoninin önemli bir yan etkisidir.

Sonuç olarak, uykusuzluk probleminde öncelikle davranışsal yaklaşımlar denenmeli ve çocuğun huzursuzluğunun nedeni araştırılmalıdır. Huzursuzluğun birçok nedeni olabilir. Ebeveynler için bütün bu nedenleri dikkatli bir şekilde incelemek zor olsa da, gerçek problemi tamamen görmezden gelmek yerine, gerçek problemi bulmak için uğraş verilmesi çocukları daha mutlu ve huzurlu kılacaktır. İlaç tedavisi gerekliyse, mutlaka uzman doktorların kontrolünde ve kısa süreli kullanılmalıdır.

Çocukluk çağı uykusuzluk sendromunda, tedavide ilk önce davranışsal yaklaşımlar denenmelidir.

Doğal bitkisel ilaçların da tüm yaş gruplarında kullanımına rastlanabilmektedir. Kedi otu ve şerbetçi otu kullanımının yapılan çalışmalarda etkinliği gösterilmişse de, yıllar önce L-triptofan kullanımına bağlı kas yıkımı gibi ciddi yan etkileri bu yöntemin güvenilirliği hakkında şüphe uyandırmaktadır.

Herhangi bir organik nedene bağlı olmaksızın okul becerilerinde sorun olmasına öğrenme güçlüğü denir. Bu durum zeka geriliğinin, duygusal kusurun ya da kültürel faktörlerin bir sonucu değildir. Çocuğun aritmetik beceri, okuma, yazma gibi akademik becerilerinden birinin, zekasına göre beklenen düzeyin belirgin derecede altında olması durumu olarak da ifade edilebilir. Yapılan araştırmalar, 30 kişilik bir sınıfta 2 - 4 çocukta öğrenme güçlüğü olduğunu göstermiştir.

Öğrenme bozuklukları 3 grupta incelenir:

  • Okuma bozukluğu
  • Yazma bozukluğu
  • Aritmetik beceri bozukluğu

Okul becerilerinde bozukluk; aritmetik işlem, okuma ya da yazmadan birinde olabileceği gibi bir çocukta bunlardan ikisi ya da üçü bir arada bulunabilir. Okuma bozukluğuna disleksi denir.

Okuma sırasında; kelimelerin ya da harflerin ayrımında, sıralanmasında yetersizlik ya da ses ve görüntünün birleştirilmesinde zorluk vardır. Benzer sesleri karıştırır.

Yazma bozukluğunda; harf, heceleme, noktalama, sayfa düzenleme ve gramer hataları söz konusudur.

Matematik beceri bozukluğunda; matematik terim, sembol, işaret ve kavramları algılamada zorluk, doğru kopyalama ve deftere geçmeyi engelleyen dikkat problemi ya da problem çözmede yetersizlik vardır.

Belirtiler:

Bu belirtilerin hepsi aynı çocukta görülmeyebilir.

1. Görsel algı sorunu

  • Okurken odaklanmada, bir satırdan diğerine geçmede zorlanır.
  • Görsel ayrımlaştırma yetenekleri zayıftır. Harfleri, sayıları ve sözcükleri ters yazar, döndürür veya yerini değiştirir. (b yerine p, fil yerine lif, 7 yerine 2, bayrak yerine baryak) yazabilir.)
  • Okurken harf atlama, satır atlama görülür.
  • Uzaklık, derinlik algılamada zorlanır.

2. İşitsel algı sorunu:

  • İşitsel ayrımlaştırmada güçlük yaşarlar. Bazı harfleri karıştırırlar. (f-v, b-m gibi)
  • Yönergeleri unutabilir, dinlemiyor görünebilirler.

3. Dokunsal algı sorunu:

  • Çocuk eğer dokunarak bir nesneyi tanımlayamıyorsa, nesnelerin şeklini, sayını ayırt edemiyorsa bu sorunu yaşıyordur.
  • Bu sorunlar; okuma, yazma, tahtadan yazı geçirme, yön bulma, mesafe algılama, hızlı bir konuşmayı izleme ve bütünüyle algılama gibi alanlarda zorlanmaya neden olduğu için başarı düşer.

4. Dil problemleri:

  • Dil gelişimi bir kısmında gecikmiştir.
  • Dilin gramer yapısına uygun olarak kelimeleri sıralayıp cümle oluşturmada güçlük yaşarlar.
  • Kendini ifade etmede zorlanır.

5. Organizasyon sorunları

  • Dağınıktırlar.
  • Zamanı iyi kullanamazlar.
  • Yaşamını ve çevresini düzenlemekte güçlük yaşar. Bu nedenle ödevlerini organize edemez.
  • Verilen yönergeleri birbirine karıştırır.

6. Oryantasyon sorunları

  • Sağ-sol ayırt edemezler.
  • Mesafe ve ölçümlerde zorluk yaşarlar.
  • Yön saptayamamasına bağlı top yakalama, ip atlama gibi alanlarda sorunlar yaşanır.

7. Çalışma alışkanlıkları

  • Yavaş ve verimsiz çalışırlar.
  • Sebat göstermekte zorlanırlar.

8. Sosyal ve duygusal davranış sorunları

  • Birçok alanda yaşadığı zorluklar sonucunda bu çocukların sorunları okulla sınırlı kalmaz. Tüm sosyal yaşamlarını da etkiler.
  • Sözsüz mesajları, duyguları anlama ve ayırt etmede güçlük yaşarlar.
  • Sınırları bilme ve kendini kontrol etmede zorlanır.
  • İçgüdüsel davranışları vardır. Genellikle sonucun ne olacağını düşünmeden ani tepkilerde bulunurlar.
  • Kendini değersiz, güvensiz ve kötü hisseder.
  • İçe kapanma, bezginlik, alınganlık gösterebilirler.
  • Yeterince zeki olmadıklarını düşünebilirler.
  • Arkadaşlarıyla geçinemezler.
  • İlgi ve motivasyon eksikliği yaşarlar.

9. Akademik beceri bozuklukları

  • Okumayı sökememe,
  • Yazı bozuklukları, ters yazma,
  • Matematikte güçlükler, çarpım tablosunu öğrenememe, sembolleri karıştırma,
  • İmla ve noktalama hataları görülür.

10. Zeka düzeyi

Normal ya da normalin üzerindedir. Öğrenme bozukluğu olan çocuklar bu özelliklerin tümünü taşımayabilir. Her biri farklı alanlarda ve yoğunlukta bu belirtileri gösterirler. Tıbbi ve psikolojik değerlendirmeler ve çeşitli testler uygulanarak tanı konur. Erken tanınması önemlidir. Öğrenme güçlüğü olan çocukların tedavisinde uzman-aile ve okul işbirliği çok önemlidir. Bu üçlü arasında kurulan işbirliğinin her zaman tedavi sürecini olumlu yönde etkilediği görülür. Çocuklar yaşadıkları sorunun farklı öğrenmeden kaynaklandığını anladıklarında ve özel çalışmalarla ilerleme kaydettiklerinde düşün benlik saygıları zaman içerisinde yükselir.

Böbrek reflüsü nedir?

Böbreklere idrar reflüsü (Vezikoüretereal reflü) çocuklarda en sık rastlanılan ürolojik problemdir ve pediatrik ürolojinin en tartışmalı konularından biridir. Tanım olarak idrar kesesinde toplanmış olan idrarın normalin tersine böbreklere geri akmasıdır. Bu geri akış (reflü) böbreklerin hem yüksek basınçlı hem de kirli idrarla temasına neden olarak uzun dönemde böbrek hasarına neden olabilir.

Böbrek reflüsü nedenleri ve görülme sıklığı

Nedeni idrar kanalının idrar kesesine açıldığı noktanın genetik yapısal bozukluğu olabileceği gibi idrar kesesinin dışarı açıldığı noktadaki anatomik veya fizyolojik bir darlık da idrar kesesinin içinde yüksek basınca yol açarak böbreklere ikincil kaçağa neden olabilir.

Tüm çocukların sadece %1 - 2’sinde reflü görülmektedir fakat böbrek iltihabı geçiren çocukların %25 - 40’ında reflü mevcuttur. Doğum öncesi tespit edilmiş böbrek şişliklerinin (hidronefroz) %17 - 37’sinde eşlik eden reflü mevcuttur. Bu yüksek sıklığı nedeniyle ateşli idrar yolu enfeksiyonu geçiren her çocuğun reflü açısından taranması tavsiye edilmelidir.

Reflünün kalıtsal olarak iletildiği gösterilmiştir. Kardeşinde reflü olan çocuklarda %30, anne veya babasında reflü olan çocukların %70’inde reflü tespit edilmiştir. Bu nedenle reflüsü olan çocukların kardeşleri ve ileride olacak çocuklarının da reflü açısından değerlendirilmesi gerekir.

Tedavi edilmemiş reflü çocukluk çağı yüksek tansiyonun en sık nedenidir ve tedavisiz reflüsü olan çocukların %10 ila 20’sinde böbrek yetmezliği gelişmektedir.

Böbrek reflüsü tanısı

Optimal tedavi şeması üzerinde halen bir ortak görüş olmasa da tedavinin temel amacı antibiyotik baskılama tedavisi veya cerrahi yöntemlerle böbreği enfekte idrara karşı koruyarak kalıcı böbrek hasarının engellenmesidir.

Uygun tedavi şemasının belirlenmesi için reflünün derecesinin ortaya konması ve böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi gerekir.

Reflünün varlığının belirlenmesi ve eğer varsa idrar kanalında yaptığı değişikliklere göre sınıflanması için en sık kullanılan radyolojik yöntem idrar kesesinin radyoopak özel bir sıvı ile doldurularak röntgen ışını altında floroskopik olarak kaçağın ortaya çıkarılan işeme sistoüretrografisidir (voiding cystourethrography). Bu yöntem idrar kanallarının yapısı kesin olarak ortaya konulabildiğinden tercih edilirken bu işlem sırasında çocuğun röntgen ışınlarına maruz kalması çekince yaratmaktadır. Buna alternatif yöntem olarak daha az radyasyona maruz kalınmasını sağlayan radyonüklit sistografi önerilmiştir. İdrar kesesinin düşük radyoaktif madde ile doldurularak kameralar yardımı ile böbreğe kaçak olup olmadığının tespitine dayanan bu yöntemde kanalların yapısına dair sadece sınırlı bilgi edinilebilmesi bu yöntemin ürologlar tarafından çok sık tercih edilmemesine neden olmuştur. Bu yöntemlerle böbreğe olan kaçak 1’den (en az) 5’e (en ciddi) kadar derecelendirilir.

Böbrek fonksiyonun ve böbrek dokusundaki hasarın belirlenmesi için tercih edilen yöntem DMSA böbrek sintigrafisidir. Voiding cyctourethrography ve DMSA böbrek sintigrafinin ortak kullanımı ile reflünün doğal seyri hakkında bir tahminde bulunulabilir.

Yapılması reflünün tedavi şemasının belirlenmesi açısından zorunlu olan bu iki yöntem dışında idrar yapmasında veya tutmasında sorunu olan çocuklarda ek olarak idrar kesesinin fonksiyonlarının değerlendirildiği ürodinami tetkiki yararlı olacaktır. İdrar yapma bozukluğu tedavi edilen çocuklarda buna bağlı gelişmiş reflünün de büyük ölçüde iyileştiği görülmektedir.
Eskiden zorunlu bir tetkik olarak görülen idrar kesesini içerisinin özel endoskoplar kullanılarak incelenmesi yöntemi olan sistoskopi artık günümüzde sadece cerrahi tedavi planlanan çocuklarda ameliyat öncesi kanal ağızlarının değerlendirilmede kullanılmaktadır.

Böbrek reflüsü nasıl tedavi edilir?

Tedavinin temeli erken teşhis ve yakından takibe dayanır ve bu şekilde böbrek dokusunun korunması amaçlanır. Reflü çocuk büyüdükçe kendiliğinden geçebileceğinden tedavide ilk basamak bütün hastaların bir yaşlarına gelinceye kadar yüksek miktarda sıvı içmelerinin teşviki, idrar keselerinin tam boşaltılmasının sağlanması ve düşük doz antibiyotik koruması ile enfeksiyonların engellenerek takip edilmeleridir. Bu dönemde enfeksiyon açısından koruyucu olarak erkek bebeklerin sünnetleri önerilmektedir.

Bir ila beş yaş arasında çocuklarda 1 ila 3. seviye reflülerin takibine devam etmek daha doğruyken, 4 ve 5. derece reflüye sahip olan, takiplerinde antibiyotik korumasına rağmen ateşli idrar yolu enfeksiyonu geçiren, böbreğinde yeni hasar bölgeleri beliren veya çift toplayıcı sistem gibi anatomik bozukluğu olan çocukların bu dönemde cerrahiye yönlendirilmeleri daha uygundur.

Beş yaşından sonra reflü bulguları devam eden tüm kız çocuklarda cerrahi olarak düzeltme önerilirken, çok seyrek durumlar dışında erkeklerde 5 yaşından sonra antibiyotik baskılama tedavisi dahil herhangi ileri bir tedaviye ihtiyaç duyulmaz.

Cerrahi tedavi yöntemleri

Cerrahi olarak reflünün düzeltilmesi endoskopik, laparoskopik veya açık cerrahi ile gerçekleştirilebilir.

Endoskopik tedaviler birçok ağır olmayan reflüde ilk tedavi seçeneği olarak görülmektedir. Henüz başarıları bilimsel olarak kesin olarak ispat edilememiş olmasına rağmen, idrar kanalının keseye bağlandığı noktaya ufak bir miktar vücut ile uyumlu sentetik malzeme enjekte edilerek anatomik bozukluğun düzeltilmesine dayanan bu yöntemler uygulama kolaylığı ve düşük yan etki oranları ile birçok cerrah tarafından tercih edilmektedir. Bu yöntem ile 1. ve 2. derece reflüler %78.5 oranında başarı ile tedavi edilebilmektedir. Reflü ciddiyeti arttıkça veya idrar yapma bozuklukları tabloya eklendiğinde bu başarı oranı %50-60 düzeyine düşmektedir.

Açık cerrahi ile reflü düzeltilmesi idrar kanallarının idrar kesesine giriş noktalarının yeniden şekillendirilmesine dayanır. Bu yolla yapılan düzeltmeler %92 - 98 gibi çok yüksek başarı oranlarına sahiptir. Bu tür ameliyatlar çocuklar tarafından çok zor olmadan tolere edilirler ve çoğunlukla bir hafta gibi kısa bir sürede çocuklar gündelik aktivitelerine geri dönebilirler.

Laparoskopik yöntemler açık ameliyatlara benzer başarı oranlarına sahip olmasına rağmen ameliyat sürelerinin uzun olması ve cerrahi zorlukları nedeniyle çok popülarite kazanmamışlardır.

Ufak çocuklarda standartları henüz belirlenmediğinden sadece deneysel uygulama alanı bulan DaVinci robotik destekli cerrahi yöntemi yaşı daha ileri grupta başarı ile uygulanmaya başlamıştır.

Sonuç olarak, ateşli idrar yolu enfeksiyonu geçiren, ailesinde reflü hikayesi olan veya idrar yapma sorunları olan çocukların mutlaka reflü açısından değerlendirilmeleri gerekir. Uygun takip ve tedavi ile çocuklarımızı böbrek kaynaklı yüksek tansiyondan ve böbrek yetmezliğinden korumamız mümkün olacaktır.

Alt değişimi ne şekilde, hangi aralıklarla yapılmalı?

Bir bebeğin altının günde ortalama günde en az 6-7 kez değiştirilmesi gerekir. Hatta bazen ilk aylarda daha sık kaka yapıyor olabilir, eğer böyleyse her altını kirlettiğinde bezini değiştirmeliyiz. Altı temiz olan bebekler daha rahat ve huzurlu olurlar ve daha az pişik sorunu yaşarlar. Bebek bezinin oluşturduğu havasız ortam, nemlilik, idrar ve dışkının ciltle teması gibi sebepler, hassas bebek cildinin tahriş olmasına sebep olur.

Alt temizliği nasıl yapılmalı?

Bebek cildi yetişkin cildine oranla daha hassastır. Özellikle yeni doğan döneminde sık olarak kaka yapan bebeklerin cildinin tahriş olmaması için anne ve babaların dikkat olması gerekir. Bebeğinizin alt temizliği için kullanacağınız ürünlerde kimyasal maddeler, koku ve renk veren sentetik maddelerin, alerji ve tahriş yapan koruyucu maddelerin bulunmamasına dikkat edilmelidir. Bu nedenle en uygun olan temizlik maddesi kaynamış ılıtılmış su ile ıslatılmış pamuktur. Bazen sadece poposu akan su altında yıkayarak temizlenmesi de tercih edilebilir.

Kız ve erkek bebeklerde farklı dikkat edilmesi gerekenler var mı? Nelerdir?

