Yararlı Bilgiler

bebek.jpg1- Çoğu zaman planlı olsa da eve gelen küçük misafir anne ve babanın hayatını değiştiriyor. Bu süreçte aile neler yaşıyor?

Bebek eve geldikten sonra anne babanın alışkın olduğu yaşama şekli tamamen değişiyor. Artık bebek odaklı bir yaşama şekli var. Bir yandan bebeğin bakımını sağlamak, diğer yandan bebekte gördükleri bulguların normal olup olmadığını anlamak gerekiyor. Ayrıca bu dönemde anneye ve babaya karışan çok kişi oluyor. Anne baba okuduklarına mı, internete mi, yoksa büyüklerine mi inansın, şaşırıp kalıyor. Bebeğin arka arkaya hapşırması bile ailede paniğe neden olup “bebeğim hasta mı oldu?”diye doktora gelmelerine neden olabiliyor. Bu dönemde annenlerin ve babaların bebekleri için neyin doğru olduğu konusunda bilgilendirilmeleri bu süreci kolay, huzurlu ve mutlu geçirmelerini sağlıyor. Bu amaçla 6 Nisan’da gerçekleştirdiğimiz “Bebek Konferansı”nda bu dönemde annelerin bizlere sıklıkla sordukları soruları ve cevapları paylaştık. Amacımız anne adaylarını karşılaşacakları sorunlar konusunda bilgilendirmek ve bebeklerini kucaklarına aldıklarında daha az gergin bir süreç geçirmelerini sağlamak.

2- Anne ve babanın bebeğe alışma süreci de farklı. Ebeveynler nasıl hissediyorlar?

Anneler, gebelik sürecinde bebeği hissettikleri için bağlanma gebelikte başlıyor. Babanın bağlanması için doğumdan sonra bebeği görmesi, kucağına alması gerekiyor. Anne, bebek bakımını baba ile paylaştığında baba için bağlanma kolaylaşıyor. Eğer anne bebeğin bakımını tek başına üstlenir, babayı olayın dışında bırakırsa babada bebeğe bağlanma gecikebilir hatta baba kendisini dışlanmış hissedebilir. Bebek sahibi olmak ciddi bir sorumluluk. Sorumluluk duyguları yüksek, idealist anne babalarda bazen bu durum çok strese neden olabiliyor. Gerginlikten o dönemin keyfini yaşayamıyorlar. Bu dönemde onlara her şeyin yolunda olduğunu, bebeklerine iyi baktıklarını söyleyen bir doktora gereksinim duyulabiliyor.

3- Genelde aile büyükleri anneye baskı yapar, en çok da ‘sütün yetmiyor’ denir. Bir anne bu eleştiriye nasıl yanıt vermeli?

Bebekler ilk 5 günde doğum ağırlıklarının %5-10’unu kaybedebilirler ama sonrasında kilo alarak en geç 10. Günde doğum kilolarını yakalamaları gerekir. Bebeklerin beklenen kilo alımı bu dönemde günde 25-30g dır. Bebeğin ağlaması aç olması anlamına gelmez. Ağlamasının birçok nedeni olabilir; bezinin kirlenmesi, ortamın sıcak veya soğuk olması, çok giydirilmesi, gaz ağrısı, kucak istemesi gibi. Bebek iyi kilo alıyorsa aç değildir ve mama arayışına girilmemelidir. Çok nadir durumlar dışında annelerin sütü bebeklerinin beslenmesine yeter. Bu dönemde annenin desteklenmesi, sütünün yeteceğine inandırılması ve stresten uzaklaştırılması sütün artması için çok önemlidir.

4- Anneler bazen kendilerini yetersiz hissedebilir, bu durumda onlara nasıl destek olunmalı?

Annelerin bu dönemdeki en büyük endişesi “bebeğime iyi bakabiliyor muyum” dur. Evet, bu dönemde muayeneye götürdükleri doktorun bebeğin kilo alımının iyi, anne sütünün yeterli, bebeğin fizik incelemesinin normal olduğunu söylemesi anneyi rahatlatacaktır. Annenin çok yorgun olduğu bu süreçte, annenin rahatlatılması ve dinlendirilmesi de çok önemlidir. Özellikle kolik ağrıları olan bebeklerin anneleri kendini çok mutsuz hissedebilir. Bebeğin sürekli ağlaması annede yetersizlik ve çaresizlik duygusu oluşturabilir. Bu ağlamadan annenin sorumlu olmadığı, bebek 3-4 aylık olunca ağlamanın azalacağı, bebeğin sağlığının normal olduğu anneye anlatılmalı ve anneye kısa süreyle bile olsa bebeğin sesini duymayacağı bir ortamda dinlenmesi, yürüyüş yapması veya arkadaşları ile birlikte olma şansı verilmelidir. Annenin gerginliğinin azalmasının bebeğin huzursuzluğunu azalttığı gösterilmiştir.

5- Özellikle ilk üç ayda bebek hızla büyüyor, değişiyor. Bu süreçte bebeklerde yaşanan değişiklikler neler?

Bebek 1 aylıkken yüzümüze bakmaya başlar, 2 aylıkken karşısındaki konuşunca yüzünü fark eder ve güler, yatarken gözleri veya başı ile nesneleri izler, 2-3 aylıkken başını sağa ve sola eşit olarak çevirir, agulama sesleri çıkarır, seslere tepki verir, kol ve bacaklarını sağ-sol farkı olmadan eşit hareket ettirir, yüzüstü yatarken başını yerden kaldırır.

Bu süreçte anne babalara önerilerim; bebeğinizle konuşun, mimikler yapın, bebeğinizi dışarıda gezdirirken yüzü dışarıya dönük olsun, bebeğinizi uzun süre ağlatmayın, güven ve sevgi ortamını hissettirin.

6- Çalışan anneler bebeklerini evde bırakmak zorunda kalıyor ve çoğu bunun için kendini suçlu hissediyor. Annelere neler tavsiye edersiniz?

Öncelikle iyi bir bakıcının bulunması aileyi rahatlatacaktır. Bakıcının önemle aranan özelliği bebeği sevmesi, sevecen olmasıdır. Bebeğin mutlu olması, gülmesi bize işlerin yolunda gittiğine dair ipucudur. Bebeğin bakımını sağlayan kimse, bu anne de olabilir, bebeği sürekli televizyon karşısına koyup bebekle ilgilenmezse bebekte bir süre sonra iletişim sorunu oluşabilir. Çalışan annelerin eve döndüklerinde bebekleri ile “kaliteli zaman” geçirmeleri çok önemlidir. Anne çalışma hayatında üretken ve mutlu ise, bu durum bebeğe de yansıyacak o da mutlu olacaktır.

7- Anne, bakıcı ya da bir aile büyüğüyle büyüyen bebekler arasında fark var mı?

Bu tamamen bakan kişiye bağlıdır diyebiliriz. Anne ile zaman geçirme bebekleri çok mutlu eden bir süreç ancak zamanın nasıl geçirildiği de çok önemli. Çalışan bir annenin bebeği, anne eve geldiğinde bebekle kaliteli zaman geçiriyorsa çok mutlu olabiliyor. Aile büyüklerinin bebeğe bakması aile ve bebek için çok büyük bir şans. Ancak verilen sevgi disiplinize etme döneminde sınırı aşıp her şeye izin vermeye dönüşebiliyor. Büyükler ile anne babanın sınırları farklı olursa çocukların davranışlarında karmaşa yaşanıyor. İyi bir bakıcının da avantajları var; anne bakıcıya isteklerini, bebek için yapması gerekenleri daha rahat söyleyebiliyor. Günlük hayatta “bebeğim bakıcıdan daha iyi yiyor” diyen birçok anne ile karşılaşıyorum. Çünkü bebekleri daha iyi disiplinize ediyorlar.

8- Hazır gıdaya geçiş sürecinde nelere dikkat edilmeli?

Ek gıdalara başlanırken gıdaların günlük hazırlanması, bebeğe bekletilmeden verilmesi çok önemli. Bebeğe ek gıdalar sunulurken bebek zorlanmamalı, istediği kadar yedirilmeli. Ek gıda verilirken bebek aç olmalı, ek gıdayı denemeye heveslenmeli. Yeni bir ek gıda denenecekse o gün başka yeni bir gıda denenmemeli. Bebeklerin bazen bir gıdaya alışmaları için 20-25 kez denenmesi gerekebiliyor. Ek gıdalara geçme bebek için keyifli bir süreç olmalı. Bebeğin ağzına zorla yiyecek verilmeye çalışılmamalı. Zorla ek gıda verilmesi bebeğin kaşığa tepki göstermesine neden oluyor ve bebeği beslemek çok zorlaşıyor.

9- Bebekle kaliteli zaman nasıl geçirilir?

“Kaliteli zaman” kavramı anne ve çocuğun arasındaki ilişkiyi besleyen, birlikte olmaktan keyif aldıkları zaman dilimidir. Süreden çok içerik önemlidir. Anne isterse sabahtan akşama kadar bebekle aynı ortamda bulunsun, eğer bebekle duygusal bir paylaşım yapmıyorsa sağlıklı bir ilişkiden bahsetmek mümkün değildir. Çalışan anneler hem çalışıp hem de eve gelince çocukla ilgilenip kaliteli zaman geçirebilirler. Bazı anneler de çalışmaz, evde çocuğuyla birliktedir ama ilişkilerine duygusal bir yatırımı yoktur. Burada önemli olan o ilişkide var olması gereken anlayış, annenin rehberliği ve koşulsuz sevgisinin olup olmadığıdır. Bebekle kaliteli zaman geçirmek bebeğin özgüvenini artırır, hayattan keyif almasını sağlar. Çocuk sevildiğini hissettikçe kendini değerli hisseder.

10- Çocuk yaşamında ilk 1000 günün önemi nedir?

Hamileliğin ilk gününden bebeğin 2 yaşına kadar olan dönemine ilk 1000 gün diyoruz. İlk 1000 günde bebekler hiçbir dönemde olmadığı kadar hızlı büyür ve zihinsel kapasitelerinin önemli bir kısmına ulaşır. Hayatın ilk 1000 gününde, uzun dönemde çocuğun hatta erişkinin sağlığını etkileyen bazı durumları engellemek veya azaltmak mümkündür. Bu dönemde gebelik ve doğum sonrası bebeğin beslenmesi, bebeğin fiziksel, ruhsal, zihinsel ve motor gelişimi çok önemli.

cocugunuz-bagimli-olmasin.jpgGünümüzde, şehirlerde insanlar daha küçük alanlarda yaşıyorlar. Apartmanlarda çocuklar koşup oynamayı, zıplamayı, hatta yüksek sesle şarkı bile dinleyemez hale geldiler. Gençler, çocuklar ve hatta yetişkinler dahi enerjilerini boşaltma, kendilerini ifade etme, akranlarıyla sosyalleşme gibi ihtiyaçlarını gidermek için sanal ortamları kullanmaya başladılar. Komşuluk, akraba ziyaretlerinin yerini chatleşme, facebook’tan fotoğraf paylaşma aldı. Kimin nereye gittiği, ne yediği, ne yaptığını bu mecralardan takip ediyoruz. Eski arkadaşları bulmak gibi faydalarının da olduğu inkar edilemese de sanal ortamların akranlarla yüz yüze buluşma, görüşme, karşılıklı dertleşme, konuşmanın yerini alamayacağı kesin.