Kız bebeklerde genital bölgenin özel yapısı nedeni ile idrar yolu enfeksiyonu gelişme riski fazladır. Bu yüzden kızlarda bu bölgeyi temizlerken, silme işleminin önden arkaya ve sırtüstü yatarken yukarıdan aşağıya doğru yapılması gereklidir. Böylece kakanın idrar yolarına bulaşma riski azalmış olur. Temizlik sırasında bebeğin bacakları hafifçe kaldırılıp açıldıktan sonra, ıslak pamuk ile genital bölgenin üstünden başlanarak, aşağıda bulunan anüs bölgesine doğru yavaşça silinmeli ve bir daha kullanılmamak üzere atılmalıdır. Erkek bebekler içinse önce anüs çevresini, sonra pipisini çekmeden yavaşça kaldırarak pipisinin altını ve testislerin etrafını temizleyiniz. Kaka bulaşmış bir pamuk parçası bir daha asla cilde sürülmemelidir. Popoyu temizledikten sonra bacak aralarında ve bacaklarda oluşmuş kıvrımların arasını da nazikçe temizleyiniz.

Pişik nedir? Nasıl oluşur? Ne gibi sıkıntılar yaratır?

Cildin bebek beziyle temas ettiği bölgede oluşan kızarıklık ve tahrişe pişik adı verilir. Pişiğin temel nedeni ıslaklıktır. Bebek bezinin hassas bebek cildine sürtünmesi ve kapalı bez bölgesindeki idrar ve dışkının da cildi tahriş etmesi kızarıklık ve pişiğe yol açan en önemli sebepleri oluşturuyor.

Bezin ciltte uzun süre kalması, çok sıkı bağlanmış olması veya bebeğin cildinin aşırı hassas ya da alerjik olması pişiği hızlandıran nedenlerin başında gelir. Bebeğin anne sütünden mamaya veya ek besinlere geçmesi sırasında, diş çıkarma dönemi ile antibiyotik tedavisi süresinde de pişik oluşumunda artış görülmektedir.

Pişiğin önlenmesi için dikkat edilmesi gerekenler

Pişik oluşumunu engellemek tedaviden daha kolaydır. Pişik olan bebek, pişikli bölgesinde yanma, batma ve kaşınma hisseder. Bu da sürekli bir ağlama ve huzursuzlanmaya neden olabilir. Tedavi edilmeyen pişiklerde, çok kısa süre içerisinde o bölgede yeni enfeksiyonlar oluşur. Bu nedenle pişiğin tedavisinden önce oluşumunu engellenmelidir.

Bebeğin altının temiz, kuru ve serin kalması sağlayınız. Pişik kremini gün içinde her alt değişiminde kullanınız. Pişik kreminin özellikle bebeğin cilt kıvrımları arasına da nüfuz etmesine dikkat ederek ince bir tabaka halinde sürmelisiniz. Bebeğin altını sık sık açık bırakıp hava almasının sağlanması iyi olur.

Pişiğin tedavisi için yapılması gerekenler

Eğer bebeğiniz pişik olduysa altını daha sık değiştiriniz. Kullandığınız alt bezinin tipini değiştiriniz. Eğer hazır ıslak mendilleri kullanıyorsanız bırakınız. Bu önlemlerle düzelmeyen, ilerleyen pişiklerde mantar ve enfeksiyon gelişimi olduğu için çocuk doktorunuza başvurunuz.

Eklemek istediğiniz diğer konular

Bebeğin alt temizliği sırasında kullanacağınız malzemeleri önceden hazırlayıp hemen yani başınızda hazır olması çok önemlidir. Malzemelerin bir elinizi bebeğin üzerinden çekmeden mutlaka öteki elinizin uzanacağı yakınlıkta olması iyi olur. Yüksek bir yere koyduysanız düşmemesi için çok dikkat ediniz, güvenli bir yerde değilse bir elinizle bebeği tutmadan kısa süreliğine bile olsa arkanızı dahi dönmeyiniz. 

Bebeğin ilk yaşı özellikle fiziksel gelişimi açısından çok önemlidir. Bu açıdan anne sütünün önemi sürekli vurgulanır. Ancak bebeklerin gelişimi için anne sütünün D VİTAMİNİ içeriği yeterli değildir. Bebeğin takviye olarak alması gereken tek vitamin D vitaminidir.

D vitaminin vücuttaki fonksiyonları; ince bağırsaklardan Ca ve P emilimini düzenleyerek kemik büyümesi, sertleşmesi ve tamiri üzerinde etkili olur, böbrek hastalıklarında düşük kan Ca seviyesini düzenlemek, bebekler ve çocuklarda kemik ve dişlerin normal gelişme ve büyümesini sağlamaktır. Raşitizmi önler, Ca’la birlikte kemik gelişimini kontrol eder. Hücrelerin büyümesinde ve kas ile sinir sistemlerinin düzenli işlevinde önemli rol oynar. Yüksek tansiyonu düşürür. Son yıllardaki araştırmalar D vitaminin kalın bağırsak, kemik, deri, meme kanserinden koruyucu etkisi olduğu ve vereme karşı bağışıklığı artırdığı ortaya çıkarmıştır. Amerika’da yapılan 2 araştırma özellikle kalın bağırsak kanser riskini %66, meme kanseri riskini %50 azalttığı belirlenmiştir. Ülkemiz güneşten bolca yararlanma olanağı sunan bir coğrafyaya sahip olmasına rağmen, ne yazık ki D vitamini yetersizliği günümüzde halen bebekleri olduğu kadar gebe kadınları ve ergenlik çağındaki gençleri etkileyen önemli, ciddi bir sağlık sorunudur.

Bu yüzden Sağlık Bakanlığı 2004yılında başlattığı "Demir Gibi Türkiye" kampanyasına 2005´de "Bebeklerde D vitamini yetersizliğinin önlenmesi ve kemik sağlığının korunması" programını da ekledi. 2010 yılına kadar sürecek "D vitamini ile gülümseyen gelecek" projesi çerçevesinde her yıl 1 milyon tane D vitamini şurubu dağıtılacaktır.

D vitamini yağda eriyen vitaminlerden biridir. Daha çok iki şekilde bulunur. Bunlardan biri aktif ergosterol, kalsiferol ve D2 vitamini olarak bilinen ergokalsiferol, ışınlanmış mayalarda bulunur. Aktif 7 dehidrokolesterol ve D3 vitamini olarak bilinen kolekalsiferol ise insan derisinde güneş ışığı ile temas sonucu meydana gelir ve daha çok balık yağında ve yumurta sarısında bulunur. Isıya karşı sabit ve pişirilmeye dayanıklıdır. Yüksek miktarlarda alınması toksik reaksiyonlara neden olabilir.

Kemiklerin ve özellikle dişlerin güçlenmesi için D vitamini son derece önemlidir. Doğadaki tek ultraviyole kaynağı güneştir.

Anne sütündeki D vitamini daha kolay emilmesine rağmen miktarı (anne sütünde D vitamini 12-60 iü) bebeğin günlük D vitamini ihtiyacı olan 400 iü´yi karşılamamaktadır.

Özellikle D vitamini eksikliği bulunan anneler ile çocukların takviyeye ihtiyacı vardır. Fetüsün D vitamini ihtiyacı annenin depolarından karşılanır. Fetüs doğumdan sonra kendisini bir süre idare edebilecek kadar D vitaminini de çeşitli dokularında depolar. Eğer annede D vitamini depoları yeterli değilse bebek ya D vitamini eksik olarak ya da yetersiz D vitamini depolamış olarak doğar. Bu durumda doğumdan sonra yeterli D vitamini alınmaz ve yeterince güneş ışığına maruz kalınmazsa D vitamini eksikliğine bağlı raşitizmin oluşma riskini artırır.

Vitamin D alımına dikkat edilmesi gereken diğer durumlar şunlardır;

  • Güneş ışığı bakımından yetersiz bölgelerde yaşayan çocuklar,
  • Yetersiz gıda alan ve fazla kalori yakan kişiler,
  • 55 yaşın üzerindekiler ve özellikle menopoz sonrası kadınlar,
  • Emziren anneler,
  • Hamile kadınlar,
  • Alkol ve uyuşturucu kullananlar,
  • Kronik hastalığı olanlar,
  • Uzun süredir stres altında olanlar,
  • Yakın geçmişte ameliyat geçirmiş olanlar.

D vitaminin başlıca kaynağı güneş ışınlarıdır. Güneşlenme günlük gereksinimin %80´ini karşılar, en çok yağlı balıklar, karaciğer, yumurta sarısı, peynir, tereyağı, süt ve mantarda bulunur. Güneş ışınlarının dik gelmediği saatlerde kol, bacak ve yüzün günde yaklaşık 15 dakika güneşlendirilmesi günlük D vitaminini sağlamaktadır. Ancak camın UV ışınlarını geçirmediği unutulmamalıdır.

Çocuğun D vitaminini yeterli almadığı durumlarda raşitizm denilen D vitamini eksikliği bulguları ortaya çıkar. Raşitizm büyüyen kemiğin yetersiz mineralizasyonu nedeniyle gelişen kemik hastalığıdır. Kemik büyümesinin tamamlanmasından sonra gelişen mineralizasyon kusuruna ise “osteomalazi” denilir. Kemik mineralizasyonunu sağlayan başlıca mineraller CQ ve P´dır. Bu minerallerin vücut sıvılarında ve dokularında yeterli miktarda bulunmasını D vitamini sağlar. D vitamini önce karaciğerde, daha sonra böbrekte işleme tabi tutulup, aktif hale geldikten sonra etki gösterir.

Raşitizm daha ziyade gelişmekte olan ülkelerin hastalığıdır. Özellikle sütle beslenen, esmer tenli süt çocuklarında ve hızlı büyüme dönemlerinde D vitamini eksikliği gelişir. Prematüre bebeklerde de eksik depo ile doğdukları ve hızlı büyüdükleri için erken dönemde D vitamini eksikliği görülür. Doğumsal raşitizm ise güneşten yeterince yararlanamayan ve yetersiz beslenen annelerin bebeklerinde görülür. Yetersiz alım dışında D vitamininin aktifleşmesini bozan karaciğer ve böbrek hastalıklarında, bağırsak emiliminin bozuk olduğu hastalıklarda veya bazı antikonvülsan ilaçların kullanılması durumlarında da raşitizm gelişebilir.

Raşitizm en sık 3 ay - 2 yaş arasında görülür. Süt çocukluğu döneminde kafa kemiklerinde yumuşama, bıngıldakta genişlik, kaburgalarda kıkırdak birleşme yerinde tespih tanesi şeklinde oluşumlar, göğüs kafesinde çöküklük, el ve ayak bileklerinde genişleme olur. Diş çıkmasında gecikme, geç oturma, geç yürüme söz konusudur. Kaslarda hipotoni olması nedeniyle karın şiş ve yanlara doğru yaygındır (kurbağa karnı). Terleme ve solunum yolu enfeksiyonlarına yatkınlık vardır. Baş gövdeye göre büyük olup, yatma yönünde düzleşme gösterir. Yürümeye başladığında çocukta parantez bacak gelişir. Ağır olgularda kanda kalsiyum düşüklüğüne bağlı kasılmalar meydana gelir. Tedavi için D vitamini takviyesi yapılır. D vitamini günlük veya tek depo doz şeklinde verilebilir. Beraberinde kalsiyum desteği de eklenmelidir. Vitamin dozu, doktor tarafından belirlenmelidir. Süt çocukluğu döneminde günde 400 ünite en az 1 yıl verilmelidir.

D vitamini doktor önerisi dışında yüksek doz alınırsa D vit intoksikasyonu oluşur. D vit intoksikasyenma bağlı bulgular kanda Ca yüksek verilere bağlı olarak ortaya çıkar. Ca´nın bağırsaklarda fazla emzimine bağlıdır. Ca´nın sinirler, kalp, kaslar, sindirim sistemi ve böbrekler üzerinde etkileri vardır. İntoksikasyonda yorgunluk, bulantı, kusma, iştahsızlık, kabızlık, karın ağrısı, ülser, aşırı susuzluk, kaslarda ileri derecede kuvvetsizlik, bilinç bulanıklığı, hipotoni, hipertansiyon, böbrek yetmezliği, kalp ritminde bozulmaya kadar gidebilen bulgular olabilir.

Bebekler sümkürebilir mi?

Sümkürme, solunum kaslarının koordinasyonunu gerektiren, insanlara özgü, öğrenilen bir harekettir. Yenidoğanlar ve bebeklerin yaptıkları hareketlerin çoğu ise reflekslerden ibarettir. Bu yüzden 3 yaş öncesinde sümkürme pek olası bir davranış şekli değildir. Ancak biliyoruz ki, çocuklar davranışlarının çoğunu ebeveynlerini veya diğer insanları taklit ederek öğrenirler. Bu yüzden çocuğun sümkürme yetisini kazanması birazda çevresel faktörlere bağlıdır diyebiliriz.

Bebeklerin burunlarından nefes alması neden önemli?

Bebeklerin burun kanalları erişkinler ve büyük çocuklara göre daha dardır. Özellikle yeni doğan bebekler burundan solunum yapmak zorundadır. Özellikle emmenin devamlılığı açısından, meme ağızdayken bebeğin nefes alış verişini burundan sağlaması gerekir. Burun tıkanınca öncelikle emmenin bozulması bu yüzdendir.

Erişkinlerin büyük bir kısmı burun tıkalı olsa dahi ağızdan kolaylıkla nefes alarak akciğerlerine yeterli oksijen gönderebilirler. Hal bu ki bebeklerin nefes almaktan çok emme amaçlı şekillenmiş ağız yapıları solunumu tam anlamıyla sağlayamaz. Bu da ister istemez bebekte uyku sorunları, huzursuzluk gibi sorunlara yol açacaktır.

Bebeklerin günlük burun temizliği nasıl yapılmalı? Hangi ürünler tercih edilmeli?

Sağlıklı bir bebekte rutin temizlik ihtiyacı yoktur. Banyo sırasında burun içerisine giren su burun içindeki birikintilerin yumuşayarak atılmasını sağlar. Banyo sonrası bu kirler yumuşak bir kağıt mendil, tülbent veya burun aspiratörleri yardımıyla alınabilir.

Kış aylarında yanmaya başlayan kaloriferler veya yazın klima kullanımı ortam neminin azalmasına ve böylece bebeğin fizyolojik burun salgılarının burun içinde kuruyarak tıkanıklık gelişimine sebep olabilir. Bu tip tıkanıklıklarda ortam neminin düzenlenmesi koruyucu olabilir.

Yaşadığımız ortamın ideal nem oranı % 30 ile %50 arası olmalıdır. Nem oranını yükseltmek için soğuk veya sıcak buhar makinelerinin sürekli kullanımı önerilmez; bakteri, küf, akar gibi zararlı organizmaların ortamda aşırı gelişimine sebep olabilir. Ayrıca kışın oda sıcaklığının 24 dereceyi geçmemesine dikkat etmek gerekir, zira daha yüksek sıcaklıklarda nem oranı daha da düşerek kurumayı arttırabilir.

Burun temizliği sadece kuruma için yapılacak ise, en ideali “ringer-laktat” içeren burun damlaları kullanımıdır. Daha yaygın kullanılan tuz içerikli solusyonlar erken dönemde rahatlatıcı olsalar dahi uzun dönemde tuzun mukozayı kurutucu etkisi nedeniyle kurumayı daha da arttırabilirler. Ama eğer tıkanıklık daha ön plandaysa, izotonik veya tuz oranı daha yüksek okyanus suyu benzeri malzemeler kullanılabilir. Burun içi temizlikte asla kullanılmaması gereken madde ise tatlı sudur. Tatlı su eğer burun içine doğrudan sıkılırsa yoğun bir ağrıya neden olabilir, ayrıca burun tıkanıklığını daha da arttırabilir.

Bebeklerde burun içinin temizliğinde bir diğer çok etkili metod burun aspiratörleridir. Bunların 2 tipi mevcuttur. Pompa şeklinde manuel olarak burun içini aspire eden aletler çok etkili bir temizlik yapmayabilirler. Daha efektif olan diğer tipinde ise aspiratörün bir ucu bebeğin burnuna yerleştirilir, diğer uçta temizlik yapan kişinin ağzındadır ve nefesle bebeğin burun salgıları çekilir. Her iki alette de bebeğin burun deliklerine zarar vermemeye dikkat edilmelidir, bebeklerin burun içi mukozaları çok hassas olduğu için zorlu temizlikler sonrası ufak kanamalar olabilir.

Burnu tıkalı bebekler ne gibi risklerle karşı karşıyadır?

Burnu tıkalı bebekler öncelikle iyi beslenemezler. Ayrıca rahat uyku uyuyamadıkları için sık uyanırlar ve derin uykuya geçemedikleri için dinlenemezler, buna bağlı daha da huzursuzlaşırlar, iştahları daha da kesilir.

Çok ileri dereceli burun tıkanıklıklarında uyku sırasında apne, yani solunum kesilmeleri bile olabilir.

Ayrıca burun vücudun klima sistemidir. Havayı ısıtır, filtre eder ve nemlendirir. Ağızdan nefes almak, soğuk, kirli ve kuru havanın ciğerlere gitmesine sebep olur. Burnu tıkalı bebekler ve çocuklarda boğaz ve alt solunum yolu enfeksiyonlarının daha sık görülmesi bu yüzdendir.

Burun tıkanıklığı hastalık belirtisi midir? Yoksa hastalıktan dolayı mı oluşur?

Sağlıklı bir bebeğin burnu ortamın nem oranının azalmasına bağlı burun içinin kuruması sonrası tıkanabilir. Yani her burun tıkanıklığı hastalık anlamına gelmez.

Bebek hastalandığında burun tıkanıklığı nasıl önlenir?