Evde anne babaların iş dönüşü yorgun argın televizyonun karşısına geçtiği, bilgisayarından günün kalan işlerini bitirdiği, arkadaşlarından gelen mesajlara cep telefonundan cevap yazmakla uğraştığı sırada çocukların bilgisayar ve diğer teknolojik aletlerden uzak durmaları nasıl beklenebilir? Ekran ya da teknoloji bağımlılığının model almayla yakın ilişkisi olduğu bir gerçek.

Cep telefonundan bile kolayca girilebilen internetin sosyalleşme, hoşça vakit geçirme, araştırma yapma ve bilgilere kolay erişim sağlama gibi olumlu yönlerinin yanında, olumsuz arkadaşlar edinme, şiddet ve cinsellikle ilgili yaş ve gelişim düzeylerine uygun olmayan site ziyaretleri gibi birçok zararı olduğu da kabul edilmekte. Bu nedenle çocukların interneti kontrollü kullanmalarını sağlamak ebeveynlere düşen önemli bir görevdir.

İnternet bağımlılığı nedir?

İster alkol, ister kumar, ister teknoloji ya da herhangi bir şey sağlıksız ve kötü kullanıldığında ve insana zarar vermeye başladığında bağımlılıktan söz edilebilir. Bağımlılıkta, gelişimin zarar görmesinin ötesinde insanın kontrolünü kaybetmesi ve onsuz bir hayat sürememeye başlaması vardır. Teknoloji bağımlısı haline gelmiş kişi fiziksel gelişimine önem vermez, hareketsiz kalır, uyku ve yemek düzeni bozulur, kilo alır, uykuya dalmakta güçlük yaşamaya başlar, geç yatıp az uyur.

İnternet bağımlılığının başlıca göstergeleri;

  • Devamlı interneti düşünme
  • İnternette kalma süresinde artışa ihtiyaç duyma
  • İnternet kullanımını azaltmaya yönelik girişimlerde başarısız olma
  • İnternet kullanımının azaltılması durumunda yoksunluk belirtileri yaşama (huzursuzluk, vb.)
  • Zamanı (günlük aktiviteleri) programlamada sorunlar yaşama
  • Aşırı internet kullanımı nedeniyle çevre ile ilgili (aile, okul, iş, arkadaşlar) problemler yaşama
  • İnternete bağlı kalabilmek veya bağlanabilmek için yalan söylemek, hırsızlık yapmak gibi dürüst olmayan girişimlerde bulunma
  • İnternete bağlanıldığı süre içerisinde duygulanımda değişikliğin olması.

Kimler risk altında?

Düşük Kendilik Değerine Sahip Olan Çocuklar/Gençler: Kendilerini sadece internette önemli bir birey olarak görürler. İnternette olmadıkları zaman kendilerini değersiz, başarısız sanırlar.

Ebeveyn - Çocuk İlişkisi Zayıf Olanlar: Sorunlu bir aile yaşantısı olan çocuklar için bilgisayar bir kaçıştır. Böylece kontrolü ele geçirdikleri bir alan yakalarlar.

Kişilerarası İlişkileri Zayıf Olanlar: Yalnız, yetersiz ve sosyal olarak kabul edilmeyen çocuk ve gençler bilgisayar oyunlarında kendilerini daha güçlü ve sosyal hissederler. Yüz yüze iletişim kurmak yerine internet üzerinden sosyal ilişkiler kurmayı tercih ederler. Sosyal anksiyetesi olan kişiler için bir ekranın ardından iletişim kurmak çok daha kolaydır. Duygu ve düşüncelerini yüz yüze değil ekranın ardından belirtmek daha güvenlidir.

Bilgisayar oyunları

  • Bilgisayar oyunları çocukları sanal bir dünyanın içine çekmektedir.
  • Sanal bir kimlik oluşturmakta, gerçek hayatta kendini güçlü hissedemeyen çocuk ancak kendini düşsel dünyada güçlü hissetmektedir.
  • Gerçek hayatta yapılamayacak deneyimleri burada yaşamaktadır.
  • Bilgisayar oyunu dışındaki tüm etkinlikleri reddedip, bilgisayar oyunuyla aşırı zaman geçirerek fiziksel ve zihinsel aktivitelerden uzak kalmaktadırlar. Bilgisayar oyunu, yaşamlarının birincil önceliği haline gelmiştir.
  • Özellikle 5 yaş ve altında olan çocuklar için bazı bilgisayar oyunları tehlikeli olmaktadır. Özellikle şiddet içerikli olanlar çocukları şiddete özendirir. Gerçekle hayal ürünü olanı karıştırmalarına neden olabilir.

Bilgisayar oyunlarına bağımlılık

Zamanlarının çoğunu tekrar nasıl bilgisayarda oyun oynayabileceklerini ve diğer tüm etkinliklerin sıkıcı olduğunu düşünerek geçirirler. Oynamadıkları zamanlarda sürekli oyun üzerine düşünürler ve konuşurlar. Konsantrasyon ve dikkat azalmıştır, başka aktivitelere yoğunlaşamazlar. Takıntı arttıkça okul derslerini ve evdeki sorumluluklarını ihmal edebilir, arkadaş çevresinden uzaklaşabilirler.

  • Ebeveynleri tarafından oyunları engellenen çocuklarda huzursuzluk, kaygı ve mutsuzluk görülebilir.
  • Ebeveynlerin koydukları kurallar karşısında öfkeli davranabilirler.
  • Bağımlılığın ilk zamanlarında ebeveynlerle pazarlık yapmaya çalışırlar: “Bu seviyeyi bitirdiğimde ders çalışacağıma söz veriyorum’’
  • Ebeveynlerle araları açılmaya başladığında ise savunmacı bir tavır takınır ve aşırı oyun oynamalarını mantıksallaştırmaya çalışırlar. “Diğer çocuklar kadar oynamıyorum’’, ‘’Başka kötü alışkanlığım yok’’ vb…
  • Tüm bunlar işlemediği zaman ise ebeveynlere karşı daha agresif, sinirli olabilirler. Fiziksel şiddete varan davranışlarda mutlaka destek almak gerekir.
  • Ne kadar süre oynadıklarıyla ilgili ebeveynlere yalan söyleyebilirler. Bu özellikle de bilgisayar çocuğun odasındaysa karşılaşılan bir durumdur.
  • Sosyal izolasyon başlar: Dışa dönük ve sosyal olanların arkadaş çevreleri bilgisayardaki arkadaşları haline dönüşebilir. İçe dönük ve yalnız hale gelebilirler.
  • Önceden hoşlarına giden (spor, sanat, vb…) etkinliklerden soğurlar.
  • Okul derslerini ihmal etmeye başlamak bilgisayar oyunlarının sağlıksız hale dönüştüğünün ilk belirtisidir.

Ebeveynler nasıl davranmalıdır?

İnternete yönelik izin verici tutuma sahip ailelerin çocuklarının daha fazla internet bağımlısı olduğu tespit edilmiştir. İzin verici tutuma sahip olan anne babaların çocuklarına gerekli ilgiyi göstermemeleri ve çocuklarının duygusal ihtiyaçlarını karşılamamaları çocukları bu ihtiyaçları farklı şekilde karşılama yollarına itebilmektedir.

  • Bilgisayarı çocuğun odasında değil paylaşılan başka bir odada tutun.
  • İnterneti tamamen yasaklamayın. Hangi zamanlarda internete girebileceği ve nasıl kullanabileceğiyle ilgili mantıklı kurallar koyun. İnternetle ilgili kuralları birlikte oluşturmaya çalışın.
  • Ödevini/dersini bitirmeden internete izin vermeyin.
  • Çocuklarla neden bu kadar zamanı bilgisayar başında geçirdiklerini konuşarak alternatif etkinlikler - özellikle fiziksel - yaratmak ve çocuğun sosyalleşmesine destek olun.cocugunuz-bagimli-olmasin.jpg
  • Okul rehber öğretmeniyle veya çocuğunuz ciddi internet bağımlılığı belirtileri gösteriyorsa bir ruh sağlığı uzmanıyla görüşün.
  • Amerikan Pediyatri Birliği bir çocuğun TV izleme, bilgisayarda oyun oynama gibi etkinliklerinin günde 1-2 saati geçmemesi gerektiğini söylemektedir.
  • Ebeveynlerin bu konuda birlikte hareket etmesi önemlidir. Çocuk için yeni kurallar koymadan önce mutlaka bir araya gelip durum hakkında görüşmelidirler.
  • Ebeveynlerden birinin kendi tarafında olduğunu hisseden çocuk konulan kurallara uymamak için elinden geleni yapacaktır.

Genetik ve çevresel deneyimlerin yanı sıra, çocuğun temel haklarının korunduğu, ona büyümesi ve gelişmesi için ebeveynleri tarafından sunulan ortam ve bakım, çocuğun ileride nasıl bir yetişkin olduğunun ana hatlarını belirler.

Beslenme, korunma, eğitim ve fiziksel sağlık bir çocuğun büyüme ortamının olmazsa olmaz ihtiyaçlarından olmakla birlikte, aynı zamanda en temel hakkıdır. Fiziksel koşulların sağlanması kadar, ebeveynler tarafından oluşturulan duygusal iklim de sağlıklı bir yetişkin büyütmenin en önemli parçalarından biridir. Çocuklar kim olduklarını ve kiminle özdeşleşeceklerini, nelere değer vereceklerini, hislerini ve ihtiyaç duydukları şeyleri nasıl ifade edeceklerini anne ve babaları ile kurdukları ilişki üzerinden öğrenirler. Bu nedenle ebeveynlerin çocukları ile nasıl bir ilişki kurdukları, onlara nasıl davrandıkları çocukların kimlik gelişimi, kimlik duygusu ve özsaygı gelişimi açısından büyük önem taşır.

Bir çocuğun en önemli ihtiyacı; bebeklikten itibaren temel ihtiyaçlarının düzenli ve tutarlı bir şekilde karşılandığı, öngörülebilir ve koşulsuz sevgi sunulan bir ortamdır. Ancak böyle bir ortamda kendisine ve çevreye güvenen, kendine yetebilen, bağımsız ve işlevsel yetişkinler olarak büyümeleri mümkün olur. Bunun için, düzenli fiziksel bakımının yanı sıra sağlıklı ruhsal gelişimini desteklemek adına duyguların ve düşüncelerin özgür ifadesine alan tanımak son derece önemlidir.

Sırlar ve konuşulamayan konular aile içerisinde her zaman patoloji yaratma potansiyeline sahiptir. İfade özürlüğünün olmaması, çocuğa bazı duygulardan korunması / korkulması gerektiği mesajını verirken kendi ve ebeveynleri ile ilgili algıları konusunda şüpheye düşmesine sebep olur. Bu nedenle açık bir iletişim her zaman altın kuraldır.