Öncelikle serum fizyolojik veya tuz oranı daha yüksek okyanus suyu benzeri maddelerle özellikle her beslenme ve uyku öncesi burun lavajı yapılmalıdır. Bu uygulamaların sıklığı hastalığın şiddetine göre değişebilir.

Eğer yoğun akıntı varsa burun aspiratörleri lavaj sonrası burun içindeki salgıları boşaltmada faydalı olabilirler.

Dekonjestan içeren şuruplar mümkün olduğunca 2 yaş altında kullanılmamalıdır. Burun damlası şeklindeki dekonjestanlar ise ancak 6 aydan büyük çocuklarda serum fizyolojik ile seyreltilerek kullanılabilirler.

Günümüzde yeni doğan bebeklerin ilk altı ay boyunca sadece anne sütü ile beslenmesi önerilmektedir. Anne sütü bebek için en sağlıklı olan besindir. Uygun koşullarda gereksinim duyulduğu anı beklemektedir. Isıtma, soğutma, depolama, mikroptan arındırma için özel aletlere, biberon, emzik vb. aracılara ve temiz su kaynağına bağımlı değildir. Anne sütünde mikrop üremez, bozulmaz, hastalık kaynağı olmaz.

Anne sütünün BEBEĞE ve ANNEYE faydaları nelerdir?

Anne sütü ile beslenen bebeklerde enfeksiyon hastalıkları daha az görülmekte, beyin gelişimi daha iyi olmakta, allerjik hastalıklar, ishal ve solunum yolu hastalıkları ve hatta ileri yaşlarda ateroskleroz, kanser ve multipl skleroz gibi hastalıklar daha az bildirilmektedir. Emziren annelerde ise meme kanseri, yumurtalık kanseri, osteoporoz ve kansızlık daha az görülmektedir.

Anne sütü ÖZELDİR

Anne sütü her bebek ve her dönem için özeldir. Prematürelerde ve hayatın ilk günlerinde farklı yapıda bir anne sütü söz konusudur. İlk bir hafta memelerden "kolostrum" adlı süt gelir ve bebeği besleyici ve enfeksiyondan koruyucu özellikleri ön plandadır. Bunu ikinci hafta boyunca protein içeriği azalırken, laktoz, yağ ve toplam kalori içeriği artan "geçiş sütü" izler. Daha sonraki dönemlerdeki olgun anne sütü de emzirmenin başlangıcında karbonhidrattan, sonunda yağdan zengin olarak gelir.

Anne sütünün ÖZELLİKLERİ nedir?

Anne sütü özel yapıda, sindirimi kolay ve enfeksiyondan koruyucu nitelikleri zengin bir protein içeriğine sahiptir. Anne sütünde protein ve minerallerin inek sütüne göre daha az olması, sindirim ve böbrekler açısından bebeğin yüklenmesini önler. Anne üstündeki demir, çinko gibi minerallerin emilimi, inek sütüne göre çok daha fazla, örneğin demir için beş katıdır. Anne sütünde sindirimi kolay doymamış yağ asitlerinin oranı yüksektir. Beyin ve sinir sistemi için şart olan temel ve zorunlu yağ asitleri ise inek sütüne göre 8 kat olup, ilk 4 ay boyunca bebek tarafından sentezlenememektedir.

Anne sütü ile BEBEĞİN BESLENMESİ nasıl olmalıdır?

İlk saatlerden itibaren bebeğin istekle, uygun koşullarda ve doğru teknikle emzirilmesi anne sütü ile bebeğin beslenebilmesi için en önemli koşuldur. Emzirme sırasında salgılanan oksitosin ve prolaktin hormonları memedeki sütün boşalmasını sağlar ve yeni süt yapımını uyarır.

Başarılı bir EMZİRME nasıl olmalı?

Başarılı bir emzirme için her şeyden önce doğru kucaklama ve pozisyon alma gereklidir. Anne normal koşullarda rahat bir koltukta, sırtı dik olarak oturmalıdır. Bebek yüzü ve gövdesi aynı doğrultuda ve anneye dönük, başı gövdeye göre yüksekte, yani eğri bir çizgi oluşturacak şekilde anne tarafından kucaklanmalıdır. Bebeğin başı, annenin emzirilen göğsünün tarafındaki kolu dirsekten bükülerek, dirsek kıvrımının hemen önüne yerleştirilmelidir. Bebeğin altta kalan kolu anne ile bebek arasına girmemelidir. Bebeğin başına arkadan bastırılmamalıdır. Anne kolunun altı gereğinde bir yastık ile desteklenebilir. Bebek uygun şekilde pozisyon verilerek kucağa alındıktan sonra alt dudağı meme ucunun altına gelecek şekilde bebek aşağıdan yukarıya doğru memeye yaklaştırılmalı, diğer elin dört parmağı memeyi alttan desteklerken başparmak üstte memeyi yönlendirmelidir. Anne meme ucunu bebeğin dudaklarına değdirerek emme için ağzını açmasını sağlamalı, bebek ağzını genişçe açtığında meme ucu ve çevresindeki kahverengi bölüm (areola) birlikte bebeğin ağzına verilmelidir. Bebeğin çenesi memeye dayanmalı, üstteki başparmak burnun tıkanmasını önlemelidir.

SÜT YAPIMI üzerine etkili faktörler nelerdir?

Süt yapımını belirleyen en önemli iki faktör bebeğin sık emmesi ve memelerin boşaltılmasıdır. Yorgunluk ve stres, ruhsal sıkıntılar ve en önemlisi emzirmeye isteksizlik, anne sütü miktarını azaltabilir. Meme büyüklüğü süt yapımında önemli değildir. Yine meme başlarının düz veya içe çökük olması bebek doğru teknikle emzirilirse sorun olmaz. Annenin yeterli sıvı alması ve dengeli beslenmesi yeterlidir. Aşırı kalorili, şekerli yiyecek ve içeceklerin süt yapımına katkısı yoktur. Sıvı alımının aşırısı da sakıncalı olabilir. Sebze ve meyveler, yeşil salatalar bolca tüketilmelidir. Anne yeterli süt ve süt ürünleri ile protein ve demir içeren gıdaları dengeli bir şekilde almalıdır. Gebelikte olduğu gibi, kalsiyum ve demir desteği sürdürülmelidir.

Emzirme sıklığı ve süresi NE OLMALI?

Yeni doğan doğumdan sonra en kısa zamanda memeye verilmeli ve devamında emzirme sıklığı ve süresi bebeğin isteğine göre ayarlanmalıdır. İlk emzirmelerde süt hemen gelmeyebileceğinden, bebeğe başka bir besin vermeden emzirmeye devam edilmelidir. Özellikle ilk 2 ay her istediğinde bebeğe meme verilmelidir. Başlangıçta her emzirmede sırası değiştirilerek her iki göğsün de emzirilmesi sütün artması açısından yararlı olsa da, süt miktarı arttığında her öğünde bir memenin emzirilmesi yeterli olabilmektedir. Her öğünde bebeğin bir memeyi tamamen boşaltması sağlanmalıdır. Bu süre genellikle 10-15 dakika kadardır. İlk dönemden sonra emzirme aralıkları 2-3 saate uzayabilmektedir.

Acaba sütüm YETERLİ Mİ?

Bebeğin yeterli beslendiği, günde en az beş kez idrar yaparak bezini ıslatması, en geç 15. günde doğum kilosuna ulaşması ve ayda en az 500-600 gram alması ile anlaşılır. Bebeklerde ilk günlerde görülen doğal tartı kaybının nedeni vücutta su oranının azalması ve suyun yer değiştirmesidir; anne sütü yetersizliğine bağlanmamalıdır. Dışkılama sayısı, bebeğin huzursuzluğu, uyku düzensizliği veya aşırı ağlaması anne sütü miktarı açısından güvenilir kriterler değildir. Çok iyi tartı alan bebeklerde de benzer yakınmalar görülebilir. Sadece bezin hep kuru bulunması ve sürekli olarak koyun pisliği gibi ufak ve sert parçalar halinde az miktarda kaka yapılması açlık bulgusu olabilmektedir. Bunlar dışında en önemli kriter, bebeğin yeterli kilo almamasıdır.

Emzirmede SIK YAPILAN HATALAR nelerdir?

Emzirmeden önce meme başının karbonatlı su, sabunlu su veya çeşitli kremler ile temizlenmesi meme başı çatlağına ve bebeğin memeyi tutmasında çeşitli güçlüklere neden olabilir. En iyi meme bakımı anne sütü ile olur. Özel silikon başlıklar bebeğin memeyi doğru kavramasını engeller. Ortamda aşırı kalabalık ve gürültü, aile içi gerginlikler, aşırı sıcak, sıkı giysiler ve örtüler bebeğin emmesini olumsuz etkileyebilir. Eldiven giydirilmesi bebeğin parmaklarını emmesini engelleyerek huzursuzluğuna neden olabilir. Bebeğin doymadığı kaygısı ile biberon kullanılarak ek besin verilmesi, emziğin şekerli sıvılara ve bala batırılması, bebeğe şekerli bitki çayları verilmesi memeye isteksizlik yaratabilir. Görüldüğü gibi, başarılı bir emzirmenin birinci kuralı istemek ve gerisini bebeğe bırakmaktır.

TC Sağlık Bakanlığı, doğumdan ilk öğretim hayatı sonuna kadar tüm çocukların, çocukluk çağı bulaşıcı hastalıkları ve hepatit gibi bazı kronik hastalıklara karşı aşılanmasını zorunlu tutmuştur. Aşılama Aile Sağlığı Merkezlerinde ücretsiz olarak yapılmaktadır. Aynı aşı programı özel hastanelerde de uygulanmaktadır.
 
Aşı programı:

  • Hepatit B Aşısı Doğum, 1.ay ve 6.ay sonunda 3 doz
  • BCG (Verem): 2. ayın sonunda tek doz
  • Karma Aşı (Difteri, Boğmaca, Tetanoz): 2,4,6. ay ve 18-24 ay 1 doz tekrar
  • Kızamık-Kızamıkçık- Kabakulak: 12. Ay ve İlköğretim 1. Sınıf tek doz tekrar
  • Çocuk Felci: 6.ay, 18-24 ay, İlk öğretim 1. Sınıf olmak üzere 3 kez
  • Tetanoz ilköretim 1. Sınıf ve 8. Sınıf olmak üzere 2 kez uygulanır.
asi-takvimi.jpg


Bebeklik döneminde otizmin belirtileri görülür. 12. Aydan itibaren otizm tanısı konulabilir. Daha erken yaşlarda otizm tanısı koymak riskli olabilir.

Otizmde GENEL OLARAK GÖZLEMLENEN belirtiler şunlardır:

  • Normal gelişim gösteren bir bebek erken aylarda göz teması kurarken, otizmli çocukların göz teması kurmuyor olması.
  • Otizmli bebeklerin, annesiyle ya da kendisine ilgi gösteren bireylerle ilgilenmemeleri; onların ilgilerine tepki vermemeleri.
  • Çevrelerindeki objelerle ilgilenmemeleri.
  • Normal gelişim gösteren bir bebe ismine tepki verirken, otizmli bebeklerde bu davranışın gelişmemesi
  • Ağlama ve sürekli huysuzlaşma gibi problemlerin görülmesi.

Günümüzde her 10 bebekten biri prematüre doğuyor. Prematüre bir bebek, normalden ne kadar erken doğmuş ise, erken doğumla ilişkili sorunları da aynı oranda artıyor.

Özellikle 34 gebelik haftasından önce doğan bebeklerin neredeyse tamamının Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde izlenmesi gerekirken, daha büyük prematüre bebeklerin bir kısmı için yoğun bakım ihtiyacı gerekmeyebiliyor.

Prematüre bebeklerin organ sistemleri tam olarak gelişmediğinden bu bebekler doğum sonrası solunum, dolaşım ve beslenme desteği gibi bazı destek tedavilerine ihtiyaç duyarlar.

Bu bebekler vücut ısılarını koruyamadıkları için kuvöz olarak adlandırılan ortam ısısının ve nemin ayarlandığı özel yaşam ünitelerinde izlenirler ve yaşamsal bulguları devamlı olarak monitörle yakından takip edilir.

Bağışıklık sistemleri henüz gelişmediğinden enfeksiyonlara karşı oldukça duyarlıdırlar. Bu bebeklerin en önemli ölüm nedeni enfeksiyonlardır. Bu bakımdan sıklıkla antibiyotik tedavisine ihtiyaç duyarlar.

Yenidoğan yoğun bakım üniteleri NASIL OLMALI?

Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nin prematüre bir bebeğin doğumundan, sağlıklı bir şekilde eve taburcu olana kadar ihtiyaç duyulan tüm bakım ve destek tedavilerini karşılayacak donanım ve nitelikte olması gerekir.

Bunun için uygun fiziksel ve tıbbi donanımın yanı sıra bu konuda özel eğitim almış hekim ve hemşire kadrosunun bulunması da oldukça önemlidir.

Ülkemizde üst düzey hastanelerin bir kısmında Yenidoğan uzmanı hekimler Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nde görev almaya başlamıştır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan UZUNHAN, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları / Yenidoğan (Neonatoloji) Uzmanı

 

Çocukluk çağında görülen kalp hastalıkları konjenital (doğumsal) ve edinsel (sonradan görülen) olarak iki ana grupta toplanıyor. Konjenital kalp hastası olan çocuklar kalpte yapısal birtakım bozukluklarla doğuyor.

Doğumsal kalp hastalığı olan çocuklarda hastalığın belirtisi ciddi tansiyon düşüklüğü ve kan dolaşımı bozukluğuyla karşımıza çıkıyor.

Bu, hamileliğin çok erken dönemlerinde (hamileliğin 7. haftasında kalp gelişimi tamamlanmakta), çoğu kez anne henüz hamile olduğunun farkında bile olmadığı dönemde, kalbin normal gelişiminin etkilenmesi sonucu oluyor. Bu, yapısal bozuklukların önem derecesi, odacıklar arasında küçük bir 'delik' gibi basit bir problemden çok daha karmaşık ve ağır hastalıklara kadar değişebiliyor.

Yaygın mı?

Her anne adayı için konjenital kalp hastalığı olan bir çocuk doğurma olasılığı 1000 doğumda 8'dir. Ülkemizde yılda yaklaşık 10 bin ile 15 bin çocuk konjenital kalp hastalığı ile doğmakta. Bugün 'Fetal Ekokardiografi' yöntemi ile riskli gebeliklerde, gebeliğin 16. ile 20. haftaları arasında majör kalp anormalliklerin belirlenmesi mümkün. Ancak anne karnında etkin bir tedavi henüz söz konusu değil.

Belirtileri var mı?

Belirtiler hastalığın tipine göre değişiyor. Önemli doğumsal kalp hastalığı olan çocuklar genellikle doğumdan sonraki ilk birkaç ay içinde kendilerini belli ediyor. Kısa süre içinde ciddi tansiyon düşüklüğü ve kan dolaşımının bozulması sonucu acil bir durum olarak da karşımıza çıkıyor. Kimi bebeklerde ise morarma (dudak, dil ve tırnak diplerinde) ilk belirtisi.

Diğer bir grup kalp hastalığında ise sık nefes alma, nefes alma güçlüğü, kilo alamama ya da kilo kaybı, aşırı terleme ilk belirtiler olabilir. Bazen de çocuğun hiçbir şikayetinin olmadığı, rutin muayene sırasında kalpte 'üfürüm' duyulması sonucu ortaya çıkar. Üfürüm, kalp atışları arasında duyulan ek bir ses anlamında.

Çocuklarda duyulan üfürümlerin yarıdan fazlası 'normal' ya da 'masum üfürümler' olarak adlandırılır, yani kalp tamamen normaldir ancak bu üfürüm çocuğun ileride kalp hastası olma riskini artırmaktadır. Günümüzde çağdaş konjenital kalp cerrahisi uygulanan merkezlerimizde birçok doğumsal kalp rahatsızlığın cerrahi tedavisi başarıyla ve tam olarak yapılabiliyor.

Doğuştan işitme kaybının erken tanı ve erken rehabilitasyonu giderek önem kazanmaktadır. Bu yüzden tüm dünyada evrensel bir yenidoğan işitme taraması gündemdedir. Yeni geliştirilen güvenilirliği yüksek testlerle ve taşınabilir cihazlarla işitme taramaları daha da kolaylaşmıştır. Yenidoğan işitme tarama programları 1993'de ABD’de, 1998'den bu yana da Avrupa Birliği ülkelerinde işitme engellilerin erken tanısı ve rehabilitasyonu için önerilen bir tarama programıdır. Bu programın amacı hayatın ilk 6 ayında işitme engelli çocukların tanılanmasını ve cihazlandırılmasını sağlamak, onların biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişim sürecini yakalamalarına yardımcı olmak, diğer bireyler gibi eğitim olanaklarından yararlanabilmelerini mümkün kılmak ve üretken, mutlu bir birey olarak toplumdaki yerlerini almalarını sağlamaktır.

Risk grubuna giren yenidoğanlar öncelikli olmak üzere tüm yenidoğanların işitme tarama testlerinden geçirilmesi, erken tanı, tedavi ve rehabilitasyon için zorunludur.

İşitme nasıl olur?