Yaşı kaç olursa olsun bir çocuğun duygu ve düşüncelerine saygı göstermek çok önemlidir. Bunun için iyi bir kulakla dinlemek ve söyleneni ciddiye almak gerekir. Bu, bir çocuk için kim olduğunun, duygu ve düşüncelerinin bir değeri olduğu anlamına gelir. Anne ve babalar elbette ki çocuklarının söylediklerine tamamen katılmak zorunda değiller. Zaten özellikle küçük yaşlarda çoğunlukla da bunlara katılmazlar, ancak onları anlamaya çalışmak üzere dinlemek onlara saygı gösterildiğinin bir işaretidir. Bu yolla çocuklar da kendilerine saygı göstermeyi öğrenirler. Dinlemeden ve anlamaya çalışmadan eleştirel bir tavırda bulunmak çocukların özsaygı gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir. Çocukların duygularını da kabul edebilmek aynı derecede önemlidir. Öfke, üzüntü, heyecan vb tüm duyguları ifade edebilmesine alan tanınmadığı durumlarda çocuklar duygularını bastırmayı öğrenebilir ki bu da uzun vadede yetişkin ilişkilerinde çeşitli sorunlara ve sahte bir kimlik gelişimine yol açabilir.

Birçok his anne ve babalara yaşanan anda saçma gelebilir ancak hiçbir zaman amaç onları mantıklı hale getirmek üzere düzeltmeye çalışmak olmamalıdır. Bir çocuğun tıpkı herkes gibi her türlü duyguyu hissetmeye, deneyimlemeye hakkı ve ihtiyacı vardır. Bunların ifadesine izin vermek davranışa dökülmesini önleyici olurken aynı zamanda sağlıklı bir duygusal deneyim yaşamasını da öğretmek anlamına gelir.

Sağlıklı bir gelişim için bir çocuğun en büyük ihtiyaçlarından biri de ebeveynler tarafından konulan net ve tutarlı sınırlardır. Bu şekilde neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenebilir ve zaman içerisinde bunları içselleştirerek kendi davranışlarını kontrol edebilir hale gelebilir. Anne babalar bekledikleri davranışlar konusunda çocuklarını cesaretlendirebilir, uygun görmedikleri davranışların da olumsuz sonuçlarını onlara açıklayabilirler. Ancak sınır koyarken çocuğun kendi sınırlarına da saygı gösterebilmek çok önemlidir. Davranışın yorumlanmasından ziyade kişiliğe yönelik yapılan eleştiriler ve hakaretler bir nevi sözel istismar sınıfında kabul edilebilir ve hem sözel hem de fiziksel saldırılar onların sınırlarına ihlal anlamına gelir. Çocukların da tıpkı yetişkinler gibi özel eşya, alan ve mahremiyete ihtiyaçları olduğunu unutmamak sağlıklı bir ruhsal gelişim için olmazsa olmaz koşullardan biridir.

Örneğin bir çocuğun özel eşyalarını karıştırmak, arkadaşları ile olan yazışmalarını okumak gibi davranışlar ciddi sınır ihlalleridir ve çocuğun kimlik gelişimine olumsuz etki etmekle birlikte bireyselleşebilmesi ve ebeveynleri ile arasında güven ilişkisi oluşturması açısından ciddi engellerdir.

Sınırların ne noktada konduğu ya da ne kadar esnek oldukları da oldukça önemlidir. Sağlıklı bir büyüme için çocukların yaşlarına göre karar ve sorumluluk alma ve özgürlüğe sahip olmalarına izin vermek gerekir. Çocukların problem çözmeyi, kendi kendilerine karar almayı öğrenebilmeleri için yetişkinlerin desteğine ihtiyaçları vardır. Sınırların ve kuralların çok sıkı olduğu, çok korumacı bir yaklaşım her yaşta çocuk için büyümenin engellenmesi ve ebeveynlere bağımlı olmak anlamına gelebilecekken, yaşına uygun olmadan verilen özgürlükler ve sorumluluklar da birçok tehlikeye yol açabilir. Bu durum başkalarına yönelik güvenin gelişmesini de sekteye uğratabilir.

Gelişim, çocuğun yavaş yavaş bireyselleşmesini destekleyecek şekilde ilerler ve çocuklar da buna heveslidir. Yaşına uygun sınırlarla rehberliği azaltmak çocukların kendilerini kontrol etmeyi ve karar almayı öğrenmelerine yardımcı olur. Makul kurallar, sınırlar ve yaptırımlar tam da en büyük ihtiyaçlarıdır. Katı ve tutarsız bir çerçeve sunulduğunda başta ebeveynlerine daha sonra da otoriteye güvenleri sarsılabilir. Öfke ve kaygı duymanın yanı sıra hatalarından ders alma şanslarını kaçırabilirler. Bu nedenle kurallar ve sınırlar açık, tutarlı ve net olmalı, anne babalar da bu konularda kendi aralarında uzlaşmış olmalıdırlar. Özellikle fiziksel cezalar ve yaptırımların birçok duygusal probleme yol açabildiği bilinmektedir. Hatalı davranışın sonucuyla bağlantı kurulan açıklamalar ile insani ve makul yaptırımlar ise çocuklar için geliştiricidir.

Son ama en önemlisi de; bir çocuğun en temel duygusal ihtiyacı ve aynı zamanda en doğal hakkı ebeveynlerinden göreceği koşulsuz sevgi ve ilgidir. Sınır koymaktan imtina etmek ya da maddi hediyelere boğmak bir çocuğu sevmek anlamına gelmez. Çocuklar ancak kendilerine şefkat ve empati ile yaklaşıldığında, koşulsuz sevgi sunulduğunda kendilerine güvenli, sevildiklerini hisseden, kendileri de sevebilen ve üretebilen yetişkinler olacak şekilde büyürler.

tek-cocuk-mu-yoksa-kardes-mi.jpgGünümüze değin gelmiş yaygın inanış bir çocuğun sağlıklı gelişimi için muhakkak bir kardeşe sahip olması gerektiği yönündeyken, son yıllarda yapılan araştırmalar tek çocuklarla ilgili bu inanışın aslında pek de gerçeği yansıtmadığını göstermektedir. Bundan yıllar önce neredeyse bir hastalık olarak görülmekte olan 'tek kardeş' olma hali gerek günümüzün ekonomik koşulları gerekse kadınların eskiye oranla daha geç yaşta çocuk sahibi olmaları sebebiyle artık daha yaygın bir durum halini almıştır.

Kardeşsiz büyümek avantaja dönüşebilir!

Yakın zamana dek tek çocukların kardeşlerin sağlayacağı çeşitli öğrenme olanaklarından mahrum kalacakları, şımarık, bencil, yalnız ve uyumsuz çocuklar olacakları düşüncesiyle dezavantajlı durumda olduklarına inanılmaktaydı. Halen ailelerin, çocuklarının böyle özelliklere sahip tek çocuklar olarak büyümelerine engel olmak için ikinci çocuklarını dünyaya getirmeye karar verdiklerine sıkça rastlamaktayız. Ancak iddia edilenin aksine konuyla ilgili son 25 yılda yapılan ampirik çalışmalar, tek çocuklar ile ilgili olumsuz önyargıları şiddetle reddetmekte. Tek çocuklar ile kardeşi olan çocuklar arasında bulunabilen yegâne farkların ise düşünülenin aksine tek çocukların avantajına olduğunu göstermektedir. Buna göre, tek çocukların gelişimsel anlamda kardeşi olanlardan daha geride olmadıkları, hatta başarı motivasyonları ve zekâ gelişimleri açısından kardeşi olan çocuklara oranla görece daha avantajlı durumda oldukları görülmektedir. Bunun yanı sıra, yine yaygın inanışın aksine tek çocuklar genel uyum ve sosyal beceri anlamında kardeşi olan yaşıtlarına oranla bir farklılık göstermemektedirler.

Tek çocukların sosyalleşme problemi olmaz!

Ailelerin genellikle kardeşi olmadan büyüyen çocuklarının sosyalleşmeleri ile ilgili endişe yaşadıklarını görüyoruz. Ancak araştırmalar ilkokul çağındaki tek çocukların kardeşi olan yaşıtlarıyla yakın arkadaş sayısı ya da arkadaşlık kalitesi anlamında bir farklılık göstermediklerini gösteriyor. Sosyalleşme ya da oyun aktiviteleri açısından da okul öncesi dönemdeki tek çocuklar ile kardeşi olan çocuklar arasında bir fark görülmüyor. Daha da önemlisi sosyal beceriler açısından bu benzerlik yetişkinlikte de devam ediyor. Ancak her ne kadar kardeşlerle rekabet etmeme ya da çatışma yaşamama durumları bu çocuklar için bir lüks gibi görünse de, tek çocukların yaşıtları ile çatışma çözme ve çatışma yönetme becerileri bakımından yoksun kalabilme olasılıkları aileleri düşündürtebilir. Bu noktada tek çocukların kendi yaş grubundan çocuklarla sıkça bir araya getirilmeleri onlara bu deneyimi kazandırma açısından yararlı olacaktır.

Araştırmalar sağlıklı ebeveyn-çocuk ilişkisinin tek çocukların gelişimlerine olumlu katkıda bulunan en önemli faktör olduğuna işaret etmekte!

Tek çocukların sosyal beceriler, karakter ve uyum açısından iki çocuklu küçük ailelerin çocuklarına benzer özellikler gösterdikleri, çok kardeşli daha geniş ailelere oranla bu iki grubun daha avantajlı olduğu görülmektedir. Bu durum, ebeveyn-çocuk ilişkisindeki kalitenin önemine vurgu yapmakla birlikte, çok çocuklu ailelerden farklı olarak küçük ailelerdeki çocukların ebeveynleri ile daha fazla birebir ve kaliteli zaman geçirme olanaklarının olması ile ilişkilendirilebilir. Nitekim ebeveynlerle geçirilen birebir ve kaliteli zamanın çocuğun entelektüel kapasitesinin gelişmesine ve daha olgun davranış kalıpları edinmesine yardımcı olacağı bir gerçektir. Elbette ki bu sonuçlar kardeş ilişkilerinin çocuk gelişimi üzerine olumlu sonuçları olduğu gerçeğini yadsımamaktadır. Ancak görülen o ki kardeşlerin yokluğu başkalarıyla, özellikle de ebeveynlerle kurulan sağlıklı ve kaliteli ilişkilerle telafi edilebilmektedir. Günümüzde aileler giderek küçülse de ebeveynler kardeşsiz büyüyen çocuklarının sosyal ve entelektüel gelişimi açısından endişe etmemeli, çocuklarının sayısından çok onlarla birebir kuracakları özel ve kaliteli bağlara önem vermelidir.

tek-cocuk-mu-yoksa-kardes-mi.jpg

Günümüzde sömestre tatillerinin anlamı hızla değişmekte, çocuklar için bir dinlenme dönemi olarak algılanmaktan çok okul başarısını düzeltmek, sürekliliğini sağlamak ya da daha da arttırmak için bir fırsat olarak görülmeye başlanmaktadır. Elbette ilk dönem akademik performansında zayıflıklar olan çocuklar adına bu süreci iyi değerlendirmek önemlidir; ancak ebeveynlerin unutmaması gereken en önemli nokta ister başarılı ister başarısız olsun her çocuğun dinlenme hakkı olduğudur.