İşitme zincirleme gelişen seri bir olaya bağlıdır. Ses kulak zarına erişir ve titreşim iç kulağa aktarılır. İç kulak, sesi oluşturan titreşimleri sinir uyarılarına çeviren hücrelere aktarılır. Binlerce sinir ses sinyalini beynin alt düzeylerine taşır. Burada sinyalin özellikleri ses olarak algılanır. Eğer sesler doğru olarak algılanırsa, biz de seslerin ne anlama gelmiş olduğunu algılamış oluruz.

İşitmede RİSK altında olan YENİDOĞANLAR şunlardır;

  1. Erken doğan bebekler.
  2. 37 doğum haftasından erken doğan yenidoğanlar.
  3. 1500 gramdan daha düşük doğum tartısı olan bebekler.
  4. 5 günden fazla yenidoğan yoğun bakım ünitesinde kalmış yenidoğanlar.
  5. 10 günden fazla solunum desteği almış yeni doğanlar.
  6. Bakteriyel menenjit tanısı olan bebekler.
  7. Ailede kalıtsal olan, çocuklukta başlayan işitme kaybı hikayesi.
  8. Annenin hamileliği sırasında geçirilen kızamık, frengi, toksoplazma gibi enfeksiyonlar.
  9. Bebeğin yüz ve kafasında, kulak kepçesi ve kulak kanalında yüksek olması.
  10. Kandaki sarılık değerlerinin kan değişimini gerektirecek kadar yüksek olması.
  11. Doğumdan sonraki ilk dakikalarda 6’dan daha düşük apgar puanının olması.
  12. İdrar söktürücüler ile birlikte kullanılan bazı antibiyotikler ve ototoksik ilaçlar.
  13. Bir sendromu düşündüren diğer bulgular ile birlikte işitme kaybı.
  14. Tip 2 nörofibroma düşündüren diğer bulgular ile birlikte işitme kaybı.
  15. Yarık damak ve yarık dudak deformiteleri.
  16. Tekrarlayan ve ısrarlı devam eden orta kulak iltihabı.
  17. Bilinç kaybı ve kafatasında çatlakla birlikte görülen kafa travması.
  18. Ailenin, çocuğun işitme, konuşma ve lisan gelişiminde gerilik fark etmesi.

Tedavi ve terapi yaklaşımlarına bir an önce başlanabilmesi, işitme kaybının erken tanısı ile mümkündür ancak.

Emisyon tarama testi (OAE-OTOAKUSTİK emisyon)

Bu test en erken bebek doğduktan ilk 12 saat sonrasında yapılır. Bu test işitme kaybının derecesini göstermez, sadece sağ-sol iç kulaktaki dış tüylü hücrelerin işlevsel olup olmadığını gösterir. Otoakustik emisyon dış kulak yoluna yerleştirilen bir mikrofon aracılığıyla kolaylıkla yapılır. Bebeğe acı vermeyen, bebek uykuda iken yapılan basit, kolay bir testtir. Yapılan test sonucunda yeterli veri elde edilemez ise daha ileri tetkik olarak ABR testi uygulanmalıdır. O-ABR testi bebeğin kulak arkalarına, elmacık kemiği bölgesine ve alına yerleştirilen elektrotlar aracılığı ile yapılmaktadır. Riskli yenidoğanlar baz alınarak özellikle orta ses dalgası yayılım tarama testinden geçemeyen bebekler için uygulanan bir test yöntemidir.

Çocukluk çağında ŞİŞMAN OLMAK önemli bir sorun.

Ülkemizdeki rakamlar çocuklarda şişmanlığın giderek artığını gösteriyor. Son verilere göre her dört-beş çocuktan birinde fazla kilo mevcut. Ne yazık ki, çocukluğunda şişman olan bireylerin çoğu, erişkin olduklarında da şişman kalıyor. Şişman ergenlerde, büyüklerde de görülen, insülin direnci ve tip 2 şeker hastalığı, karaciğer yağlanması, hipertansiyon, polikistik over hastalığı gibi kiloya bağlı problemler oluşmaktadır.

Çocuklarda ŞİŞMANLIK NEDEN ARTIYOR?

Bu sorun birçok ögenin bileşimiyle ortaya çıkıyor. En önemli etken aile. Anne ve babasından biri şişman olan çocuğun şişman olma olasılığı % 40, hem annesi hem de babası şişman olan çocukta bu oran % 70 olabiliyor. Oysa anne ve babası normal kilolu olan çocuklarda bu risk % 10. Geleneksel aile yapımızda “Gürbüz olan çocuk sağlıklıdır” anlayışı ile özellikle küçük yaşlarda çocuğun aç olmadığı halde zorla beslenmesi sık görülür. Modern toplum yaşamının getirdiği yanlış beslenme alışkanlıkları ve hareketsizlik de önemli bir etken. Uzun okul saatleri ve sınavlara hazırlık nedeniyle, yoğun eğitim programları, çocuklara boş zaman bırakmamakta; çocuklar da buldukları zamanları televizyon ve internet başında geçirmeyi tercih etmekte. Hızlı yaşam temposunda aile sofralarının kurulmaması, hazır yemek sipariş edilmesi, doğru beslenmenin ekonomik yükünün daha ağır olması da şişmanlığa zemin hazırlar.

Kilolu olmak çocuğun arkadaş çevresinden ve sosyal yaşamdan kopmasına neden olmakta, aktivite azlığı ile daha fazla yemek ve alınan kiloların verilememesi bir kısır döngü oluşturmaktadır.

Çocuklarda şişmanlığı NASIL ÖNLEYEBİLİRİZ?

Bu konuda en önemli görev aileye düşüyor. Anne-babaların ve çocuklarla zaman geçiren diğer aile büyüklerinin, kendi beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktiviteleriyle çocuklarına örnek olmaları gerekmekte.

  • Basit şeker ve yüksek yağ içeren abur-cuburları, yüksek kalorili içecekleri eve sokmamak;
  • Fast-food besinleri çocuğa ödül olarak sunmamak;
  • Ekran süresini kısıtlamak;
  • Çocuğun uykusunu iyi almasını sağlamak bir başlangıç olabilir.

Çocuğun büyüme ve gelişmesini takip eden çocuk doktoru kilo artışlarına duyarlı olmalı, çocuğun kilosu normal olsa bile her görüşmede aileye sağlıklı beslenme konusunda bilgi vermeli. Çocuklarda şişmanlık gelişiminin önlenmesi erken yaşlardan itibaren doğru beslenme alışkanlıklarının kazandırılması ve fiziksel aktivitelerin teşvik edilmesi ile mümkün. Buna rağmen kilo veremeyen çocukların endokrinoloji uzmanlarınca incelenmesi; varsa eşlik eden sorunlarının tedavisi, ileri yaşlarda görülecek problemleri azaltır.

Yenidoğan bebeklerin herhangi bir sağlık sorunu yoksa ve bulunduğu ortamın ısısı iyi düzenlenmiş ise; banyo yaptırılmasında herhangi bir sakınca yoktur. Aşağıda sıralanan banyo tekniği, bebeğinizin göbeği düşünceye kadar yani ilk 1 hafta-10 gün içinde uygulayacağınız tekniktir:

  • Bebeğinizin göbeği düşene kadar ve sonraki 2-3 gün bebeğinizi akan suyun altında yıkamanız önemlidir. Böylece su, vücudundan akıp gideceği için, göbeğin kirli su ile teması ve enfeksiyon riski önlenmiş olur.

  • Hava şartları ve evinizin sıcaklığı uygun ise bebeğinizi her gün banyo yaptırmanızı tavsiye ediyoruz. Çünkü banyo, bebeğinizin rahatlaması ve gelişimi açısından önemlidir. Ancak şartlar uygun değilse banyoyu gün aşırı yaptırmak da yeterli olur.

  • Banyo yaptıracağınız ortamın ve kullanacağınız malzemelerin temiz ve yalnızca bebeğinize ait olmasına özen gösteriniz.

  • Bebeğinizin banyosunu yaptıracağınız ortamın ısısını 25°C - 26°C’ye kadar yükseltebilirsiniz. Banyo bittikten ve bebeğinizi giydirdikten sonra ortamın ısısını normale düşürebilirsiniz. Ortam 22°C - 23°C ısısında olması yeterlidir.

  • Bebeğinizin banyosunu, emzirmeden önce, karnı açken yaptırınız. Karnının tok olması tutuş pozisyonuna bağlı olarak kusmaya neden olabilir.

  • Banyo için genelde akşam saatlerini tercih ediniz. Böylece bebeğinizin geceyi daha sakin ve uyuyarak geçirmesini sağlamanın yanı sıra sizde dinlenme fırsatı bulmuş olursunuz.

  • Bebeğinizin banyo suyunun ısısı, vücut ısısı ile aynı, yani 36,5°C-37°C olmalıdır. Bebeklerin cildi çok ince ve hassas olduğu için, daha yüksek sıcaklıklar yanıklara sebep olabilir. Bu nedenle suyun sıcaklığından emin olmak için su termometresi kullanmanız daha güvenli olur. Termometreniz yok ise kolunuzun dirsek kısmıyla suyun sıcaklığını kontrol edebilirsiniz.

  • Bebeğinizi sol elinizin üzerine yüzüstü pozisyonda yatırın. Baş parmağınız sol koltuk altında, işaret parmağınız boynun hemen altında, omuzlarını destekleyecek şekilde, orta, yüzük ve küçük parmağınız ise sağ kolu kavrayacak şekilde koltuk altında olmalıdır (kayıp düşmesini önlemek için). Bu pozisyonda özellikle başın aşağı doğru duruşu önemlidir. Böylece bebeğinizin başını yıkarken dökeceğiniz suyun kulaklarına, ağzına ya da burnuna kaçması önlenmiş olur.

  • Uygun pozisyon sağlandıktan sonra, bebeğinizin vücudunu ıslatın ve bebekler için uygun olan herhangi bir bebek şampuanını vücuduna az miktarda dökerek köpürtün, serbest olan elinizle sırtını, kollarını, bacaklarını ve ayaklarını, karnını, göğsünü, bebeğinizi kavradığınız elinizi çekmeden yavaşça ovarak yıkayın. Sonra ensesinden aşağıya bolca su dökerek cildini durulayın. Bu işlemi bir kez yapmanız yeterlidir. Şampuanı haftada 1 kez kullanmanızı tavsiye ediyoruz.

  • Daha sonra başının tam üstünden su dökün ve başını şampuanlayarak köpürtün. Parmak uçlarınızla hafifçe ovarak yıkayın ve daha sonra yine başının tam üstünden bolca su dökerek iyice durulayın.

  • Bebeğinizin cildi kuruysa son durulama suyundan önce bir kabın içine göz kararı ile bebek yağını koyup sulandırarak tüm vücuduna dökün ve sadece su dökerek fazla yağı cildinden akıtın. Bebe yağını haftada 1 kullanmanızı öneririz.

Cilt bakımı

  • Yenidoğan bebeklerin cildi çok ince ve çok hassas olduğu için kolayca zedelenebilir. Ancak cilt bütünlüğünün bozulması bebek için bir enfeksiyon riskidir. Bu nedenle bebeğinizin cildine özen göstermelisiniz.

  • Doğumdan sonraki bir-iki gün içinde bebeğinizin cildi kuru bir hal alır ve eklem yerlerindeki deri kıvrımları tahriş olabilir ve çatlayabilir. Bu nedenle alerjik olmayan, PH'ı uygun bir losyon ya da süt ile bebeğinizin cildini günde 1-2 kez nemlendirmelisiniz.

  • Bebek yağını cilde direkt sürmek, alerjikreaksiyonlara neden olabilir, sadece banyo sırasında ve sulandırılarak haftada 1 kez kullanılması daha uygundur.

  • Bebeğinizin doğumdan sonra dış dünyaya adaptasyonu sırasında cildinde toksik eritem döküntüler belirebilir. Bu döküntüler sivilce tarzında, sarı-beyaz uçlu ve kırmızı renklidir. Bebeğin, vücudunun ve yüzünün çeşitli yerlerinde görmek mümkündür. 7 ile 10 gün içinde geçmesi beklenen bu döküntüler normaldir ve çok yoğun olmadığı sürece herhangi bir müdahaleye gerek yoktur. Eğer döküntüler çoğalırsa hekiminize danışmalısınız.

  • Pişik oluşumunu önlemek için bebeğinizin alt bezini mutlaka her emzirme öncesinde kontrol etmelisiniz. Bebekler anne sütü ile beslendiklerinde pişik daha az görülmektedir ancak altlarında uzun süre kalan kirli bezler pişik oluşumunu hızlandırır.

  • Eğer bebeğinizin poposunda kızarıklık fark ettiyseniz, her bez değişiminde mutlaka koruyucu bir pişik kremi kullanmanız yararlı olur.

  • Kızarıklık ilerler ve cilt bütünlüğü bozulursa mutlaka hekime danışmalı ve doktorunuzun önerdiği tedavi edici pomatları kullanmalısınız.

  • Kaka yaptığı zamanlarda belden aşağısını yıkamanız daha uygun olur.

  • Bebeğinizin kıyafetleri için özellikle pamuklu ve alerjik olmayan kumaşları tercih ediniz. Yıkarken deterjan ve yumuşatıcı yerine sabun tozu kullanınız. Bebeğinizi ortamın ısısına uygun giydiriniz.

Göbek bakımı

  • Göbek kordonu, bebek anne karnındayken onu anneye bağlayan, dolaşımını ve beslenmesini sağlayan bir bağdır. Doğumdan hemen sonra bağın kesilmesiyle birlikte bebek anneden ayrılır. Ve bebeğin solunumunun başlamasıyla birlikte dolaşım sistemi de anneden bağımsız olarak çalışmaya başlar.

  • Göbek kordonu, içinde bulunan damarlar nedeniyle kanamaya açık bir yapıdadır. Bu nedenle doğumdan sonra klemplenerek kesilir. Klemp, göbek bağı kuruyup düşene kadar çıkarılmamalıdır.

  • Kesilen göbek kordonu ilk günlerde şeffaf ve ıslak bir yapıdadır. Ancak zaman içinde kuruyarak göbeğin deriyle birleştiği yerden düşecek hale gelir. Ölü bir doku olduğu için bebek göbek bağından acı hissetmez. Ancak enfeksiyon açısından korunması gereken riskli bir bölgedir.

  • Göbek kordonunun yaklaşık 7 ile 10 gün içinde kuruyarak düşmesi beklenir. Bu süre içinde hem kurumayı kolaylaştırmak hem de enfeksiyonu önlemek amacıyla bebeğe göbek bakımı yapılmalıdır.

  • Göbek bakımını günde 4 kez yapınız. Her banyodan sonra tekrarlayınız. Göbek bağının kirlendiğini düşündüğünüz zamanlarda göbek pansumanını yapabilirsiniz.

  • Göbek bakımı için, doktorunuzun tavsiye ettiği, antiseptik özelliği olan solüsyonu kullanınız. Göbek bağı düştükten sonra oluşan çukur bölgeye 2-3 gün daha, günde 1-4 kez olmak üzere uygun solüsyon ile bakım yapmaya devam ediniz. Göbek bağının en geç 2 hafta içinde düşmesi beklenir. Bu süre içinde göbekte kanama ya da sulanma, renk değişikliği, koku, akıntı gibi enfeksiyon belirtileri olup olmadığını  gözlemleyiniz.

  • Herhangi bir kanama ya da enfeksiyon belirtisi gördüğünüzde veya göbek bağının belirtilen sürede düşmemesi ya da düştükten sonra kanama olması durumunda mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Göz, burun ve kulak bakımı

  • Bebeğinizin gözlerine özel bir bakım yapmanıza gerek yoktur.

  • Eğer çapaklanma varsa doktorunuza başvurunuz.

  • Eğer bebeğinizin göz kapaklarında ödem, silindiği halde tekrarlayan sarı-yeşil renkli çapaklanma ya da akıntı olursa mutlaka doktorunuza danışınız.

  • Yenidoğan bebeklerin burnu, bulunduğu ortamın kuru olmasından dolayı sıklıkla tıkanabilir. Bebekler ağlamaları dışında sadece burunlarından nefes alıp verirler. Bu nedenle burunlarının açık olması solunumun rahatlığı açısından önemlidir. Burnunda tıkanıklık farkederseniz doktorunuza başvurunuz.

  • Özellikle banyo sonrası bebeğinizin kulaklarının ıslak kalmaması için ince bir tülbent yardımı ile kulağının iç kısmını ve kulağının kepçe kısmındaki su ve kiri temizleyebilirsiniz.

Bu konuya DİKKATİNİZİ ÇEKMEK amacıyla önerilerde bulunmak istiyoruz

  • Bebeğiniz için endişelenmeniz beklenen bir durumdur, ancak bu endişenin sizde aşırı stres faktörü oluşturmasına izin vermemeli, bununla beraber yenidoğan bebeğinizi en iyi şekilde gözetmelisiniz.

  • Bebeğiniz, doğumdan sonra ilk kez yanınıza getirildiğinde, üzerinde bebeğinizin soyadının, cinsiyetinin, doğum tarihi ve saatinin, hastane protokol numarasının, kadın-doğum doktorunuzun adının ve oda numaranızın yazılı olduğu bir kol bandının bebek hemşiresi tarafından kolunuza takıldığından emin olunuz. (Hasta Yatış Bölümü tarafından takılan kol bandı dışında.)