Sömestre tatilinin nasıl geçeceği ister istemez çocuğun bir önceki dönem performansından ve ailelerin bu konuya verdikleri önemden etkilenmektedir. Zaten başarılı olan çocuklara göre karnesinde zayıflar bulunan çocuklar ve aileleri için durum biraz daha zorludur. Böyle durumlarda çoğunlukla verilen tepkiler çocuğa kızma, çocuğu eleştirme ya da tehdit etme şeklinde olmaktadır.

Notlardaki başarısızlıkta ebeveynlerin de payı var!

Burada unutulan nokta aslında hemen hemen her çocuğun karnesinde zayıf getirmekle ilgili endişe ve üzüntü yaşadığıdır. Bu nedenle aileler çok fark etmeseler de başarısızlıkları ile ilgili tehditler aslında onları içten içe daha da gerer. Hatta birçok durumda çocuklarda yoğun bir cezalandırılma korkusu ile kendilerine zarar vermeye kadar gidebilecek davranışlar görülebilir. Oysa yapılması gereken, karnedeki düşük notların nedenlerinin sadece çocuğun sorumluluğu olarak değil anne ve babanın bu sürecin bir parçası olduğu gerçeğiyle durumun değerlendirilmesidir. Bu değerlendirmeyi yapmak çok hassas bir dengeyi beraberinde getirir; zira başarıya odaklı bir ebeveynlik tarzının koşulsuz olması beklenen anne, baba ve çocuk arasındaki sevgi ve ilginin bir koşula bağlı olduğu izlenimini yaratabilme ve çocukların kendilerini sadece bir performanstan ibaret görme tehlikeleri kaçınılmazdır.

Öncelikle dönem başarısı değerlendirilirken çocuğun başarısını ve ders çalışmasını engelleyebilecek dikkat eksikliği, aile içi yaşanan zorlu bir durum, değişiklik ve bununla bağlantılı duygusal bir zorlanma (ör: boşanma, ölüm vb.), öğrenme güçlüğü, performans kaygısı ya da davranış problemleri olup olmadığı göz önünde bulundurulmalıdır. Tüm bunlar çocuğun zihinsel işlevlerini ve dolayısıyla akademik performanslarını büyük oranda etkileyen durumlardır. Bunlar yoksa anne ve babanın değerlendirmesi gereken önemli bir nokta okul seçiminin çocuğun kapasitesine uygun olup olmadığı ve kendi beklentilerinin çocuğun gerçek kapasitesine ne denli uygun olduğudur.

Çoğunlukla ailelerin akademik performans söz konusu olduğunda çocuklarından daha çok endişelendiklerini görüyoruz. Okul başarısı çocukların sorumluluğundan çıkıp ailelerin sahiplendiği bir mesele haline geldikçe çocuklara bu sorumluluğu almak adına bir alan kalmasını ve bu sorumluluğu öğrenmelerini beklemek yanlış olur. Bu durum çocukların akademik başarıyı aileleri için ulaşılması gereken bir nokta olarak algılamalarına sebep olurken, her türlü duygularını ailelerine yansıtabilecekleri bir alan haline de gelebilir. Bu nedenle dönem boyunca ebeveynlerin çocuklarının ders çalışmaları konusunda sürdürdükleri tutumların farkında olmaları önemlidir. Ebeveynlerin geriye dönüp dönem içerisinde çocuklarının zorlandıkları noktaları fark edip etmediklerini ve bu konuda herhangi bir şey yapıp yapmadıklarını, ders çalışma konusunda onlara ne kadar sorumluluk verdiklerini gözden geçirmesi gerekir.

Boşanma öncesi

Çatışmalarda; Çocukların kavgalarda ebeveynlerden birinin tarafını tutması teşvik edilmemelidir. Eğer çocuğun taraf tutması istenirse, çocuk ile diğer ebeveyn arasında yaşanacak soğukluk çocuğun suçluluk duymasına yol açarak onu olumsuz etkiler.

Çocuğun boşanma nedenini anlayabilmesi için...

Boşanma öncesinde anne ve baba arasında çocuklar tarafından gözlemlenen “çatışma” yaşanmış ya da yaşanmamış olabilir. Bazı ebeveynler hiç kavga etmediklerini, bu şekilde çocuklarını koruduklarını düşünürler. Oysa çocuklar mutlaka neden - sonuç ilişkisini kurarlar. Eğer boşanma öncesinde hiçbir çatışmaya şahit olmadılarsa, anne ve babasının neden ayrıldığını anlayamazlar. Hatta okul öncesi yaştakiler gözle görülür bir problem yoksa sorunu kendilerinin yarattığını sanabilirler. Bunun tam aksi olan anne ve baba arasında tehdit, dayak, küfür, vb. içeren büyük kavgalar da çocuklar için şahit olunmaması gereken durumlardır. Çünkü çocuğun en güvende hissettiği yuvası çatırdamaktadır ve bu durum çocuğu korkutur. Başına neler geleceğini bilememek çocuğun huzurunu tamamen kaçırır. Dolayısıyla ne çok çatışmalı, ne de süt liman görünen evlilikler boşanmayla sonuçlandığında çocuklar için sonuç olumlu olur. Çocuklar anne ve baba arasında bir sorun olduğunu bildikleri zaman, ayrılma haberini daha anlayışla karşılayabilirler.

Boşanma haberi çocuğa ne zaman verilmelidir?

Anne ve baba, boşanmaya kesinlikle karar vermeden çocukla bu konuyu konuşmamalıdır.

Boşanma haberi çocuğa nasıl verilmelidir?

Anne ve babalan en 90k zorlayan bu kotu haberin çocuğa verilme anidir Birlikte mi, yoksa anne ya da baba tek başına mı bunu çocuğa söylemelidir? Kötü haberin iyi bir söylenme şekli maalesef yoktur. Bu nedenle çocuğu üzmeden bunu söylemenin bir formülünü aramak faydasızdır. Yapmanız gereken şey suçun kendinde olmadığını anlamasını sağlamak, bundan sonra neler olacağını anlatarak onu hazırlamaktır. Anne ve baba birlikte, detaya girmeden boşanmanın nedeni (cinsellikle ilgili bilgilerden, birini kötüleyen sözlerden kaçınarak), bundan sonra kimin nerede yaşayacağı, ne sıklıkla görüşeceği anlatılmalıdır. Çocuğun soru sormasına izin vermeli, sorular onun anlayacağı şekilde cevaplanmalıdır. Çocuğun kaldıramayacağı şeyleri o gün ve o an söylemek gereksizdir. Üzerinde durulması gereken en önemli şey, anne ve baba boşansa bile, hala onun annesi ve babası olmaya devam ettiklerini, ayrı evlerde de yaşasalar bunun hiç değişmeyeceğini söylemektir.

Çocuk ne yaşar?

Anne ve babası boşanan çocuğun yaşayacağı en büyük ruhsal sorun, terk edilme korkusudur. Evden giden ebeveynin onu unutacağını, artik sevmeyeceğini sanır. Bu da kendine güvenini zedeler. Kimisi anne ve babasını bu işi başaramamış olmakla suçlar onları bir araya tekrar nasıl getirebileceğini düşünüp durur. Kötü bir olayı kabullenememe, ‘yas’ sürecinin en doğal parçasıdır. Bir suçlu ararlar çoğunlukla evden gideni suçlarlar ya da kavgalarda kim daha agresifse onu. Özellikle okul öncesi yaştakiler suçluluk, 6-8 yaştakiler üzüntü, 8-9 yaşın üzerindekiler kızgınlık duyarlar. Yetişkinliğe yaklaşmış çocukların boşanmayı kabullenmesi çok daha kolay olur, çünkü neyin neden olduğunu daha iyi bilirler.

Boşanma sonrası

  • Her yaştaki çocuklar bir süre bebeksi davranışlar gösterebilirler. Öfkeli olabilirler, ya da hastaymış gibi davranabilirler. Böyle zamanlarda cezaya değil fazladan desteğe ihtiyaç duyarlar.
  • Hayatımızda birçok şey değişecektir (daha az para, daha az ilgi, daha fazla sorumluluk, yeni okul, yeni ev, yeni arkadaşlar vb.). Bunları anlayabilmeleri ve kabul etmeleri için onlara şefkatle ama kararlı bir şekilde yaklaşmalısınız.
  • Ayrıldığınız eşinizden öç almak için çocuğunuzu görmeyi ya da ona destek vermeyi reddetmeyin,
  • Eşinize ne kadar kızgın olursanız olun, onu çocuğunuza kötülememeye çalışın. Dünyanın en kötü annesi/babası da olsa, onun sahip olduğu tek anne/babadır. Bu da onu sevmesi için yeterlidir. Onu eleştirdiğimizde çocuğunuz sevdiği birini sevmemek zorunda kalacak, bu da onu çelişkiye sokup, suçluluk hissetmesine neden olacaktır.
  • Düzenli bir ziyaret programının hazırlanması çok önemlidir. Çocuğun kendini terk edilmiş, sevilmeye layık olmayan bin gibi hissetmemesi için ayrı yaşadığı ebeveyninin onu ne zamanlar göreceğini bilmesi gerekir. Ancak o zaman kendini değerli hisseder.
  • Ayrı yaşayan ebeveyn, görüşme zamanlarında çocuğuyla birlikte zaman geçirmelidir. Bu vaktin sıklığından çok kalitesi önemlidir. Nadiren bile görüşülse, çocuk "ben annem/babam için çok değerliyim" duygusunu yaşıyorsa problem yoktur. Ancak çocuğunu aldığında onu bir yük gibi görüp, babaanne/anneanneye bırakıp, kendi hayatını yaşayan bir ebeveyn çocuğa bu duyguyu veremez.
  • Onunla her görüştüğünüzde özel şeyler yapmaya gerek yoktur. Sıradan vakit de geçirseniz önemli olan birlikte olmaktır. Sürekli hediyeler alarak kendinizi affettirmeye çalışmayın. Bu şekilde onu sadece doyumsuz yaparsınız. Çocuk her iki evde de normal, kurallı bir hayat yaşamalıdır.
  • Kendinizi kötü hissediyorsanız, çocukla duygunuzu paylaşın. Ama bunu yaparken dozajını iyi ayarlamalısınız. “Çok kötüyüm, mahvoldum gibi olumsuz şeyler yerine bu günlerde kendimi kötü hissediyorum. Ama üstesinden geleceğim" gibi geleceğe yönelik umutlu sözler kullanın.
  • Kardeşlerin birbirinden ayrılması çocuklar için ikinci bir yıkımdır. Zaten aile parçalanmışken, bir de kardeşinden ayrılmak çocuk için zordur. Bu nedenle kardeşlerin ayrılmaması önerilir.

Boşanma sonrası çocuklarda görülebilecek psikolojik problemler

Çocuklar bazen içinde bulundukları duruma içe kapanma ya da öfke ile karşılık verir. Utandığı için arkadaşlarıyla görüşmeyen, evden çıkmayan çocuğunuz için mutlaka yardım alın. Bazen de duygularını kontrol edemeyen çocuk basit şeylere sinirlenir, vurur, kırar, kendine veya etrafına zarar verir. Böyle zamanlarda öfkeye öfkeyle karşılık verilirse öfke kışkırtılır, kızgınlık anneye/babaya yönelir. Oysa çocuğun öfkesini boşaltması beklenir. Ondan sonra konuşulursa, sakin bir ortamda sorunlar daha rahat çözülür. Çocuğu susturmak için verilecek ceza ise onu daha fazla içine kapatacaktır. Sonunda öfke kendine döner ve “ben kötü biriyim” duygusu gelişir.

Çocuğun duruma tepkisi normal sınırları aşarsa depresyon, kaygı bozuklukları, uyku sorunları, okul sorunları, davranış sorunları gibi ruhsal sıkıntılar ortaya çıkar. Bu durumda mutlaka bir çocuk ruh sağlığı uzmanından yârdım almak gerekir.

İnsanın en temel duygularından birisidir KAYGI. Herkes uçağa binmeden önce, ameliyata girmeden önce ya da dişçi randevusuna giderken, belli düzeyde bir kaygı duyar. Bu her insan için doğaldır.

Kaygı, kişi duygusal ya da fiziksel baskı altındayken ortaya çıkan bir duygudur. Bir topluluk karşısında konuşmaya başlayacağımız anda soluk alıp vermemiz hızlanır, terlemeye başlarız, kalbimizin sesi kulaklarımızda gezinir, midemiz bulanmaya başlar ve bunlar hafif bir tedirginlik duygusuyla bizi rahatsız eder. Aynı duyguları bizim için önem derecesi yüksek bir sınava girerken de hissederiz.

Sınav kaygısı nedir?

Sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygıya “sınav kaygısı” denilir.

Öğrencilerin sınav öncesi ve sınav sırasında belli bir oranda kaygı duymaları doğaldır. Bu bir miktar kaygı öğrencinin daha uyanık ve dikkatli davranmasını sağlar.

Ancak öğrenmiş olduğu, bildiği şeyleri unutacak kadar kontrolsüz bir kaygı kişinin gerçek performansını göstermesini ve başarısını olumsuz yönde etkiler.

Kaygıyı tamamen kendi düşüncelerimiz tarafından üretiriz. Kaygı kaynağı belirsiz korkudur. Genel olarak insanlar kaygıyı; gelecekle ilgili karamsarlık, başarısızlık, endişe, umutsuzluk, karışıklık duygularıyla birlikte dile getirirler.

Sınav kaygısı da böyle başlar. Sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentiler sonucu oluşur. Öğrencilerin kendi kendileriyle yaptıkları olumsuz konuşmalar gerçekçi olmayan düşünce biçimlerinin yansımalarıdır. Sınav kaygısı yaşayan kişilerin dile getirdikleri düşünceler:

  • Sınavı kazanamazsam benim için her şey biter.
  • Bu sınavda başarılı olamazsam herkese rezil olurum.
  • İstediğim puanı alamazsam insanlar, ailem benim hakkımda ne düşünecek?
  • Çalışacağım pek çok konu var nasıl yetiştireceğim?
  • Ailem benim için bu kadar fedakarlık yaptı, mutlaka kazanmalıyım.
  • Sınavda aldığım not iyi. Ama benden daha iyileri var, asla istediğim yeri kazanamayacağım.

Bunlar her yıl sınava girmeden önce kafasından geçen düşüncelerdir. Üniversite sınavı, bilgilerin ölçüldüğü bir bilgi sınavıdır. Kesinlikle bir kişilik testi değildir. Ölüm-kalım savaşı değildir.

Yaşam süreci içerisinde bir takım iniş ve çıkışlarımızın olması doğaldır. Hayatımız boyunca birçok sınavla karşılaşacağız. Üniversite sınavı yalnızca bunlardan biridir.

Bilimsel açıdan olaya baktığımızda aşırı olmadığı sürece kaygı duymanın kişiyi motive ettiği hatırlanmalıdır.

Önemli olan eksikliklerimizi ve bunları gidermenin yolunu bulmak ve kaygının bizi engelleyecek kadar büyümesine izin vermemektir.

Kendi kendimizle yaptığımız olumsuz iç konuşmalar, gerçekçi olmayan düşünce biçimlerinin yansımalarıdır.

Sınav kaygısıyla nasıl baş edebiliriz?

Sınavdan önce

  • Sınava iyi hazırlanınız.
  • Verimli ders çalışma tekniklerini öğrenin ve uygulayınız.
  • Çalışırken düzenli tekrar yapınız.
  • Hedef koyunuz (günlük-haftalık-aylık).
  • Sınava kadar olan zamanınızı doğru planlayınız.
  • Dinlenmeye ve eğlenmeye zaman ayırınız.
  • Beslenmenize özen gösteriniz.
  • Düzenli egzersiz yapınız.

A. Zihinsel hazırlık

1. Sınava yönelik olumsuz düşünce kalıplarımız aklınıza geldiği an da bunları olumluya çevirebilirsiniz. Hatta zihnimize üşüşen, tekrar eden olumsuz düşüncelerinizi bir kenara yazabilir, karşısına da bu düşüncelerin olumlularını yazabilirsiniz.

2. Sınava yüklediğiniz anlamları düşününüz. “Sınavı kazanırsam hayatım kurtulur.”, “Sınavı kazanırsam kendimi değerli hissedeceğim, kazanamazsam değersiz.”

Aslında sınavı kazanamasak da her zaman alternatif seçimleriniz olduğunu aklınızdan çıkarmaz ve üniversiteyi kazandığınızda da kazanamadığımızda da çok değerli olduğunuzu hatırlarsanız, üzerinizdeki baskıyı bir miktar kaldırmış olursunuz.

3. Küçük başarılarınızı ve gelişmelerinizi takdir ediniz.

4. Zayıf yönlerinizi saptayın ve bu yönlerinizi geliştirmek için güvendiğiniz büyüklerinizden yardım isteyiniz.

5. Sınava yaklaştıkça çalışma temponuzu yavaşlatınız.

6. Arkadaşlarınızla sınavla ilgili konuşmayınız, konuştukça kaygınız artacaktır.

B. Gevşeme teknikleri

Nefes egzersizleri: Doğru nefes vücudu rahatlatır, gevşemeyi sağlar. Alınan nefesle birlikte oksijenin vücudun en uç noktasına gitmesini ve stresin azalmasını sağlar. Doğru nefes alma ve verme egzersizi kaygının düşmesine yardımcı olur.

Bedensel Gevşeme: Dikkatinizi bedeninizin belli noktalarına vererek o bölgedeki duyularınızın - gerginliklerinizin farkına vararak o bölgenin gevşemesine izin vermektir.

Başınızdan başlayarak omuzlar, kollar, karın ve kalça, bacaklar ve ayaklara sırayla odaklanmak ve gevşemeye izin vermek bedeninizin rahatlamasına yardımcı olur.

İmajinasyon: Kendinizi sınavda ve soruları rahatlıkla yanıtladığınızı hiçbir soruya takılmadan ilerlediğinizi hayal ediniz.

Soru çözerken, ders çalışırken çok sıkıldığınızı ya da dikkatinizin dağıldığını hissettiğiniz anlarda kısa bir süre ara vererek; kendinizi bir göl kenarında, bir meyve bahçesinde yürürken ya da size kendinizi iyi hissettirecek bir doğa manzarasında hayal edebilirsiniz.

Ailelere yönelik: Kaygı bulaşıcıdır. Genellikle anne-babalar çocuklardan daha kaygılıdır. Anne-babanın yoğun kaygısı da bazen çocuklara geçer.

Bu noktada anne-babaların dikkatli olmaları gereklidir. Kendi olumsuz duygu ve düşünceleri aktarmak yerine onlara destek olmak çocuklar açısından daha yararlı olacaktır.

Zaman zaman anne - babalar çocuklarının çok üstünde hedefler belirlemekte ve çocuklara bu konuda ısrarcı olabilmektedirler. Bu durumda çocuklar kendilerinden bekleneni yerine getirememekle ilgili daha fazla endişe ve korkuya kapılabiliyorlar.

Burada önemli olan çocuğun kapasitesini kabul edip, onun durumuna uygun çalışma düzeni ve hedefler belirlemektir. Bu da çocuğun çalışma isteğini ve anlama becerisini olumlu etkileyecektir.

Bütün bunlara rağmen sınavla ilgili kaygınızın, gerginliğinizin aşırı derecede olduğunu düşünüyorsanız, bir uzmandan yardım almanızda yarar vardır.

 

Bebeklikten çocukluğa geçiş dönemidir. Artık yürümeye ve konuşmaya başlamış olan çocuk, pasif ve bağımlı olmaktan kurtulmak ister. Herşeyi araştırmaya, ellemeye başladığında kısıtlamalarla karşılaşır. Ancak engellenmeye karşı çıkar, söz dinlemez, inatçı ve öfkeli olur. Kendini yere atıp tepinir, başını duvarlara vurur, hatta kendini kusturur. Böylece anne ve çocuk arasında bir çekişme başlar. Çocuk, bağımsız olmaya çalışırken ne kadar çok şeyi yapamadığını da farkeder. Annenin yardımına hala muhtaçtır. Bu nedenle boyun eğme ile baş kaldırma arasında bocalayıp durur.

Karşıt duygular arasındaki bu gidiş geliş en belirgin olarak tuvalet eğitimi ve beslenme konusunda ortaya çıkar. Artık tuvaletini istediği zaman tutup istediği zaman bırakabilen çocuk, bundan haz alır. Dışkısına kendinin bir parçası ve değerli bir nesne gözüyle bakar. Kirli bezinden rahatsızlık duymaz, hatta sıcaklığından ve kokusundan hoşlanır bile. İşte bu dönemde eğer temiz ve titiz bir anne tarafından baskı ve zorlamayla karşılaşır ve bağımsızlığı engellenirse, ya anneye karşı direnip olmadık yer ve zamanda yapacak, ya da onu memnun etmek için boyun eğecektir. Anneye direnen çocuklar ilerde inatçı, boyun eğenler ise titiz ve düzenli bir kişilik geliştirirler. Bazen de çocuklar büyümeyi reddeder ve bezine yapmayı sürdürür. Genellikle kardeşi olan çocuklarda bu duruma sık rastlanır. Bezini bırakmayı istemeyen çocuklara karşı anlayışlı olmalı, onların kendi dışkılarını bizim gibi “pis” olarak değil de kıymetli olarak değerlendirdiği bilinmelidir. Tuvalet eğitiminde en önemli nokta, çocuğun istekli olmasıdır. Biyolojik yönden hazır olsa da tuvaleti henüz kullanmak istemeyen çocuk zorlanmamalıdır.