  • Bebeğiniz odanıza geldiğinde, üzerinde bebeğinizin soyadının, cinsiyetinin, doğum tarihi ve saatinin, hastane protokol numarasının, kadın-doğum doktorunuzun adının ve oda numaranızın yazılı olduğu kol bantlarının her iki koluna da takılmış olduğundan emin olunuz. (Bebeğinizin kol bantlarındaki bilgilerin, bebek hemşiresi tarafından size takılan kol bandı ile uyumlu olup olmadığını karşılaştırarak kontrol ediniz.)

  • Bebeğinizin beşiğindeki başucu kartının, bebeğinizin doğum ve diğer bilgileri ile uyumlu olup olmadığını, bebeğiniz yanınıza her geldiğinde mutlaka yeniden kontrol ediniz.

  • Banyoya girdiğinizde veya dinlenirken bile bebeğinizi görüş alanınızdan ayırmayınız. Odadan çıkmayı veya uyumayı planlıyorsanız, bebek hemşiresini uyararak bebeğinizin bebek bakım odasına alınmasını sağlayınız veya aile bireylerinden birini bebeğinizin yanında bırakınız.

  • Çok yorgun olduğunuzu hissettiğiniz zamanlarda, bebeğinizi emzirmek ya da uyutmak amacıyla yatağınıza aldığınızda, yatak kenarlarındaki koruyucu kolçakları mutlaka kaldırtınız. Böylece uyuya kalmanız halinde bile bebeğinizi yataktan düşme riskine karşı korumuş olursunuz.

  • Servise kabul edildiğinizde rutin bebek bakım odası işlemleri, beslenme, ziyaret saatleri ve güvenlik önlemleri konusunda bilgi isteyiniz.

  • Hastane üniforması ve kimlik kartı olmayan hiç kimseye bebeğinizi teslim etmeyiniz.

  • Bebek bakım odasında çalışan hemşire ve görevlilere aşina olup, özellikle bebeğinizle ve sizinle ilgilenen hemşireleri tanıdığınızdan emin olunuz.

  • Odanıza giren veya bebeğinizle ve sizinle ilgilenen tanımadığınız kişilere, hastanede çalışıyorlarsa ve orada olmak için bir sebepleri varsa bile, kimliklerini sorunuz ve hemşirelerinizi uyarınız.

  • Bebeğiniz testler için sizden alındığında nereye götürüldüğünü ve ne kadar süre kalacağını ve testlerden kimin sorumlu olduğunu sorarak öğreniniz. Eğer bebeğinizi almaya gelen kişi, yapılacak işlemler, götürülme nedeni ve bebeğiniz konusunda endişeli yada huzursuzsanız bebeğiniz ile birlikte gitmeniz uygun olacaktır.

  • Bebeğinizin cepheden, yüzünü net olarak gösteren bir fotoğrafını çekerek saç ve göz rengi, boyu, ağırlığı doğum tarihi ve fiziksel özellilerini anlatan bir tanıtım kartı oluşturunuz.

  • Bebeğinizin doğumunu gazete ilanı ile duyurmanın getireceği riskleri dikkate alınız. Doğum ilanlarında ev adresi kesinlikle belirtilmemeli ve bilgiler ebeveynlerin soyadı / soyadları ile sınırlı tutulmalıdır.

Özellikle;

  • Bebeğinize bakan kişilerin hastane kimlik kartlarını görmeyi talep ediniz.

  • Bebeğinize ve size takılan kol bantlarını mutlaka karşılaştırarak kontrol ediniz.

  • Bebeğinizin başucu kartını sürekli kontrol etmeyi ihmal etmeyiniz.

  • Bebek bakım odasında çalıştığını gösteren kimliği bulunmayan kişilere bebeğinizi emanet etmeyiniz.

  • Tanımadığınız biri odanıza girerse hemşirenize haber veriniz.

  • Bebeğinizi odanızda asla yalnız bırakmayınız, bebeğinizle ilgilenemeyecek durumdaysanız bebek bakım odasına gönderiniz.

  • Bebeğinizin yatağını kapıdan görünmeyecek şekilde yatağınızın yanına yerleştiriniz. Bebeğinizi yatağınızda emziriyor ya da uyutuyorsanız mutlaka yatak kenarlarını kaldırtınız.

  • Bebeğinizin her zaman yatağında taşındığından emin olunuz. Bebeğinizi hastane koridorunda kucakta gezdirmeyiniz.

  • Size refakat eden kişinin, ziyaretçi akışını kontrol altında tutması bebeğinizin ve sizin güvenliğiniz açısından çok önemlidir. Sessiz, sakin ve huzurlu bir ortam hem bebeğiniz hem de sizin için daha güvenli ve dinlendirici olacaktır.

Romatizma sonucu gelişen kalp hastalıklarında" infektif endokardit" görülme olasılığı vardır. İnfektif endokardit; kalbin veya damarların içini döşeyen zarların, kana karışan bakteriler tarafından iltihaplandırılmasıdır.

Bu tehlikeli hastalıktan çocuğunuzu korumak için aşağıdaki önerilere uyulması ÇOK ÖNEMLİDİR.

  • Kana karışan bakterilerin çoğu ağız yolundan kana geçtiği için, ağız ve diş temizliği çok önemlidir. Bu nedenle dişler hem yemekten sonra, hem de şeker ve dondurma gibi tatlı şeyler yedikten sonra yumuşak bir fırça ile fırçalanmalı ve dişlerin çürümesi önlenmelidir.
  • Diş çürükleri önemli bir mikrop kaynağıdır. Diş çürükleri varsa ya dolgu yaptırılmalı, dolgu mümkün değilse çektirilmelidir. Belirli aralarla diş hekimi kontrolü ve yeni başlamış çürüklerin tedavisi tercih edilmelidir.
  • Diş çekimi, diş kanal tedavisi ve dolgusu, geniz eti alınması, bademcik, fıtık ameliyatı, sünnet ve kulak delme gibi her türlü cerrahi girişimde, endokardit gelişme riski vardır. Bu hastalıktan korunmak için diş girişimi ve her tür cerrahi girişim öncesinde koruyucu ilaç kullanılmalıdır. Bu amaçla diş doktoru veya doktorunuzun gözetiminde işaretli antibiyotikleri kullanmak gereklidir.
  • Bu nedenle aşağıdaki yazı gidilen her diş hekimine veya başvurulan her doktora mutlaka gösterilmelidir:

Hastamız, kalp romatizması nedeniyle "bakteriyemi"ye yol açan her tür girişim sırasında infektif endokardit riski taşımaktadır. Bu nedenle yapılacak girişime göre formda işaretli ilaç profilaksisinin önerilerimiz doğrultusunda uygulanması gerekmektedir."

Oyun çocukluğun vazgeçilmez ögesidir. Çocukların oyundan alıkonulmaları zihinsel gelişimleri ve sosyal yaşamları üzerinde olumsuz etki yaratır.

Aileler kalp hastalığı olan çocuklarında hangi tip aktivitelere izin vereceklerini bilirlerse, aşırı kollayıcı olma gibi yanlış hareketlerden kaçınabilirler.

Spor aktivitelerinin belirlenmesinde kalp hastalığının tipi ve yapılacak sporun ağırlık derecesi önem taşımaktadır. Spor aktiviteleri, ancak çocuğu izleyen doktorun kararı ile yapılabilir. Bu aktivitelerin hangisini yapabileceği, çocuğun kalp hastalığı tipine göre çocuk kardiyoloji uzmanı tarafından belirlenir.

Birbirini seven genç kız ve genç bir erkek... Evlilikle mutlu bir aile oluşuyor. Artık tek özlemleri bir bebek., mutluluklarını daha da arttıracak onları hayata bağlayacak bir çocuk. Ancak her zaman bu beklenti mutlu bir şekilde sonlanıyor mu?

Maalesef her 100 doğumda bir bebek doğuştan kalp hastalığı ile dünyaya geliyor.Özlem ve beklentiler yerini telaşa, hastane kapılarında beklemeye bırakıyor.

Doğuştan olan kalp hastalıkları, kalbin herhangi bir bölümünde görülebilen sorunları kapsar. Kalbin temiz kan ve kirli kanın odacıkları arasındaki duvarda ortaya çıkan delikler en sık görülen anomalilerdir. Bu delikler yoluyla kirli kan ve temiz kan birbirine karışarak çocuğa ciddi sıkıntılar yaşatırlar.

Kalpten çıkan damarlarda terslik başka bir ciddi problemdir. Bu durumda vücuda temiz kan değil oksijensiz kirli kan pompalanacağı için çocuğun doğumdan sonra birkaç gün bile yaşaması mümkün olamayabilmektedir.

Kalbin belli odacıklarının hiç oluşmaması veya küçük kalması, kalp içindeki kapakçıkların kapalı olması veya yeterince gelişmemesi gibi birçok problem doğuştan kalp hastalıkları arasında sayılabilir.

Aileler çocuklarında bir kalp problemi olup olmadığını fark edebilirler mi? Evet. Çünkü doğuştan kalp problemi olan bebekler genellikle bazı sıkıntılarla bunu belli ederler.

  • En çok görülen belirti çocuğun nefes alıp vermede sıkıntı yaşanmasıdır.

  • Çocuk sık sık ve zorlukla nefes alır, çabuk yorulur.

  • Bu durum o kadar yoğun olabilir ki bebek beslenemez, kilo alamaz ve hatta giderek zayıflar.

  • Bir diğer belirti ise morarmadır. 

Özellikle oksijensiz kanın vücuda pompalandığı rahatsızlıklarda veya kalpten akciğere giden damarların gelişmediği durumlarda vücutta morarma görülür, bebeklerin özellikle dudak çevreleri ve parmak uçları morarır. Biraz daha büyük çocuklarda ise çabuk yorulma, yaşıtları gibi koşup oynayamama problemi olur. Kısa zamanda ciddi hayati tehlikeyle karşı karşıya kalırlar.

Günümüzde bu tip sıkıntılarla her an hayati tehlikeyle karşı karşıya olan bu çocukları sağlıklı yaşama kavuşturmak mümkün olmaktadır.

Grup Florence Nightingale Hastaneleri olarak, ülkemizin bu büyük sağlık probleminin çözümü için ciddi bir gayret ve çalışma içinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Ülkemiz genel olarak kalp cerrahisinde uluslararası bir başarı düzeyine sahip olmasına rağmen çocuk kalp cerrahisi sadece sınırlı sayıdaki birkaç merkezde başarıyla yapılmaktadır. Bunun nedeni, çocuk kalp ameliyatlarının çok daha ayrı bir uzmanlık ve deneyim gerektirmesi yanında, hastanelerin de büyük yatırımlar ve teknolojik desteği sunma zorunluluğudur.

Hastanemiz bu alandaki takdire değer uygulamaları ve deneyimli kadroları sayesinde çocuk kalp ameliyatlarında ülkemizde lider konumuna gelmiştir.

Ramazan ayında çocuklarının oruç tutmasını isteyen aileler ve bu isteğe olumlu bakan çocuklar bazı noktalara dikkat etmelidir. Aileleriyle ortak bir şeyler paylaşmak hevesi ve kendini büyümüş hissetme isteğiyle oruca başlayacak olan çocukların öncelikle yarım oruç, tekne orucu tutmalarında fayda vardır. Doğrudan doğruya yaz mevsiminde, sıcakta, 17 saat kadar birdenbire aç kalmak çocuğun sağlığını çok olumsuz etkileyebilir. Çocukların metabolizması erişkinlerden tamamen farklıdır büyümeye programlı bir metabolizma temel besin elementlerinden protein yağın şekerin ve özellikle vitaminlerin dengeli bir şekilde ve mutlaka düzenli olarak alınmasını gerektirmektedir.

Özellikle yaz aylarında okullar kapandıktan sonra dış aktivitelerde çok daha fazla vakit geçirmekte olan çocukların, besin, vitamin, mineral ve özellikle su ihtiyaçları önemli ölçüde artmaktadır. Bunun yanında yaz dersleri veya kursları alan çocukların zihin yeteneklerinin körelmemesi ve aktif olarak derse katılımlarının sağlanabilmesi için su ve enerji ihtiyaçlarının karşılanması şarttır. Bu durumdaki çocukların başarılarının azalmaması, olumsuz etkilenmemesi için oruç tutmamaları tavsiye edilir. Aksi durumda dikkat eksikliği, sinirlilik, huysuzluk, unutkanlık, baş dönmesi, göz kararması, idrar azalması, çarpıntı ve aşırı uyuklama şikayetleri gelişebilir.

Ne yapmalı ne yapmamalı?

İlk günler çocuklar sahura mutlaka kaldırılmalı, fakat iftara kadar beklemeden öğlen ya da öğleden sonra bir öğün etli sebze yemeği, bulgur, ayran, tereyağı, bakliyat gibi tok tutacak özellikte yemek yenmeli, mutlaka su içilmeli ve bu şekilde vücudun alışmasına fırsat verilmelidir.

İftarda lokmalar çok iyi çiğneyin

İftarda bir anda iyi çiğnemeden lokmaları yutmaları ve fazla gıda tüketmeleri hazımsızlık sorunlarına yol açabilir. Şeker ihtiyaçlarını öncelikli olarak şeftali, karpuz, kayısı, üzüm gibi sulu meyvelerden sağlamaları vitamin ve mineral dengesinin korunmasını sağlayacaktır.

Suya dikkat!

Eğer çocuk dış ortamda sportif faaliyetlerde, oyun ortamında fazlasıyla bulunmak arzusundaysa mümkün olduğunca su ihtiyacının giderilmesi ve aşırı terlemeyle vücudun susuz kalmasına engel olunması şarttır. Peş peşe her gün oruç tutulması yerine öncelikle, yarım oruç diğer gün oruçsuz bir gün daha sonra vücudun vereceği cevaba göre peş peşe yarım oruçlar şeklinde oruç denenebilir.

Kilo takibine önem verin

Ayrıca çocuklar her gün tartılarak hızlı ve tehlikeli olabilecek şekilde kilo kaybı olup olmadığının, idrar renginin gözlenmesi gereklidir. İdrarın koyulaşması yetersiz su alımına bağlı iltihaplanma ve böbrek yetersizliği riski yaratabilir. Sahurda fazla miktarda şekerli gıda almamaları konusunda çocuklarınızı uyarın

Bu durumda çok daha kısa sürede acıkacakları, susayacakları, oruca dayanamayacaklarını bilinmelidir. Çabuk ve uzun süre tok tutacağından sahurda, protein ve yağ ağırlıklı bir beslenme tercih edilmelidir. Yumurta, süt, yoğurt, tereyağı ve peynir mutlaka sofrada bulunmalıdır, bir miktar pekmez ve az miktarda bal tüketilebilir. Karpuz gibi sulu meyveler tercih edilmelidir. Sahurda köfte sucuk gibi tuzlu besinler tüketilmesinin çocuğu kısa sürede susatacağı bilinmelidir.

Uyku önemlidir

Ayrıca çocukların uykuya ihtiyacının erişkinlerden daha fazla olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle çocukların mümkün olduğunca ramazanda erken yatırılıp uykusunu alması sağlanmalıdır ve ayrıca oruç döneminde de şekerleme yapmaları teşvik edilmelidir.

Güneşe dikkat!

Güneşte uzun süre susuz kalan çocukların baygınlık nöbeti geçirmesi, yani güneş çarpmasına yakalanma olasılıkları yüksektir. Şuur bulanıklığı yaşayabilecekleri unutulmamalı, bu nedenle ailelerinden uzun süre uzakta kalmamaları, kontrol altında tutulmaları şarttır.

Biberon, alıştırma bardağı, göğüs pompası, anne sütü saklama poşetleri gibi ürünlerde kullanılan BPA ve onun bir formu olan BPS, bebeğin sağlığını tehdit ediyor. Uzmanlar, bu ürünlerin bebekte büyüme ve davranış bozukluklarına yol açtığını kaydediyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, 2011 yılı Haziran ayında Bebek sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle AB ile paralel olarak, bebek beslenmesinde kullanılan polikarbonat malzemelerin üretiminde Bisfenol A'nın (BPA) kullanımını yasakladı. Bunun üzerine özellikle içeriğinde BPA bulunan plastik biberonlar, piyasadan toplatıldı. Birçok marka, ambalajlarında BPA içermediğini belirtti. Ancak BPA'nın yasaklanmasının ardından otoriteler BPA'nın benzer bir formu olan ve sonuçları da BPA ile benzer BPS kullanımının arttığını belirtiyor.

Yapılan araştırmalar BPA'nın çocuklarda östrojen hormonunu taklit ederek erken cinsel olgunlaşmaya neden olduğu, büyüme ve davranış bozukluklarına yol açtığını gösteriyor. Bunun yanında kanser, diyabet ve kalp damar hastalıkları riskini artırdığı biliniyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzman Doktoru Başak Namdar Çelikkan, ebeveynlerin bebeklerine biberon ve türevi ürünler alırken içeriğinde BPA kadar BPS olmadığına da dikkat etmesini öneriyor. Çelikkan, "Özellikle biberon, alıştırma bardağı, göğüs pompası, anne sütü saklama poşetleri gibi ürünler seçerken BPA ve BPS içermediklerinden emin olmak gerekir. BPS plastikler üzerinde BPA ile aynı etkiyi gösteriyor. Bu nedenle çocuğunuz için seçtiğiniz ürünün BPS de içerip içermediğini sorgulayın" diyor. İlk 6 haftada biberon kullanımını mecbur kalınmadığı sürece önermediklerini kaydeden uzman, şunları söylüyor:

“Lansinoh'un yaptığı kapsamlı bir araştırmaya göre; Türkiye'de annelerin yüzde 53'ünün hedeflediği emzirme süresi 12-24 ay ve yüzde 43 oranında bu hedef gerçekleşiyor."

Yaz döneminde hamile ve emziren annelerin günde en az 2,5 litre su içmesini tavsiye eden Başak Çelikkan, "Gün içerisinde fazla ter kaybı var ise içecekleri 1 maden suyu kaybetmiş oldukları minerali hızla geri kazanmalarına yardımcı olacaktır. Hamile ve emziren anneler protein ağırlık beslenmeye özen göstermelidir" önerisinde bulunuyor.

Emziren anneler sütlerini artırmak için bol su içmeli ve protein ağırlıklı beslenmelidirler. Bununla birlikte rezene çayı içmenin de süt artırdığı bilinmektedir.

Hastalıkların etrafımızda kol gezdiği bugünlerde en çok çocuklarımız için endişeleniyoruz. Şişli Florence Nightingale Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü'nden Yrd. Doç. Dr. Banu Yazıcı, 5 adımda çocukları gripten korumanın yollarını anlattı:

EI yıkama alışkanlığı kazandırın: Anaokulundan itibaren çocuklara bulaşıcı hastalıklardan korunmak için el yıkama eğitimleri verilmeli. Bu konuda evde anne - babaya, okulda öğretmenlere sorumluluk düşüyor.

Tuvalet eğitimine dikkat edin: Hastane yatışlarına yol açabilen bağırsak enfeksiyonları, tuvalet temasıyla geçiyor. Bu yüzden çocukların tuvalet eğitimi ihmal edilmemeli.

0yuncakları yıkayın: Oyuncakların haftada bir kere yıkanması veya tozlarının alınması gerekiyor.

Eve güneş girsin: Evinizi bol bol güneşlendirin ve havalandırın.

Çamaşırları ütüleyin: Çamaşırlarınızı, çamaşır suyu katkılı deterjanlarla yıkayabilirsiniz. Ardından yüksek ısıda ütülenerek mikroplardan korunmak mümkün olabilir.

Bir rotavirüs, ilk yarım saatte çamaşır suyuyla dezenfekte edilmezse o yüzeyde en az bir ay yaşayabilir.

Kız ve erkek çocuklarının ergenlik çağına geçişten itibaren, fizyolojik ve psikolojik sorunlarının ihmal edilmesi, gelecekte çözümü güç sonuçlar yaratabilir. Kadıköy Florence Nightingale Hastanesi Büyüme ve Ergenlik Merkezi, bu dönemdeki çocuklar ve ailelerin ihtiyaçlarına yönelik sağlık hizmeti veriyor.

Büyüme sağlıklı olmanın en önemli göstergesi. İlk bir yaşta hızlı bir büyüme çizgisi gösteren çocuk, ergenlik çağında da buna benzer bir süreci yaşıyor. Yaşamının ilk bir yılında bebekler ortalama 24 cm. uzuyor. Ergenlik çağında da erkekler 25-30 cm, kızlar ise 20 cm boy atıyor. Bu dönemde boy uzaması dışında fizyolojik ve psikolojik olarak birçok değişiklikler yaşanıyor. Kızlarda 10 yaş, erkeklerde 12 yaş civarında başlayan ve ortalama 3-5 yıl arasında süren bu süreçte ergenlik çağındaki çocukların sağlık kontrolünden geçmesi gerekiyor.Uzmanlar, "Ergenlik dönemi, çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemidir" diyerek ergenlikle ilgili şunları söylediler:

"Kızlarda meme gelişiminin başlaması ve cinsel bölgede kıllanma, erkeklerde ise genital bölge gelişmesi ve cinsel bölgede kıllanma ile ergenlik başlar. Ergenlik dönemindeki cinsel ve fiziksel gelişme daha erken tamamlansa da, psikolojik gelişmeyi de içeren adölesan dönemi 18-20 yaşına kadar sürer. Bu dönemde çocukların uzman hekim tarafından mutlaka takip edilmesi gerekir çünkü çocuğunuzun hayatının şekillendiği bu dönemde ortaya çıkan rahatsızlıklar, çocuğunuzda kalıcı hasarlara yol açabilir."

Ergenlik NE ZAMAN başlar?

Ergenlik belirtilerinin görülmesinde kızlar ve erkekler arasında farklar var. Sadece belirtiler açısından değil zamanlama olarak da kız ve erkek çocuklar arasında belirgin ayrılıklar bulunuyor. Kızlar ergenlik dönemine erkeklerden yaklaşık iki yıl önce giriyorlar. Kızların 10 yaşından, erkeklerin 12 yaşından itibaren ergenliğe adım attığı kabul ediliyor. Kızlarda meme büyümesi, erkeklerde cinsel organların büyümeye başlaması ile ergenlik başlıyor. Uzmanlar, bu noktada ailelere bir uyarıda bulunuyor: "Ergenlik 10-18 yaş aralığı kabul edilmesine karşın ender olarak kızlarda 8, erkeklerde 9 yaşından önce ergenlik belirtilerin ortaya çıkması bir hastalık ve tedavi edilmesi gerekir. Âdet döneminden sonra kızlar ancak 5-6 cm atabildikleri için ciddi bir boy kısalığı sorunu ile karşı karşıya kalabilir. Erkeklerde ise 13.5 yaşına kadar ergenlik belirtilerinin görülmemesi normal bir durum değildir. Bu yaşa kadar herhangi bir ergenlik belirtisi görülmezse merkeze başvuru gerekir."

Ergenlik dönemi sorunları merkeze başvuran ergenlere bir sorunları olsun olmasın uygulanan bazı tetkikler var. İlk etapta detaylı bir fiziksel muayeneden sonra ergenin boyu ve kilosu ölçülerek normal değerlerle karşılaştırılıyor. Bu dönemde kemik sağlığı yönünden sorunlar sık görüldüğü için kemik grafisi alınıyor. Kız ve erkek çocuklara tam kan tahlili yapılırken, kızlarda guatr mevcut ise T3, T4, TSH değerlerine bakılıyor. Uzmanlar, yapılan testler sonucu en sık karşılaştıkları sorunları şöyle sıralıyor:

Erken Ergenlik: Kızlarda 8 erkeklerde 9 yaşından önce ergenlik belirtilerinin başlamasıdır. Erken ergenlik tedavi edilmezse boy kısalığı ve erken adet görmeye sebep olur.

Boy kısalığı: Ergenlikte büyümenin en hızlı olduğu "büyüme hızı doruğu" kızlarda ortalama yılda 9 cm erkelerde ise 10.5 cm dir. Boy uzaması ergenliğin son evrelerinde giderek yavaşlar, kızlarda adetten sonra, erkeklerde 17-18 yaşlarında hemen hemen durur. Boy kısalığı genel olarak erken ergenliğe giren ve ergenlik dönemi kısa süren çocuklarda gözleniyor. Tiroid hormonu, büyüme hormonu, seks hormonları ve hatta iklim şartları boyun uzamasını etkiliyor. Genetik faktörler boy uzamasında tek başına yeterli değil. Çocuk, yaşıtlarından kısa olduğunda, yılda 5 santimetreden az uzadığında dikkatli olmak gerekiyor.

Cinsel gelişme yetersizliği: Özellikle ergenliğe geç giren erkek çocuklarda rastlanılan ve boy kısalığı ile birlikte görülen bir durum. Cinsel gelişme ergenlik dönemindeki hormonların salgılanması ile ortaya çıkıyor. Cinsel gelişmede yetersizlik gözlenirse, vakit geçirmeden mutlaka müdahale edilmesi gerekiyor.

Guatr: Özellikle kız çocuklarında görülen bu durumun mutlaka tedavi edilmesinde fayda var. Endrokrinolog tarafında yürütülen tedaviyle genellikle başarılı sonuçlar alınıyor.

Anemi: Ergenlik çağında, özellikle kız çocuklarında görülen bir hastalık olan anemi, halsizlik, yorgunluk, solukluk ve iştahsızlık gibi belirtilerle kendini gösteriyor.

Aşırı kıllanma: Kız çocuklarında, hormon bozuklukları nedeniyle oluşabiliyor. Özellikle adet düzensizliği ile beraber görülüyorsa vakit geçirmeden tetkik yapılıp, tedavi edilmesi gerekiyor.

Fiziksel sorunlar: Omurga eğrilikleri, bel ağrıları gibi ortopedik sorunlara ergenlik döneminde sıkça rastlanıyor.

Obezite: Kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, yüksek kolesterol, solunum rahatsızlıkları, eklem hastalıkları, adet düzensizlikleri obezite ile doğrudan ilişkili hastalıklar arasında yer alıyor. Ergenlik, vücuttaki yağ hücre sayısının belirlenmesinde kritik bir dönem. Bu dönemde yağ hücrelerinin sayısında artış oluyor ve bu aslında normal bir süreç. Ancak aşırı beslenme ve hareketsizlik durumunda yağ hücrelerindeki bu artış kolaylıkla obeziteye neden olabiliyor. Bu dönemde yağ birikiminin önlenmesi, ileriki yaşlarda obezitenin önlenmesinde de yardımcı oluyor. Ergenlikte obez olan her 10 çocuktan 7'si tedavi edilmezse ileride obez olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Âdet düzensizlikleri ve ağrılı adetler, ergenlik çağındaki kız çocuklarda sık rastlanıyor.

Erkeklerde meme büyümesi: Ergenlik çağındaki çocuklarda görülüyor. Hormonal bir bozukluk olup olmadığının belirlenmesi gerekiyor.

Kemik sağlığı: Vücuttaki kemik kitlesi en fazla ergenlik döneminde kazanılıyor. Genetik yatkınlık, beslenme, hormonlar ve egzersizler kemik kitle oluşumunu etkiliyor. İleri yaşlarda görülen osteoporozun temelleri çocukluk ve özellikle ergenlik yaşlarında atılıyor.

Günümüzde; sağlıklı beslenme, besinlerdeki katkı maddeleri, şişmanlığın sağlık üzerine etkileri konusundaki toplumsal endişeler hepimizin üzerinde çok fazla baskı oluşturmaktadır. Anne-babalar özellikle büyüme-gelişme dönemindeki çocuklarına sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırmak için ne yapacaklarını bilemez haldedirler. Aileler, çocukları ve gençleri, bir yandan aşırı kilo alımı ve obeziteden, bir yandan da kilo ve dış görünüş konusunda aşırı hassasiyetin getirebileceği yeme bozukluklarından korumak için uğraşmaktadırlar.

Gençlerde ve çocuklarda kilo ve beslenme ile ilgili kaygıların takıntılara dönüşüp, anoreksi gibi yeme bozukluklarına yol açmasına gittikçe daha sık rastlanmaktadır. Kızlarda daha sık görülen ve genellikle 11-13 yaşlarda başlayan yeme bozuklukları, vücut fonksiyonlarını etkileyecek kadar ağır kilo kayıplarına yol açabilmektedir. Erken dönemde fark edilirse doğru medikal yaklaşımla, kötü sonuçlar doğurmadan tedavi edilebilen bu sorunu gençler ne yazık ki aylar, hatta yıllarca ailelerinden gizleyebilmektedir.

Çocukların ve özellikle gençlerin görünüşleriyle ilgilenmeleri ve kiloları konusunda hassas olmaları normaldir. Ergenlik döneminde çocukların bedenleri hızla değişir ve karşı cinsin ilgisini çekmek gibi yeni sosyal baskılarla karşılaşırlar. Bu dönemde ailelerin beslenme ve yemeğe yaklaşım konusunda iyi örnek oluşturmaları, yemek seçiminde kiloyu değil sağlıklı olmayı vurgulamaları, onlara olan sevgilerinin nasıl göründükleriyle değil nasıl biri olduklarıyla ilgili olduğunu belli etmeleri çok önemlidir.

YEME BOZUKLUĞU nedir?

Yeme bozukluğu olanlarda; kendini beğenmeme, kilosu ve yemeklerle ilgili negatif düşünceler içinde olma ve günlük aktivitesini ve vücut fonksiyonlarını etkileyecek yeme alışkanlıkları sergileme gözlenir. Anoreksia nervozalı bir kişi, tipik olarak zayıf olmak için aç kalır ve aşırı kilo kaybeder, doktorların yaşa ve boya göre belirlediği ideal kilonun %15 kadar altındadır. Bazı vakalar yemek kısıtlamasının yanı sıra kusma ve barsak hareketlerini hızlandırıcı ilaçlar kullanarak kilolarını kontrol altında tutmaya çalışırlar.

Yeme bozukluğu olan çocukların görüntüleri ile kendilerini nasıl gördükleri arasında büyük fark vardır. Ne kadar zayıflarsa zayıflasınlar kendilerini şişman hissetmeye devam ederler. Yeme bozukluğu çocuğun kontrol edebileceği bir davranış değildir; mutlaka tıbbi destek ve tedavi gerektirir.

Yeme bozukluklarının NEDENLERİ

Yeme bozukluğunun nedeni tam olarak bilinmemektedir fakat psikolojik, genetik, sosyal ve ailesel faktörlerin katkısı olduğu düşünülmektedir.

Bale, jimnastik gibi ince olmanın önemli olduğu bazı sporların yeme bozukluğuna eğilimi arttırdığı düşünülmektedir. Ayrıca yakın akrabalarında yeme bozukluğu olanlarda artmış risk, genetik yatkınlığı düşündürmektedir. Yeme bozukluğu olanlarda; obsesif -kompulsif kişilik bozukluğu ve ansiyete gibi bazı psikiyatrik problemler de daha sık görülür.

Bazı araştırmalara göre medya yeme problemlerinin artışında etkin olmaktadır. Reklamlardaki, filmlerdeki, televizyondaki ve spor programlarındaki birçok kadın çok zayıftır; bu da gençlerin güzelliği zayıflıkla özdeşleştirmesine neden olmaktadır. Erkekler de medyada idealize ettikleri karakterlere benzemek için kilo vermeye veya aşırı egzersize yönelebilmektedir.

Sıklıkla yeme bozukluğu olanlarda kendine güven sorunu vardır, zayıflamaya odaklanarak özgüvenlerini kazanmaya çalışırlar.

Yeme bozukluklarının BELİRTİLERİ

Çocuklardaki normalde görülen dış görünüşe önem verme eğilimi ile yeme bozukluğunun uyarıcı bulgularını ayırt etmek bazen zor olabilir.

Gençler özellikle genç kızlar, dış görünüşleriyle ilgilenmeye başladıklarında kendilerini başkaları ile karşılaştırıp diyet yapmak isteyebilirler. Bu yeme bozuklukları olduğu anlamına gelmez. Yeme bozukluğu olanlarda anormal davranışlar ve fiziksel bulgular dikkati çeker.

ANOREKSİ'DE bulgular

  • Belirgin kilo kaybı( boya göre kilo normalin %15 altında)
  • Sürekli zayıflama diyeti(zayıf olsa bile)
  • Şişman olduğunu düşünme(kilo kaybettikten sonra bile)
  • Kilo alma korkusu
  • Kızlarda adet düzensizliği, adet görememe
  • Yemek, kalori, besin değerleriyle sürekli ilgilenme
  • Yalnız yemeği tercih etme
  • Aşırı egzersiz
  • Yeme krizleri ve kendini kusturma
  • Uykusuzluk
  • Saçlar ve tırnaklarda kolay kırılma
  • Sosyal olarak içine kapanma ve depresyon

Yeme bozukluklarının ETKİLERİ

Yeme bozukluğu ciddi bir mental ve davranışsal sağlık sorunu olduğu gibi birçok fiziksel sağlık problemlerine de yol açmaktadır.

Anoreksik bir çocukta sıvı kaybı bulgularının yanısıra ileri evrelerde beyin fonksiyonları bile etkilenebilmekte ve baş dönmesi, bayılma, sinirlilik, şuur bulanıklığı, konsantrasyon yetersizliği ve hafıza kayıplarına yol açabilmektedir.

Anoreksi, çocuklarda büyümeyi etkileyerek, kemik yoğunluğunda azalma, püberte gecikmesi, kalp ritm bozuklukları ve kan basıncında düşmeye neden olabilir.

Yeme bozukluklarının TEDAVİSİ

Yeme bozukluğu tedavisinde amaç bozulmuş yeme davranışını değiştirerek yemek konusuna farklı bir yaklaşım getirmek ve yeni bir yeme düzeni kurmaktır. Eğer anoreksia tanısı beslenme bozukluğu gelişmeden fark edilirse tedavi daha kolay olmaktadır. Tedavide tıbbi destek, beslenme danışmanlığı ve psikoterapi gereklidir.

Yeme bozukluklarından KORUNMA

Yeme bozukluklarından korunmak için aileler sağlıklı bir yaşam biçimini benimsemelidir . Sağlıklı ve besleyici yemeklerin düzenli hazırlanmasına çocukların da katılımı sağlanmalıdır.. Acıkınca yemek yemenin, tokken yemeğe hayır diyebilmenin normal bir davranış olduğu öğretilmelidir. Spor tüm aile için eğlenceli, düzenli bir aktivite haline getirilmelidir. Eğer ailede beslenmeye ve spora karşı sağlıklı bir yaklaşım varsa çocuklar ve gençler bunu örnek alabilirler.