2-3 yaşta anne ile olan çatışma beslenme konusunda da sürer. Bizim toplulumuzda yemek konusunda israr adeti vardır. Misafirimizi iyi ağırlamanın yolu ikramdan geçer. Bunu çocuklarımıza da uygularız. Onu sevdiğimizi, iyi baktığımızı ifade etmenin bir yoludur iyi yedirmek, belki bu şekilde kendimizi de daha iyi hissederiz, çünkü görevimizi yapmışızdır. Ancak bağımsız olmaya çalışan bir çocuğu zorlamak, direnmesine fırsat vermektir. Çocuklar, aynı tuvalet eğitiminde olduğu gibi zorlanmaya tepki olarak yemeyi reddedebilir. Bunu yemeği ağzında tutarak ya da tükürerek yaparlar. Titiz anneler, çocuk yerken döküp saçacak endişesiyle çocuğun kendi yemesine izin vermek istemez. Mükemmelliyetçi ya da sabırsız anneler de çocuk çabucak ve en fazla miktarda yesin diye ağzına besler. Oysa yapılması gereken en doğru şey, yemeği tabağına koyduktan sonra (çocuk daha açken) çocuğun yiyeceğiyle tanışmasına, onu elleyip ağzına götürmesine, ya da eline kaşığı verip kendi kendini doyurma başarısını tatmasına izin vermektir. Çocuk hevesini aldıktan sonra ise anne beslemeye devam edebilir.

2-3 yaş arası, çocuk için bocalama ve kararsızlık dönemidir. Bebek mi, büyük çocuk mu olduğuna karar vermeye çalışmaktadır.

Çocuğunuz öfkelendiğinde;

İnatlaşmayınız, bunu kazanılacak ya da kaybedilecek bir savaş gibi görmeyiniz.

İlgisini başka yöne çekiniz.

Onunla tartışmayınız, sabırla öfkesinin dinmesini bekleyiniz. Bu sırada ilginizi ona yoğunlatırmayınız.

Olumsuz davranışı bittiğinde yeniden ilgileniniz. Neden istediğini yapmadığınızı anlatınız.

“Şimdi böyle olursa ilerde ne olur!” gibi bir korkuya kapılıp 2 yaş çocuğunu cezalandırmayınız. Unutmayınız ki bu yaşta duygular çok değişkendir. Bir anda ağlayıp bir anda susarlar. Dikkatlerini başka yöne çekmek çok kolaydır.

Bu dönem, “Sorgu çağı”dır. “Bu ne?”, “Niye?” sorularını sıkça sorar. Bıkıp usanmadan sorularına cevap vermeye çalışmalısınız. Çok yorulduğunuz zaman, içtenlikle bunu ifade edebilirsiniz: “Artık yoruldum. Sorularını cevaplamaya daha sonra devam edeceğim. Şimdi biraz dinlenmeliyim”

Kalem tutarken el seçimi belirginleşmeye başlar. 4 yaşa kadar tamamlanır.

Unutmayınız ki herkes sağ elini kullanmak zorunda değildir. Sağ elini kullanmak konusunda baskı yapmayınız, çünkü bu seçim psikolojik değil fizyolojik kaynaklıdır.

3 yaş çocuğu ortalığı dağıttıktan sonra temizlemeye, toplamaya bayılır. Sorumluluk duygusunu öğretmek için bu dönem çok uygundur. Ona yardımcı olarak toplamasını talep ediniz.

Mutluluk, öfke, üzüntü, korku konusundaki değişimler, gelişen bilişsel kapasiteyi yansıtır. Önceden fark edemediği, algılayamadığı durumları artık tehlike olarak anlar. 2-4 yaş arasındaki çocuklar karanlıktan, köpekten, yılandan, kaynağını bilmediği yüksek seslerden korkar.

Korkular

Çocuğunuz korktuğunda onu sakinleştirmek için “Bunda korkacak ne var!” demeyiniz. Bu, onun duygusunu hafife almak, önemsememek olur. Onun yerine “Merak etme, ben senin yanındayım, seni korurum” diyebilirsiniz.

Korkulacak şeylerden uzak tutmak, çocuğunuzu korumaz. Tersine, bilgilendirmek gerekir. Ancak şuna dikkat etmelisiniz: Çok fazla anlatmak da korkuyu kuvvetlendirebilir.

“Koşma düşersin!” şeklinde sürekli yapılan uyarılar, bazı çocukları gereğinden fazla korkutup cesaretsiz, güvensiz yapabilir.

2 yaş çocukları oyunda işbirliği yapmazlar. Yanyana ama birbirlerinden bağımsız oynarlar. Çocuğunuzu diğer çocuklarla yanyana getiriniz ama birlikte oynamak, oyuncağını paylaşmak konusunda baskı yapmayınız. Seçim hakkı veriniz: “Hangi oyuncağınla arkadaşının oynamasına izin verirsin?”

Bu yaşta sembolik oyun (-miş gibi) gelişir, örneğin sopaya atmış gibi davranır

Bu yaşın en büyük sorunlarından biri de “yatma sorunu”dur. Gece bir türlü uyumak istemezler, çünkü herkes daha eğlenirken onlar neden karanlık bir odaya girip eğlenceyi kaçırsın? Bu nedenle yatma zamanını eğlenceli hale getirmek faydalı olur. Ona banyo yaptırırken suyla oynatınız, masallar okuyunuz, beraber ufak tefek bir şeyler atıştırınız, vb. Böylece ona en çok ihtiyacı olan şeyi vermiş olursunuz.

Mutlaka uzmanlardan destek alarak çocuklarınızı yetiştirmelisiniz.

Herhangi bir organik nedene bağlı olmaksızın okul becerilerinde sorun olmasına öğrenme güçlüğü denir. Bu durum zeka geriliğinin, duygusal kusurun ya da kültürel faktörlerin bir sonucu değildir. Çocuğun aritmetik beceri, okuma, yazma gibi akademik becerilerinden birinin, zekasına göre beklenen düzeyin belirgin derecede altında olması durumu olarak da ifade edilebilir. Yapılan araştırmalar, 30 kişilik bir sınıfta 2 - 4 çocukta öğrenme güçlüğü olduğunu göstermiştir.

Öğrenme bozuklukları 3 grupta incelenir:

  • Okuma bozukluğu
  • Yazma bozukluğu
  • Aritmetik beceri bozukluğu

Okul becerilerinde bozukluk; aritmetik işlem, okuma ya da yazmadan birinde olabileceği gibi bir çocukta bunlardan ikisi ya da üçü bir arada bulunabilir. Okuma bozukluğuna disleksi denir.

Okuma sırasında; kelimelerin ya da harflerin ayrımında, sıralanmasında yetersizlik ya da ses ve görüntünün birleştirilmesinde zorluk vardır. Benzer sesleri karıştırır.

Yazma bozukluğunda; harf, heceleme, noktalama, sayfa düzenleme ve gramer hataları söz konusudur.

Matematik beceri bozukluğunda; matematik terim, sembol, işaret ve kavramları algılamada zorluk, doğru kopyalama ve deftere geçmeyi engelleyen dikkat problemi ya da problem çözmede yetersizlik vardır.

Belirtiler:

Bu belirtilerin hepsi aynı çocukta görülmeyebilir.

1. Görsel algı sorunu

  • Okurken odaklanmada, bir satırdan diğerine geçmede zorlanır.
  • Görsel ayrımlaştırma yetenekleri zayıftır. Harfleri, sayıları ve sözcükleri ters yazar, döndürür veya yerini değiştirir. (b yerine p, fil yerine lif, 7 yerine 2, bayrak yerine baryak) yazabilir.)
  • Okurken harf atlama, satır atlama görülür.
  • Uzaklık, derinlik algılamada zorlanır.

2. İşitsel algı sorunu:

  • İşitsel ayrımlaştırmada güçlük yaşarlar. Bazı harfleri karıştırırlar. (f-v, b-m gibi)
  • Yönergeleri unutabilir, dinlemiyor görünebilirler.

3. Dokunsal algı sorunu:

  • Çocuk eğer dokunarak bir nesneyi tanımlayamıyorsa, nesnelerin şeklini, sayını ayırt edemiyorsa bu sorunu yaşıyordur.
  • Bu sorunlar; okuma, yazma, tahtadan yazı geçirme, yön bulma, mesafe algılama, hızlı bir konuşmayı izleme ve bütünüyle algılama gibi alanlarda zorlanmaya neden olduğu için başarı düşer.

4. Dil problemleri:

  • Dil gelişimi bir kısmında gecikmiştir.
  • Dilin gramer yapısına uygun olarak kelimeleri sıralayıp cümle oluşturmada güçlük yaşarlar.
  • Kendini ifade etmede zorlanır.

5. Organizasyon sorunları

  • Dağınıktırlar.
  • Zamanı iyi kullanamazlar.
  • Yaşamını ve çevresini düzenlemekte güçlük yaşar. Bu nedenle ödevlerini organize edemez.
  • Verilen yönergeleri birbirine karıştırır.

6. Oryantasyon sorunları

  • Sağ-sol ayırt edemezler.
  • Mesafe ve ölçümlerde zorluk yaşarlar.
  • Yön saptayamamasına bağlı top yakalama, ip atlama gibi alanlarda sorunlar yaşanır.

7. Çalışma alışkanlıkları

  • Yavaş ve verimsiz çalışırlar.
  • Sebat göstermekte zorlanırlar.

8. Sosyal ve duygusal davranış sorunları

  • Birçok alanda yaşadığı zorluklar sonucunda bu çocukların sorunları okulla sınırlı kalmaz. Tüm sosyal yaşamlarını da etkiler.
  • Sözsüz mesajları, duyguları anlama ve ayırt etmede güçlük yaşarlar.
  • Sınırları bilme ve kendini kontrol etmede zorlanır.
  • İçgüdüsel davranışları vardır. Genellikle sonucun ne olacağını düşünmeden ani tepkilerde bulunurlar.
  • Kendini değersiz, güvensiz ve kötü hisseder.
  • İçe kapanma, bezginlik, alınganlık gösterebilirler.
  • Yeterince zeki olmadıklarını düşünebilirler.
  • Arkadaşlarıyla geçinemezler.
  • İlgi ve motivasyon eksikliği yaşarlar.

9. Akademik beceri bozuklukları

  • Okumayı sökememe,
  • Yazı bozuklukları, ters yazma,
  • Matematikte güçlükler, çarpım tablosunu öğrenememe, sembolleri karıştırma,
  • İmla ve noktalama hataları görülür.

10. Zeka düzeyi

Normal ya da normalin üzerindedir. Öğrenme bozukluğu olan çocuklar bu özelliklerin tümünü taşımayabilir. Her biri farklı alanlarda ve yoğunlukta bu belirtileri gösterirler. Tıbbi ve psikolojik değerlendirmeler ve çeşitli testler uygulanarak tanı konur. Erken tanınması önemlidir. Öğrenme güçlüğü olan çocukların tedavisinde uzman-aile ve okul işbirliği çok önemlidir. Bu üçlü arasında kurulan işbirliğinin her zaman tedavi sürecini olumlu yönde etkilediği görülür. Çocuklar yaşadıkları sorunun farklı öğrenmeden kaynaklandığını anladıklarında ve özel çalışmalarla ilerleme kaydettiklerinde düşün benlik saygıları zaman içerisinde yükselir.

Çocuklar da ebeveynlerinin yaşadığı süreçlerin farkındadır ve bilgi almak isteyebilir. Soru sormamaları, ilgilenmiyormuş gibi görünmeleri merak etmedikleri anlamına gelmez. Çocuğun yaşına uygun, anlayabileceği bir dilde ve sindirebileceği bilgiyi vermek gerekir.