Yılın en güzel mevsimi olan yaz aylarında zamanı keyifli geçirmek için çocuklarımızla birlikte çıkacağınız tatilde vereceğimiz önemli püf noktalarına dikkat etmek elbetteki fayda sağlayacaktır. Yaz mevsiminde güneş ve denizden faydalanmak çocuklar için vazgeçilmezdir.

UV ışınları yaz aylarında özellikle gün ortasında en güçlü seviyeye ulaşır. O nedenle saat 10:00 ile 16:00 arasında çocukların güneşte kalması önlenmelidir.

Güneş yanığında ilk yardım olarak çocuğunuza soğuk su ile duş aldırın, yanık bölgelerinin üzerine soğuk kompres uygulayın, yanık cildin üzerine ağrı giderici içeren merhem, uygun kremler ve doktorunuzun önerdiği dozda ağrı kesici, ateş düşürücü ilaç kullanın. Yanık iyileşene kadar çocuğunuzu güneşten uzak tutun ve bol su içirin. Güneş çarpmasında öncelikle ateş, titreme, bulantı, kusma, dalgınlık gibi ön belirtiler vardır. Sıvı - tuz kaybını gidermek ve tedavi için bir sağlık kuruluşundan yardım istemek daha doğru olur.

Yazın barsak enfeksiyonları ve besin zehirlenmeleri de çocukları tehdit eder. Kirlenmiş su ve yiyeceklerle, bozuk gıdaların tüketimine çok dikkat edilmelidir. Çocukların kirli ellerle beslenmeleri, yıkanmamış meyve bilinmeyen gıdaları tüketmeleri engellenmelidir.

Barsak enfeksiyonları ve besin zehirlenmeleri kendini ateş, kusma, ishal ve karın ağrısı belli eder. Böyle durumlarda çocuğa bol sıvı verilmeli, ishal diyeti uygulanmalı, kusma ve ishal şiddetliyse altta yatan nedeni bulmak ve hemen tedavisini gerçekleştirmek için bir sağlık kuruluşundan vakit kaybetmeden yardım istenmelidir. Kusan çocuğun beslenmesinde çok dikkatli olmalı, sabırla ağızdan serum takmış gibi damla damla, lokma lokma, yani her 5 dakikada bir tatlı kaşığı veya bir lokma şeklinde beslemelidir.

Çocuklarla UÇAK YOLCULUĞU

Bebek ve çocuklarla uçak yolculuğu tüm anne ve babaları tedirgin eden bir konudur. İki haftalıktan itibaren küçük bebekler hiçbir sakınca olmaksızın uçakla yolculuk edebilirler. Prematüre bebekler için ise doktordan danışmalık alınmalıdır. Aktif enfeksiyonu olan çocukların hem kendileri için hem de diğer yolculara da enfeksiyonu bulaştırabilecekleri için çok zorunlu olmadıkça iyileşene kadar seyahat etmemesi daha uygundur.

Uçaktaki basınç değişiklikleri bebek ve çocukları büyüklerden daha çok etkiler. Kulak ağrısına yol açarak bebek ve çocuğun huysuzlaşmasına ve ağlamasına neden olur. O nedenle uçağa binmeden önce serum fizyolojik ile burun içi temizlenerek tıkanıklık giderilmeli, kulak zarına olan basıncı azaltmak ve dengelemek için kalkış ve iniş anında bebekler emzirilmeli yada emzik veya biberon verilmeli, daha büyük çocuklara meyve suyu içirilmeli veya sakız çiğnetilmelidir.

İki yaşından büyük çocuklara yolculuktan bir-iki hafta önce başlanarak yolculuk hakkında bilgi verilmeli, binişten inişe kadar geçen aşamalar defalarca anlatılarak çocuk yolculuğa hazırlanmalıdır. Bebeğinize evini hatırlatılacak bir eşyayı(battaniye gibi) da yanınıza alabilirsiniz.

Uzun yolculuklarda küçük çocukların huysuzlaşmasını önlemek için doktorunun önereceği hafif bir sakinleştirici ve ağrı giderici verilebilir. Uçuş öncesinde ve uçuş sırasında yeterli sıvı alımı sağlanmalıdır. Uzun yolculuklarda yüzüne nemlendirici bir krem de sürebilirsiniz.

Çocuklarla OTOBÜS YOLCULUĞU

Otobüsle yolculuk çocuğu hareketini uzun süreli engelleyeceği için diğer yolculuk araçlarından daha zordur. Çocuğun rahat bir şekilde oturmasını sağlamak için ona da yer alınmalı ve cam kenarı tercih edilmelidir. Böylece dışarı bakarak oyalanması sağlanır. Ani frenlere karşın sıkılan çocuğun otobüs içinde tek başına hareketi engellenmelidir; mevcut ise emniyet kemeri takılmalıdır.

Uzun süre kalabalık bir ortamda diğer kişilerle yolculuk küçük bebek ve çocuklar için enfeksiyon riski taşır. Ayrıca mola yerlerinde yoğun sigara dumanı çocuğu rahatsız edebilir ve bu yerlerde hastalık yapma olasılığı çok yüksektir. Molalarda temiz hava alması, yürümesi ve koşması sağlanmalıdır. Araba tutuyorsa doktorun önereceği bir bulantı giderici ilaç verilebilir. Çocuğun kusmasına karşın hafif gıdalar yedirilmeli; az az ve sık sık sıvı verilmelidir. Çocuğun rahat hareket etmesini sağlayacak, terletmeyecek kıyafetler giydirilmelidir.

Çocuklarla ARABA YOLCULUĞU

Kendi aracınızla yolculuk etmek kendiniz ve çocuğunuz açısından en iyi seçenektir. Çocuğun alıştığı ve daha rahat edebileceği bir ortam olup, enfeksiyon kapma riski ve başkalarını rahatsız etmek endişesi de ortadan kalkacaktır. Araba yolculuğu için çocuğun uyku saatlerini seçmeniz uygun olur.

Bebeğinizi rahatça arkaya yerleştirin. Çocuk arkada araba koltuğunda,emniyet kemeri daima takılı olarak oturtulmalı, tek başına bırakılmamalıdır. Eğer çocuk emniyet kemerini takmayı reddederse arabayı çalıştırmayın, emniyet kemerini bağlayıncaya kadar hareket etmeyin. Kapı ve cam emniyet kilidini kapalı tutmalı, çocuğun cam ve kapı ile oynaması engellenmelidir.

Çocuğun terlemesini önleyecek hafif kıyafetler giydirilmeli, aracın ısısı 22 dereceden fazla olmamalıdır. Araç içi sıcaklığın artması çocukta sıcak çarpmasına neden olabilir. Klimanın doğrudan çocuğun yüzüne gelmesinden kaşınılmalı, camlar cereyan yapmayacak ve çocuğun kol ve başını dışarı çıkarmasına engel olacak kadar açılmalıdır. Sıcak havalarda yapılan yolculuklarda çocuğun yeterli sıvı alması sağlanmalıdır. Sık verilen molalar çocuğun sıkılmasını önler ve aracın sık havalandırılması yolculuk için de yararlıdır. Molalarda çocuğunuzu bir saniye bile olsa, arabanın içinde yalnız başına bırakmayınız. Kendi aracınızda çocuğu oyalamak daha kolaydır. Oyuncakların yanı sıra şarkı söylemek, hikaye anlatmak ve toplu oyunlar oynamak gibi aktiviteler çocuğun sıkılmasını önleyecektir.

Bavulunuzda BULUNMASI GEREKENLER

  • Ateş düşürücü, ağrı kesici bir şurup;
  • Alerjik bünyeli çocuklar için antialerjik ilaçlar;
  • İsilik, pişik, güneş yanığı, böcek sokmasına karşı uygun kremler;
  • Uygun faktörlü (32 faktöre kadar) güneş koruyucu krem ve losyonlar;
  • Tam donanımlı bir ilkyardım çantası;
  • Güneş şemsiyesi ve geniş siperlikli şapka;
  • Sivri sineğe karşı tülden yapılmış cibimlik;
  • Çocukların kullanabileceği dozda üretilmiş sinek ve böcek ilaçları;
  • Yüzerken kullanacağı simit, yelek, kolluk vs.

11-19 yaş grubu arasında bir genç misiniz? Öyleyse bu ciddi hastalıklara karşı aşılanmış olmalısınız!!!

11-19 yaş grubu arasında olan bir çok genç, aşıların sadece küçük çocuklar için olduğunu ve aşıların yapılmış olduğunu düşünürler.

11-19 yaş grubu arasındaki milyonlarca gencin boğmaca, tetanoz, difteri, hepatit B, hepatit A, suçiçeği, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, polio, grip, zatürre, HPV enfeksiyonuna karşı aşıya gereksinimi olduğunu tahmin edebilir miydiniz?

AŞI şeması

Hepatit B: Şimdiye kadar olmadıysanız aşılama şemasını tamamlamalısınız.

Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak : Doktorunuzun size 2 doz MMR aşısını yaptığını kontrol edin.

Tetanoz, Difteri, Boğmaca: 11-12 yaş arasında Tdap hatırlama dozuna ihtiyacınız var. Ayrıca her 10 yılda bir tetanoz aşınızı tekrar yaptırmalısınız.

Polio (Çocuk Felci): Çocuk felci aşılama şemasını tamamlamadıysanız ve yaşınız 18'den küçük ise şimdi tamamlamalısınız.

Suçiçeği: Daha önce aşılanmadıysanız ve hala suçiçeği olmadıysanız hemen bu hastalığa karşı aşılanmalısınız. Bu aşı artık 2 doz olarak yapılmaktadır. Çocukken tek doz olarak yaptırdıysanız 1 doz daha yaptırmalısınız.

Hepatit A: Birçok gencin Hepatit A'ya karşı aşılanma ihtiyacı vardır. Özellikle Hepatit A hastalık riski yüksek bir toplumda yaşıyorsanız veya bu bölgelerden birine seyahat edecekseniz, kronik karaciğer hastalığına karşı risk faktörünüz varsa ya da sadece korunmak istiyorsanız 2 doz Hepatit A aşısı yaptırmalısınız.

HPV: Bütün ergenlik dönemindeki genç kızların rahim ağzı kanserini ve genital siğilleri önlemek amacıyla tercihen 11-12 yaş arasında 3 doz olarak aşılanmalıdır. Bu aşıyı yaptırmadıysanız ve 26 yaşından daha gençseniz aşılanmalısınız.

Grip: Astım, diabet, kalp hastalığı gibi kronik bir rahatsızlığınız var mı? Kronik rahatsızlığı olan herkesin her yıl gribe karşı aşılanması öneriliyor. Ayrıca gribe karşı korunmak isteyen herkes her yıl aşılanabilir.

Pnömokok: Kronik bir rahatsızlığınız var mı? Doktorunuzla Pnömokok aşısı gerekli olup olmadığını görüşün.

İşitme kaybı, doğumda karşılaşılabilecek yaygın hastalıklardan biridir. Özellikle bebeklerde gözlem yoluyla anlaşılması güç olan işitme azlığı erken dönemde tespit edilmediğinde konuşma ve dil gelişimi ile birlikte zihinsel gelişimi de olumsuz yönde etkilemektedir. Yenidoğan bebeklerde işitme kaybı görülme sıklığı yaklaşık binde bir ile üç arasındadır. Bu oran yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde kalması gereken bebeklerde daha yüksek olmaktadır.

Anne ve baba arasında akrabalık olması, ailede çocukluk döneminde başlayan kalıtsal işitme kaybı olması, annenin hamileyken kullandığı bazı ilaçlar ve geçirdiği hastalıklar, doğum sırasında bebeğin oksijensiz kalması veya solunum zorluğu yaşaması, doğum kilosunun 1500 gr'dan az olması, yenidoğan yoğun bakım ünitesinde kalması, kulak şeklinin anormal görünmesi, doğum sonrasında sarılık değerlerinin yükselmesi, ateşli hastalık geçirmesi ve bebeğe verilen bazı ilaçlar işitme kaybına neden olabilmektedir. Bu faktörlerden birinin ya da bir kaçının mevcut olması halinde bebek, işitme kaybı açısından riskli olarak değerlendirilmektedir.

Bebeklerdeki işitme kaybını erken dönemde belirlemek amacıyla ülkemizde Yenidoğan İşitme Tarama Programı yürütülmektedir. Bu amaç doğrultusunda, tüm bebeklere doğumdan 24 saat sonrasından itibaren işitme tarama testi yapılabilmektedir.

Uygulanan testler:

Uyarılmış Otoakustik Emisyon (Evoked Otoacoustic Emissions, EOAE) ve

İşitsel Beyinsapı Cevabı (Auditory Brainstem Response, ABR) ölçümleridir.

Bu iki test tek tek ya da birlikte uygulanabilir. Uyarılmış otoakustik emisyonların işitme taramasında kullanılan iki farklı şekli vardır. Bunlar TEOAE (Transient Otoacoustic Emissions) ve DPOAE (Distortion Product Otoacoustic Emissions) testleridir. Her ikisi de yenidoğan işitme taramalarında başarıyla kullanılmasına rağmen TEOAE, DPOAE'ye göre teknik olarak daha basittir ve test süresi daha kısadır, ayrıca çok hafif derecedeki işitme kayıplarını bile ortaya çıkarması sebebiyle daha çok tercih edilir.

EOAE testi, bebeğin dış kulak kanalına bir prop (lastik bir tıkaç) yerleştirilerek yapılır. Test süresi bir kaç dakikadır. Ancak, dış kulakta ve ya orta kulakta sıvı ya da birikinti olması testin sonucunu etkilemektedir. ABR testinde ise, bebeğin cildine yerleştirilen elektrotlar ile kaydedilen dalgalara bakılarak işitme sistemi değerlendirilir. Her iki ölçüm sırasında da bebeğin hareketsiz olması gerekmektedir. Bu nedenle testin uyku esnasında yapılması sağlıklı sonuç elde edilmesi açısından önemlidir.

Doğum sonrasında en az iki kere yapıldığı halde EOAE testinden geçemeyen bebeklere ilk üç ay içinde ABR testi yapılması önerilmektedir. Ancak, daha önce belirtilen risk faktörlerinden her hangi biri ya da birkaçı mevcutsa o zaman hiç beklemeden ABR testinin yapılması uygundur. Doğumdan sonra işitme testi yapılmamış olan bir bebeğe test yaptırmak için hiç bir zaman geç değildir. Doğum yapılan yerde test yapılmamış olsa bile işitme taraması yapan en yakın merkeze gidilebilir. Nerelerde işitme testi yapıldığını tüm sağlık ocaklarından öğrenmek mümkündür.


Odyoloji Uzmanı Gül Sayar

Kadıköy Florence Nightingale Hastanesi

Evet, çocuklarda iğne yerine lazer akupunktur yapılır.

Hipospadias ameliyatından sonra HASTANEDE KALIŞ SÜRESİ nedir?

Hipospadiasın ciddiyetine ve uygulanan yönteme göre hastanede yatış süresi 3-10 gün arasında değişmektedir.

Hipospadias ameliyatlarının BAŞARISI nedir?

Hipospadias ameliyatından sonra çocuklar normal fonksiyon ve iyi bir estetik görüntüye sahip olabilmektedir. Hipospadiaslı çocukların %90'ında sorunlar tek bir ameliyat ile ortadan kalkabilmektedir. Ameliyatın başarısında ekibin, ameliyatın yapıldığı yerin önemi çok büyüktür.İşinin ehli olmayan kişilerce uygun olmayan ortamlarda yapılan ameliyatların sonunda istenilen fonksiyonel başarıya ve estetik görüntüye kavuşulamaması, komplikasyon görülme riski oldukça artmaktadır.

Hipospadiasın ÜREME FONKSİYONU üzerine etkileri nelerdir?

Hipospadias kısırlığa (infertiliteye) neden olan bir rahatsızlık değildir. Başarılı bir hipospadias ameliyatının da üreme üzerine olumsuz bir etkisi bulunmamaktadır.Aksine erişkin döneme kadar tedavi edilmeyen hipospadiaslı kişilerde iktidarsızlık sorunlarının boy gösterdiği bilinmektedir.

Hipospadias ameliyatı için EN UYGUN YAŞ nedir?

Günümüzde hipospadias ameliyatı için en uygun görülen yaş; 6-18 aylar arasıdır. Hipospadias ameliyatının komplikasyonları nelerdir? Hipospadias ameliyatından sonra her ameliyatta gözlenebilen bazı erken dönem riskler şöyledir: kanama, dikişlerin açılması, enfeksiyon. Geç dönemde ise, fistül (delik), stenoz (darlık), kordi tekrarlamasına bağlı peniste aşağı doğru eğrilme ve tekrarlayan üriner sistem enfeksiyonlarına eğilimde artış gözlenebilmektedir.Bu komplikasyonlar dikkatli ek cerrahi işlemler gerektirir.

0-2 yaş dönemi; çocukların  gelişiminin, kişiliklerinin, beceri ve zeka düzeylerinin şekillenmesi için en kritik dönemdir. Bu dönemin bilinçli olarak farkına vardığımızda, çocuğumuz fizik ve ruh sağlığı yerinde,  mutlu bir birey olacaktır.

0-2 yaş NİÇİN bu kadar önemli?0-5 yaş çocuk gelişimi

Yenidoğan bebeğin beyninde 100 milyar sinir hücresi vardır. Bu hücreler birbirileriyle, hücreler arası bağlantılarla gelişir ve bebeğin zeka gelişimine katkı sağlar. Bu dönemde bebeğe gösterilecek ilgi, hücreler arası iletişimi dolayısıyla bebeğin zeka seviyesini arttırır.

Bu dönemde beyin ağırlığı artar. 3. sene sonunda bebeğin beyin ağırlığı doğum beyin ağırlığının 3 katına ulaşır. Bunun için ilk yıllar boşa geçirilmemeli, zeka seviyesini güçlendirmek için çocukla yakından iletişim kurulmalıdır.

İlk 6 ay

Bebek 2. aydan itibaren annesini ya da bakım vereni gözleri ile takip etmeye başlar.  Annesinin sesini tanır, bu yüzden annenin bebekle bol bol konuşması önemlidir.

Bu dönemde bebek bilinçli olarak gülümsemeye başlar. Bebekle konuşarak ve gülümseyerek iletişim kurulmalıdır. Bebeğin aynı zamanda duyu organları da gelişir.  Bebek dokunarak cisimleri, kişileri tanımak ister. Önce annenin ya da bakım veren kişinin parmağını kavramaya başlar. Kavrama sonrasında objeleri tutmaya çalışır. Bebeğe önce objeleri göstermek, konuşmak sonra dokunmasına izin vermek onunla sosyal iletişim kurmak açısından önemlidir.

Bebek ilk 6 aylık dönemde henüz desteksiz oturamadığı için kucağınıza yaslanarak oturacaktır. Bebek kucakta ise dikkatini çekecek, dokunma şevkini arttıracak renkli, ses çıkaran oyuncaklar bebeğe uzatılabilir. Siyah, beyaz, kırmızı, mavi, tercih edilen renklerdir. Bu dönemde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, oyuncakları ağza götürebileceğinden, boğulma riskidir. Önlem için küçük,  parçalı oyuncaklardan sakınmak gerekir.

6-12 ay

6-12 aylık dönemde bebek önce emeklemeye sonra yürümeye kısaca hareketlenmeye başlar. Bu dönemde en dikkat edilmesi gereken ev kazalarıdır. Etrafta bebeğe zararı dokunacak cisimler varsa yerlerinin değiştirilmesi, bebek için izole ve güvenli bir alan açılaması gerekir.

Yutulma ve içilme riskine karşı, çamaşır suyu, deterjan, lavabo aç ve benzeri kimyasal maddeleri yüksek dolaplara yerleştirilmelidir. Elektrik prizleri minik parmaklar için çok cezbedici olduğundan prizler koruyucular ile kapatılmalıdır.

Bebek bu aylarda bir takım heceler söylemeye, agu gugu sesleri çıkarmaya başlayabilir. Bir yaşa yaklaşınca ise tek ve kısa kelimeleri söyleyebilir. Ancak her çocuğun gelişim hızı farklıdır bu yüzden bebeğin 1 yaşına gelmiş olmasına rağmen konuşamaması onun zeka geriliğinin göstergesi olamaz. Doktor kontrolleri bebeğin gelişimi hakkında en doğru bilgiyi verecektir.

Bu dönemde ilk aylarda olduğu gibi anne bebek ilişkisi, güven ve kaybetme duyguları önemlidir. Bu dönemde anneler bebeklerinden uzun dönem ayrı kalmamalı, bakım veren kişiler çok sık değiştirilmemelidir.

Asılı ve müzikli oyuncaklar bu yaş bebeklerin çok ilgisini çeker. Kumaş ve plastik kitaplar bebekle beraber okunabilir,  yürümesine destek olacak oyuncaklar hareketlenmesini sağlayabilir. Bu dönemde dikkat edilmesi gereken nokta yürüteç kullanılmaması gerektiğidir. Yürüteç  ayak kaslarının gelişimini yavaşlatır.

1 – 2 yaş

Bu dönemde bebek artık yürümeye başlamıştır. Yine bu dönemde kendi kendine yemek yemeyi dener ve bu ona çok zevk verir. Dokunarak öğrenmeye devam eder.

Basit ritmik şarkılar hoşuna gider; erişkinleri taklit eder. Bu dönem aynı zamanda isteklerin başladığı ve bağımsız hareket etme güdüsünün oluştuğu dönemdir. Bu isteklerine belirli sınırlar çevresinde izin verilmeli, müdahale etmemelidir.

Bebek bu dönemde tek başına oynayabilir, oyuncaklarını paylaşmayı istemez. Bebeği oyuncaklarını paylaşması konusunda zorlamamalıdır. İstediği yapılmadığı zaman sinirlenir ve bağırmaya başlayabilir.  

3 – 4 yaş

3 yaşından 4’e geçiş bebeklik evresinden çıkılarak çocukluk dönemine girilmesi anlamına gelir. Bu yaş aralığında çocuk  sosyal beceriler edinmeye başlar.

  1. Diğer çocuklarla birlikte oyun oynar
  2. Diğer çocuklara yardımsever davranmaya başlar
  3. Alıştıkları ortamlarda ebeveynlerinden rahatça ayrı kalabilir
  4. Eylemlerinde daha bağımsız olmaya çalışır, kendisi bazı şeyleri yapmak için inatlaşır
  5. Paylaşma ve sıra kavramını anlar

3 yaşındaki çocuğun ara sıra (özellikle reddedildiğinde) öfke nöbetleri geçirmesi normaldir.

3 Yaş Motor GELİŞİMİ

Motor gelişim hareketlerin gelişimini ifade eder. 3 yaşında bir çocuk;

  1. Parmak ucunda yürüyüp ve koşabilir
  2. Ağaca ve merdivene tırmanabilir
  3. Tek ayak üzerinde birkaç saniye dengede durabilir
  4. 3 tekerlekli bisikleti kullanabilir
  5. Top oyunlarında gelişim göstermeye başlar.
  6. Çatal ve kaşık kullanımına başlayabilir
  7. Tuvalet konusunda daha tutarlı olmaya başlar. Gece alt ıslatma haricinde gündüz bez kullanmayabilir.
  8. Karmaşık cümleleri doğru olarak kurabilir
  9. Hikâyelerden ve şakalardan hoşlanmaya başlar
  10. Bolca soru sorar

4 yaş çocuğu

4 yaş çocuğu artık sadece kendisinin merkez olmadığını, kuralları, başkalarının hak ve özgürlüklerini anlamaya başlar. Sabretmeyi, beklemeyi öğrenir. Oyun için kendisiyle anlaşan arkadaşlarını seçer. Kendi cinsiyle oynamayı yeğler.

Olaylar arasında neden sonuç ilişkisi kurabilir. Kendi başına bağımsız hareket etmek ister, inatlaşır.  Konuşması anlaşılır ve akıcı hal alır. Sıklıkla neden ve niçinli sorular sorar. Kelimelerin anlamlarını öğrenmeye çalışır. Gerçek ve düşü kavramını karıştırabilir, hikaye uydurabilir, gerçek olmayan olayları gerçekleşmiş gibi anlatabilir. Ezber yapabilir.

4 yaş çocuğuna NASIL DAVRANILMALI?

Sorularını sabırla cevaplayın. Kızarak terslemeyin.

Birlikte keyif alabileceğiniz oyunlar, faaliyetler planlayın.

Nesnelerin isimlerini düzgünce söyleyin. Cümleleriniz düzgün ve tam olsun. Bebekçe konuşmayın.

Ev adresini ezberleyebilir. Ezberleyebileceği kısa şarkı ve adres oyunu oynayın.

Bu yaştan itibaren özbakım becerileri gelişir. Burnu akınca burnunu silebilir, hapşırınca eli ile ağzını kapayabilir. Sofra kurallarına uygun şekilde yemek yiyebilir. Giysilerini giyip, çıkarabilir. Ayakkabı bağcığını bağlayabilir. Dişlerini fırçalayabilir. Öz bakım kurallarını öğretin.

Eşyalarını toplayabilir, ufak tefek işlerde büyüklerine yardım edebilir. Bu konuda destekleyici olun.

5 yaş çocuğu

İlk çocukluk evresinin son noktası olan 5 yaş aynı zamanda "altın yaş" olarak nitelendirilir. 5 yaş çocuğu olgun, çevresine karşı dostça bir yaklaşım içinde olan, kısmen sorumluluk sahibi küçük bir bireydir.

5 yaş çocuğu başladığı işi bitirmeyi sever. Artık daha çabuk karar verir pozisyondadır. Kas hâkimiyeti gelişmiştir, düzenli cümleleriyle insanları şaşırtabilir. Sosyal ilişkileri artmıştır. Ailesine, okuluna ve topluma uyum gösterir. Güven duygusu gelişmiştir.  Söylenenleri dikkatlice dinler, inanır ve uygular. Belleği güçlüdür.

İshalden korunma için en iyi yöntem anne sütü ile beslenmedir. Anne sütü ile beslenen bebek mikroplarla çok az oranda temas eder. Ayrıca anne sütü bebeğin vücut direncini arttırır, savunma sistemini ve bağırsak florasını güçlendirir.

Anne sütü ile beslenen bebeklerde genelde ağır ishal görülmez. İshalli bebekta anne sütü kesilmez tam aksine anne sütü alımı teşvik edilir çünkü anne sütü ile sıvı kaybı önlenir.

İshalin en sık nedeni hijyen bozukluğudur. Temiz içme suyunun olmayışı, kanalizasyon sistem yetersizliği enfeksiyonlara neden olan faktörlerdir. Bu yüzden hijyen kurallarına dikkat etmek ishalden korunmada birincil öneme sahiptir.

Bebeğe bakım veren kişinin elleri temiz olmalıdır. Bebeğin besinleri hazırlamadan önce, tuvalet sonrası ve bebeğin bezini değiştirdikten sonra, bebeği beslemeden önce bol sabunlu su ile yıkanmalıdır. Hazır mama, süt formülleri hazırlanırken suların kaynatılması; biberonların düzenli kaynatılarak steril hale getirilmesi gerekir. Bardak, tabak, kaşık gibi yiyecek araçlarının temiz yıkanmasına, içlerinde süt ve yiyecek artıklarının kalmamasına dikkat edilmelidir.

Çiğ meyve ve sebzelerin bol ve temiz su ile iyice yıkanması önemlidir. Besinlerin taze hazırlanması, açıkta bırakılmaması ve sonra kullanım düşünülerek bekletilmemesi gerekir.

İshale karşı AŞI var mı?

Erken çocukluk çağı ishallerinin önemli bir bölümünden sorumlu olan rotavirüs enfeksiyonlarını önlemeye yönelik olarak ağız yoluyla uygulanan rotavirüs aşısı geliştirilmiştir. Bu aşının 2-3 aylık bebeklere uygulanmasının yaygınlaştırılması temel hedeflerimizden olmalıdır.

İshal olmamak için alınması gereken önlemler nelerdir?

  • Bebeğiniz için kaynamış soğutulmuş su kullanın.
  • Bebeğinize sadece pastörize edilmiş süt içirin. Açıktan aldığınız günlük sütleri kaynatmayı unutmayın.
  • Sebze ve meyveleri iyice yıkayın.
  • Sucuk ve sosisi çiğ tüketmeyin.
  • Sokak satıcılarının açıkta sattığı yiyecek veya içeceklerden almamaya çalışın.
  • Yemek yemeden önce ve tuvalet sonrası ellerinizi bol su ve sabunla köpürterek yıkayın.

İshal tedavisinin temel amacı kişinin sulu dışkılama yoluyla vücuttan attığı tuz ve sıvı miktarını geri koymaktır. İshal olan çocuklara bol bol sıvı içecekler verilmelidir.  Bebek anne sütü tüketiyorsa, ishal olduğunda anne sütüne devam edilmelidir.

Çocukların sağlıklı beslenmesi için dört ana besin grubundan yeterli ve dengeli bir miktarda tüketmeleri gerekir.

Sağlıklı beslenmede OLMASI GEREKEN besin grupları nelerdir?

Dört ana besin grubu; süt, et, sebze ve meyve, tahıl olarak adlandırılır. Süt grubundan süt, yoğurt, peynir,  et grubundan et, tavuk, balık, yumurta (et grubuna dahil edilir), kuru baklagiller, sebze ve meyve grubundan mevsimine göre uygun miktarda ve tahıl grubundan ekmek, bulgur, makarna, pirinç vb. besinlerin her öğünde yeterli miktarlarda tüketilmesine dikkat edilmelidir.

KEMİK ve DİŞ gelişimi için.

Kemik ve diş gelişimi için günde 2-3 su bardağı süt, yoğurt, 1 kibrit kutusu miktarı beyaz peynir tüketmeleri gerekir. Yine her gün en az 5 porsiyon taze sebze veya meyve hastalıklara karşı vitamin desteği olarak önerilmektedir.

Kahvaltı NASIL OLMALI?çoçuklar için sağlıklı beslenme önerileri

Büyük çocuklar için en önemli öğün kahvaltıdır. Kahvaltı yapılmadığı takdirde, çocuğun okul performansı düşer, çocukta yorgunluk, dikkat dağınıklığı, baş ağrısı ve zihinsel performansta düşüş gözlenir. Bu yüzden çocukların her sabah düzenli ve yeterli miktarda besin öğesi içeren kahvaltı yapma alışkanlığı kazanmaları gerekir. Peynir, taze meyve veya meyve suları (konsantre, hazır alınan meyve suları hariç) birkaç dilim ekmek, 1 bardak süt çocuklar için kahvaltıda yeterlidir. Protein ve zengin vitamin, mineral kaynağı olmasından dolayı haşlanmış yumurtanın sıklıkla tüketilmesi gerekir.

ÖĞÜNLERİN ATLANMAMASI bir başka önemli faktördür...

Günlük tüketilecek besinlerin 3 ana, 2 ara öğünde alınması en uygun olanıdır.

Beslenmede HİJYEN

Açıkta satılan besinler, yeterince güvenilir ve temiz değildir. Çocukların okul çevresinde açıkta satılan besinleri almamaları konusunda kesinlikle uyarılmaları gerekir.

Okul kantinlerinden bulunan süt, ayran gibi ambalajlı besinlerin satın alınırken etiket bilgisine ve son kullanım tarihinin geçmemiş olmasına dikkat edilmeli, ambalajsız satılan tost, simit, poğaça gibi yiyeceklerin temiz ve güvenilir şekilde hazırlanmış ve muhafaza edilmiş olmasına dikkat edilmelidir.

Temizlik önemli bir faktördür. Beslenme çantası ve su mataralarının her gün temizlenmesine özen gösterilmeli, çocuklar, tuvalet ve umumi kullanıma açık çeşme sularından su içmemeleri konusunda uyarılmalıdır.

Sağlık  için çocuklara el yıkama ve diş fırçalama alışkanlığının kazandırılması çok önemlidir. Kirli eller, basit bir soğuk algınlığından ölümcül hastane enfeksiyonlarına kadar pek çok hastalığın nedeni olabilmektedir. Bu nedenle çocuklara, özellikle yemek yemeden önce ve sonra, tuvalete girdikten, dışarıda oyun oynadıktan sonra, dışarıdan eve gelince ellerini, ılık akan su altında sabun ile iyice ovuşturarak yıkamaları konusunda alışkanlık kazandırılması gerekmektedir.

ATIŞTIRMALIKLAR nasıl olmalı?

Atıştırmalıklar çocukların çok sevdikleri ara besinlerdir. Obezite riskine karşı şeker ve şekerli gıdalar, cips gibi yağlı ve tuzlu besinler, gazlı içecekler yerine süt, yoğurt, sütlü tatlılar, ekmek arası peynir domates, taze meyve, kuru yemişlerin ve meyvelerin tüketimi alışkanlık haline getirilmelidir.

Beslenme kadar SPOR da önemli...

Beslenme kadar spor da vücudun düzenli çalışması, tüketilen besinlerin vücuda yararlılığının artırılması, fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişim için olumlu katkı sağlar.  Bu nedenle, uzun süreli televizyon seyretme, bilgisayar kullanımı yerine çocukların sevdikleri herhangi bir spor dalına yöneltilmeleri uygun olur.

Yeni doğanın derisi hassastır. Kimyasallar, parfümler, giysi boyaları, deterjanlar tahrişe, kızarıklığa ve kaşıntıya neden olabilir. Yeni doğan bebeğin derisi vernix denilen koruyucu bir tabaka ile kaplıdır, bu tabaka bir hafta içinde soyularak kaybolur. Temizlemek için zorlamak doğru değildir. Mümkün olduğu kadar az ürün kullanılmalıdır. İlk 6 saate banyo önerilmemektedir.

Giysiler, battaniye, çarşaflar kullanılmadan önce mutlaka yıkanmalıdır. İki kez durulama yapmak yararlı olabilir. Çok sık banyo derideki koruyucu nem ve yağ tabakasını zedeleyerek tahriş edici ve alerjen maddelerin emilimini kolaylaştırabilir. İlk aylarda haftada 1 kez yumuşak sünger ile yıkamak yeterlidir. Arada kirlenen bölgeler ılık su ve pH'ı uygun sabunla silinebilir.