  • Hasta olan ebeveynin durumunu kısaca anlatın.
  • Tedavinin yan etkilerinden kaynaklanan değişikliklerin (saç dökülmesi, halsizlik gibi) hastalıktan değil tedavinin yan etkilerinden kaynaklandığını anlatın.
  • Bunun geçici bir durum olduğunu vurgulayın.
  • Sorularını cevaplayın endişelerini ifade etmesine izin verin
  • Endişelerini gidermeye çalışın.
  • Hastalık, doktor, hastane temalı oyunlar oynamasına, resimler yapmasına izin verin.
  • Hastalık ve iyileşme konularının işlendiği çocuk kitaplarından yardım alın.
  • Çocuğun günlük rutinlerinin devam etmesini sağlayın.
  • Ailece yaşadığınız duygusal çalkantılara tanık olmasına izin vermeyin.
  • Çocuğun hasta olan ebeveynine duygularını açmasını teşvik edin; resim çalışmaları ya da mektup yazmak gibi.

Çocuklar anneleriyle kurdukları güvenli ilişkilerle kendilerine ve çevrelerine güvenmeyi ya da kurulan yetersiz temaslarla kendilerine ve çevrelerine güvenmemeyi öğreniyorlar. Bu da onların ileride çevreleriyle kuracakları ilişkilerin temelini belirliyor.

Çocuk gelişiminde ANNENİN rolü

Annenin kalbi ve koşulsuz sevgisi her çocuğun okuludur adeta bambaşka duygular içeren bu eşsiz okul, ilk andan itibaren çocuğun yaşamında büyük etkilere sahip... Dolayısıyla, anne olmak sadece çocuk doğurmak değil, aynı zamanda onu hayata hazırlamak olarak da biliniyor.

Çocukların gelecekte özellikle ruhsal açıdan başarılı ve sağlıklı olabilmeleri için anneleriyle olan iletişimlerinin süreklilik içerisinde dengeli, sevgi dolu ve uyumlu devam edebilmesi gerekiyor. Uzmanlar, kişilik gelişiminin insanın yaşamı boyunca türlü değişimlere açık olduğunu belirtse de, bireyin kişilik yapılanmasının temeli anne karnında başlayıp, çocukluk döneminde atılıyor. Annenin çocuk üzerindeki ilk etkileri hamilelik sürecinde başlayıp, bir hayli önem arz ediyor. Bu nedenle, bir annenin bebeği ile olan iletişimi anne karnında başlıyor. Çünkü işitme duyusu anatomik yapısı sayesinde diğer duyu organlarından daha önce oluşuyor ve bu nedenle 'ses işitme ve tepki verme fonksiyonları' yoluyla annenin çocuğunun üzerindeki etkisi bir kat daha artıyor.

Annenin ruhsal durumu, yakın, sıcak ve duyarlı sosyal çevrenin varlığı, aile ve eş ilişkileri; çocuğun annesi ve sosyal çevresiyle güvenli bir bağ oluşturmasına ön ayak oluyor. Çocuğun kendini güvende hissetmesi, duygularını doğru duygusal işaretlerle ifade edebilmesi, gerekli becerileri kazanabilmesi, özgüven, öz değer ve öz yetkinliğin oluşumu, toplumsal yeterliliği gibi pek çok psikolojik yapı, özellikle 0-6 yaş çocukluk döneminde, anne-çocuk iletişimiyle gerçekleşiyor.

Çocuklar gelecekte anneleri onları ne yaptıysa o oluyorlar, mantığı hayata geçiyor. Dolayısıyla, ilk günden itibaren çocuk ile karşılıklı etkileşimde bulunmak, bakımını, beslenmesini, korunmasını ve sevgi ihtiyaçlarını karşılamak için bir annenin gösterdiği olağanüstü çabaları, sadece anneler gününde hatırlamak yerine, hiç ama hiç unutmamak gerekiyor.

Ruhsal gelişim, bilişsel ve sosyal yönleriyle YAŞAM BOYU devam eden bir süreç...

Gelişim süreci içinde anneler, çocuklarının, bilişsel ve sosyal alanlarda edindikleri bilgileri içselleştirmelerinde aktif rol oynuyorlar. Bu süreç içinde çocuklar; bağımlılıktan özerkliğe, ben-merkezcilikten paylaşmaya, sabırsızlıktan, isteklerini ertelemeye ve beklemeyi öğrenmeye, tutarsız davranışlardan tutarlılıklara, duyguları ani değişmelerden daha dengeli bir duygu durumuna, düşünceleri ise somut düşünceden soyut ve mantıklı düşünmeye doğru bir gelişim ve değişim gösteriyorlar. Bu süreçte annenin sevgisini dengeli, sürekli ve tutarlı bir biçimde vermesi, en az çocuğun beslenmesi için gerekli olan besin maddeleri kadar önem arz ediyor. Diğer en önemli şey, annenin çocuğuna verdiği bakım ve çocuğu ile geçirdiği süre değil, geçirilen sürenin niteliği, annenin duyarlılığı, koşulsuz sevgisi, ilgisi ve cesaretlendirmesi...

1- Sınavın yaklaşmakta olduğunu sürekli çocuklarınıza hatırlatmayın.

2- Rahatlar düşüncesiyle sık sık “sana güveniyoruz”, “sen yaparsın” ya da “kazanırsın, merak etme” türünde konuşmalar yapmamaya çalışın.

3- Çocuğunuzla sınav öncesinde kendisini nasıl hissedip değerlendirdiğine yönelik konuşmalar yapın, gerekiyorsa sadece dinleyin.

4- Çocuğunuzla gündemi belli olan, özellikle onu ve çalışmalarını konu alan konuşmalar yapabilirsiniz.

5- Çocuğunuza yönelik olarak yapacağınız olumlu şeyleri sınav sonucuna endekslemeyin.

6- Sınav öncesinde öğrencinizi kaygılandıran, telaşlandırıcı tavır ve davranışlardan kaçının.

7- Çalışmasını sağlarım düşüncesiyle tehditler, suçlayıcı ve eleştirel bir gözle yaklaşıpdeğerlendirme yapmayın.

8- Çocuğunuzun sizden beklediği tek şey kendisi objektif bir şekilde değerlendirmeniz ve sonuçne olursa olsun onun yanında olduğunuzu hissettirmenizdir.

9- Bazı durumlarda anne-baba kendi gerçekleştiremedikleri ideallerini çocuklarının gerçekleştirmesini isterler.”Ben olamadım, o olsun” anlayışı ile gençler zorlanır, baskı altında tutulur. Çocukların istek ve ideallerinin sizinkinden farklı olabileceğini unutmayınız.

10- Çocuğunuzun başarısını başkaları ile kıyaslamanız onu üzecektir. Nasıl ki insanların fiziksel özellikleri aynı değilse başarıları da aynı olmayabilir. Onu başkaları ile değil daha önceki kendi durumu ile kıyaslayınız.

11- Aile içindeki çatışmalar gencin başarısını azaltacaktır. Aile içi tutarlı davranışların ve belirli kuralların olması aile içi iletişimi kolaylaştıracaktır.

12- Ders çalışma konusunda yapılacak aşırı baskılar çocuğunuzun çalışma ve başarma isteğini düşüreceği için bu konuda aşırı baskı yapmayınız. Motive edici ve destekleyici yaklaşımlar daha sağlıklı olacaktır.

13- Çocuğunuzun sınava sakin ve endişeden uzak hazırlanmasına çalışın; sizin kaygılı ve telaşlı olmanız onun da kaygısını çoğaltacaktır.

14- Okul seçimi veya meslek seçimi konusunda yol gösterebilir, fikrinizi söyleyebilirsiniz, ama son kararı siz değil, çocuğunuz versin. Unutulmasın ki çocuğunuzun yeteneklerine ve isteklerine uygun olmayan bir mesleği seçmesi onu mutsuz ve başarısız yapar.

15- Çocuğunuzun sınırlarını zorlamayın. Geçmiş okul ve sosyal hayatındaki başarılarını göz önünde bulundurarak gerçekçi beklentiler içinde olun.

16- Çocuğunuzun hem okul derslerine çalışması hem de sınava hazırlanması onun yükünü artırmaktadır. Kendini daha rahat hissedebilmesi için ders dışı faaliyetlere de zaman ayırmasına izin verin.

17- Anne – baba olarak göreviniz çocuğunuza iyi bir eğitim vermek olduğu kadar, ona hayatı sevdirmek ve yaşama sevincini aşılamak olduğunu göz ardı etmeyin.

18- Ders çalışmak ve sınav kazanmak uğruna çocuklarınızla olan yakınlığınızı tehlikeye atmayın.

19- Önündeki sınavda başarılı olsa da olmasa da önemli olan çocuğunuzla aranızdaki sıcaklığın tehdit edilmemesidir.

20- Anne ve babaların kabul etmeleri gereken bir şey vardır ki, kimse kimseye yaşamayı öğretemez. Herkes hayatı kendisi, “yaşayarak” öğrenir. Çocuklarınızın bazı hatalar dışında, yaşayarak öğrenmesine izin verin.

21- Sınavlar sadece birer fırsattır. Bu fırsatların bir şekilde telafisi vardır. Aile, öğrenciye sınavın bir ölüm-kalım meselesi olmadığını, yararlanılması gereken bir fırsat olduğunu, bu fırsat kaçırılsa bile hayatta başka fırsatların onu beklediğini, bir kapı kapanırsa başka bir kapının açılacağını, bu sınavı kazanmanın hayatta başarılı ve mutlu olmak için tek yol olmadığını anlatın.

22- Unutmayın ki, kendi varlıklarından memnun olanlar, iyi sonuçlara ulaşırlar. Hoşgörü, karşımızdakini istediğimiz gibi olmaya zorlamak değil, kendi istediği gibi olmasına imkan verme büyüklüğüdür.

Bir eğitim yarıyılını mutlu bitirecek öğrenciler olduğu kadar; mutsuz, kaygılı bitirecek öğrenciler de vardır. Bu öğrenciler için karne dönemi hayatlarının en sıkıntılı dönemleridir. Kendileri şimdiden karnenin sonucunu bilirler fakat evde bekleyen anne ve babaların son durumdan kesin olarak haberleri olmayabilir. Anne babalar çocuklarının genel durumunu bilseler de, son bir umutla karnenin iyi gelmesini beklerler. Bu bekleyiş de çocuğu kaygılandırır.  

Kötü karnenin sorumlusu sadece ÇOCUK değil

Kötü karnenin tek sorumlusu çocuk değil sonuç olarak çocukla bu sorumluluğu paylaşmak gerekli. Çocuğun okul başarısızlığı hangi nedenlerden kaynaklanıyor olabilir:

Kişisel özellikler

Aileden kaynaklanan sebepler

Okuldan kaynaklanan sebepler olarak sıralanabilir. 

Kişisel ÖZELLİKLER

Çocuğun IQ seviyesinin yaşıtlarına oranla düşük olması, öğrenme güçlüğü, depresyon, davranım bozukluğu, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun mevcut olması, bedensel bir engelinin veya rahatsızlığının bulunması görme-işitme kayıpları önem taşımaktadır.

AİLEDEN kaynaklanan sebepler

Aile içi ilişkilerin nitelikli olması, çocukla iletişim dilinin doğru olması, çocuğun gelişim dönemlerinde zengin uyaran verilmesi, öğrenme ile ilgili çevresel faktörlerin sağlıklı olması, anne-babanın sağlıklı model olması, kültürel seviyenin, ders çalışma ortamının sağlanması, ailenin disiplini, başarıyı olumlu etkileyen faktörlerdir. Ailelerin diğer çocuklarla kendi çocuklarını kıyaslamaları, başarısızlığı sonucu onu yargılamaları ve eleştirmeleri yerine çözüm yolları aramaları en doğru yaklaşımdır.

OKULDAN kaynaklanan sebepler

Okuldaki eğitim ve öğretim programının çocukların gelişim seviyelerine uygun zenginleştirilmiş programlar olması, öğretmenin bilgi aktarımı, disiplini sağlayabilen araştırıcı, etkili öğretmenlik yetilerine sahip olması gerekmektedir.

Çocuğun akademik başarısı beklenenin altında ise öncelikle bir araştırma yapılmalıdır. Bir çocuk-ergen psikiyatristi ve psikoloğundan yardım alınmalı, çocuk-aile ve okula yönelik bir çalışma düzenlenmelidir.

En çok yapılan HATALAR

En çok yapılan hatalar, çocuğu cezalandırmak, tehdit etmek, diğer çocuklarla kıyaslamak, korkutmak, kişiliğine yönelik saldırılardır. Bu davranışlar çocukta suçluluk duyguları oluşturabilir ya da çocukta savunmalar gelişebilir. Uyum ve davranış sorunları da ortaya çıkabilir. Yani tabloya başka sorunlar eklenebilir.

Ne YAPILMALI?

Çocuğu bu süreçte yalnız bırakmak değil, ona her durumda değer verdiğimizi hissettirmemiz, sorun varsa soruna yönelik tedbirler almamız gerekmektedir.

Yarım dönem boyunca çocuk başaramadığını tatilde başaramaz. Çocuktan tatilde sıkı çalışma programı uygulamasını beklememek, ancak özel eğitimle desteklenmesi gereken bir durum varsa, bir eğitici rehberliğinde ek çalışma yapılması uygun olacaktır.

Tatil, tatil gibi yaşanmalıdır. Özel destek gerektiren durumlar dışında, genel bir tekrar, kitap okuma, çok zorlayıcı olmayan çalışmalar yapılabilir.”

Aile büyüklerine ziyaretler planlayın: Annenne ve babanne ziyaretleri ile aile özlemini giderebilecek sıcak bir ortamlar oluşturun. Bu çocuğunuzun ruhsal doygunluğa erişmesini ve yeni döneme huzurlu ve hazır başlamasına yardımcı olacaktır.

Aktivitelere katılım düzenleyin: Yoğun okul zamanında fırsat bulunamayan aktivitelere katılınabilir,örneğin kış döneminde kayak yapılabilir, yüzme veya dans kurslarına gidilebilir. Çocuğunuzun hangi dala daha yatkın olduğunu tespit edip, isteğine göre yönlendirmek ve gerek sanat gerek spor dalında destek sağlamak en doğru adım olacaktır.

Dinlenmeyi asla unutmayın: 15 gün çocuğunuzu asla okulda öğrendiklerinden ve okul ortamından uzak tutmaz hem de çocuğun dinlenmesi hem de vücut yorgunluğunu atması için ideal bir süredir.

Tatilde doğal ortamları tercih edin: Yapacağınız şehirden uzak küçük birliktelikler çocuğunuz için adeta bir ruhsal terapi olacaktır. Yeni döneme yüksek bir moral ve enerjiyle başlamasını sağlar. Aile içindeki huzur ve birlikte geçirilen kaliteli zaman okul başarısını her zaman artıracaktır.

Tatili görüşülemeyen arkadaş, akraba ve kuzenlerle görüşmek için bir firsata çevirin: Okul döneminde bu ortamları yakalamak çok zor oluyor,derslerin yoğunluğundan dolayı,15 günlük bu tatil kesinlikle bu eksikliği gidermek için sunulan bir fırsattır, bunu iyi bir şekilde değerlendirmek gerekiyor.

Bilgisayarlara biraz mola! Çocuğunuza tatile başlamadan önce seveceği birkaç kitap okuması önerin.

İlgilendiği bir konu hakkında bir yazı hazırlaması önerin: Çocuğunuza bu şekilde hem isteyerek yapabileceği, bilgi dağarcığını arttırabilceği hem de araştırma ruhunu aşılayabileceği bir imkan sağlayın.

Herşeyin başı sevgi: Unutmayın aile ve akraba bağlarını kuvvetlendirerek, eğlenceli,kültürel ve sportif aynı zamanda bilimsel ve eğitici bir tatil geçirmek elinizde…Çok güzel ve verimli bir sömestre tatili geçirmeniz dileğiyle..

Bilgiler tekrar edilmedikçe unutulur. Çocuklar bilgiyi ne kadar tekrar ederlerse o kadar iyi öğreneceklerdir. Bu tekrarlar okulda yoğun olarak yapılabiliyorsa bu durumda eve fazla iş kalmaz. Eğer okulda yeterli tekrar yapılamıyorsa mutlaka eve geldiklerinde tekrar yapmaları gerekmektedir. Buradaki önemli nokta “ödev verilmeli-verilmemeli” tartışmasından çok verilen ödevin özellikleri; öğretmenin, ebeveynin ve öğrencinin ödeve karşı tutumlarıdır. Bazı öğretmen öğrencilere çok ağır ev ödevi verirken, ödevin niteliğini göz ardı edebilirler. Bazı öğretmenler ise az, ancak öğrencinin düşünme becerilerini geliştirici nitelikte ev ödevleri verebilmektedir. Öğretmenlerdeki bu farklılıklara karşılık, öğrencilerin ev ödevlerini yapıp yapmamasına göre de birbirlerinden farklılıklar gösterirler. Ev ödevlerini düzenli biçimde yapan öğrenciler olduğu gibi, bu görevi düzenli yapmayan öğrenciler de bulunmaktadır.

Şişli Florence Nightingale Hastanesinden Uzm. Psikolog Belgü Kaçmaz, önemli olan ödevin verilip verilmemesinden ziyade verilen ödevin niteliği olduğunu belirtiyor.

Çocuğa ÖDEV verilmeli mi verilmemeli mi?

Ödev, öğretmenlerin her gün öğrenciler okuldan eve döndüklerinde, bir sonraki güne hazırlanmaları ve/veya o gün öğrenilen dersi tekrar etmeleri ya da yeni bir bilgiyi öğrenmeleri için verilen alıştırmalardır. Bu noktada öğretmenin, ebeveynin ve öğrencinin ödeve yaklaşımı; ödevlerin yapılması ve ödev yapmanın faydasını arttırıcı etkisi olması açısından önemlidir. Siz kendinizi düşünebilirsiniz. Mesela yeni bir dil öğrenirken ne kadar çok tekrar yaparsanız o kadar kolay ve kalıcı bir şekilde öğrenirsiniz. Tekrar etmediğinizde ise yavaş yavaş bilgilerinizi unutmaya başlarsınız. Aynı şey çocuklarınız için de geçerlidir.

Peki anne baba ödev konusuna NASIL yaklaşmalıdır?

Öncelikle ödevin bir amaç değil, tekrar için bir araç olduğunun farkına varmak yararlı olabilir. Çocuklar zaten okulda tüm bir günü yeni bilgiler öğrenerek ve yorularak geçirmekteler. Eve geldiklerinde ise rahatlamaya ve biraz boş zaman/ hobi zamanı geçirmeye hakları var. Eğer ödevleri eve gelir gelmez yapılması gereken birer yük olarak görürseniz çocuklarınız da sizin gibi düşüneceklerdir.

Çok ısrarcı olmak, çocuk eve girdiği anda “hemen ödevine otur” demek, ödevlerde eksiklik olduğunda cezalandırmak ya da ödevler zor geldiğinde onlara kızmak pek etkili yöntemler olmayacaktır. Bunun yerine;

Çocuğun okul sonrası vaktinin birlikte planlamak, plan yapılırken çocuğun ihtiyaçlarını ve çalışma alışkanlıklarını göz önüne almak,

Ödevlerin belirli bir zaman diliminde yapılması için anlaşmak ve yapılmadığı takdirde çocuğu cezalandırmayarak öğretmenle iletişime geçmek ve öğretmenin eğer gerekiyorsa bir yaptırım uygulaması,

Ödevleri bir başarı kriteri olarak almak yerine tekrar alıştırmaları olarak görmek. Ödev akademik başarının sadece bir parçası, dersleri dinlemek, anlamak, okula severek gitmek ve arkadaş ilişkileri hepsi bir bütün olarak okul başarısını etkiliyor. Baskıcı yaklaşımınız sadece ödev yapmak istememesine neden olamaz, gün geçtikçe okuldan soğumasına da neden olacaktır.

Yeterince dinlenmesine izin vermek, hobi ve ilgi alanlarına zaman dilimi ayırması için destek olmak. Sanat ya da spor dalıyla uğraşan öğrencilerin çok da başarılı oldukları unutulmamalıdır.

Çocuk ısrarla ödevine oturmuyorsa mutlaka bir uzmandan destek almak gibi daha yapıcı davranış biçimleri uygulamaya konulabilir.

Çocuk açısından düşündüğümüzde ise, ödevin ilkokul 1. Sınıftan itibaren alınması ve yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk olduğunu görürüz. Çocuk ilkokul 1. Sınıftan ve hatta artık anaokulundan itibaren eve okulla ilgili bir alıştırma getirir ve çoğu zaman çok severek yapar. Bitirdiğinde anne ve babasına gösterir, onunla gurur duyar.

Peki ne oluyor da OKUL HAYATINA bu şekilde başlayan çocuk daha sonra ödev yapmaktan sıkılıyor ya da ÖDEVİNİ YAPMAMAYA başlıyor?

Bu durumun başında öğretmenin çocuğun yaşına göre fazla ve niteliksiz ödev vermesi gelmekte. Bu fazla ödevleri bitiremeyen çocuğa ebeveyn baskısı geliyor ve çocuk yavaş yavaş bunalmaya başlıyor.

Diğer bir neden ise anne ve baba ilkokul 1. Sınıftan beri çocuğun ödevini onunla birlikte yapmış olabiliyor ve çocuk sorumluluk almayı öğrenemiyor. Büyüdüğünde ise ödevini tek başına yapması bekleniyor fakat çocuk bunu öğrenmemiş oluyor. Bu noktada yine aile içindeki ilişkiler gerginleşiyor ve ödev hem çocuk hem de ebeveyn için bir sorun halini alıyor. Halbuki çocuklar ilkokul 1. Sınıfın ikinci döneminden itibaren ödevlerini kendi başlarına yapabilir. Anne ve baba, çocuk yapamadığı zaman devreye girmeli ve yardımcı olmalıdır.

Bir başka neden ise çocukta konsantrasyonla ilgili bir sıkıntı olabilir, dikkatini toplamakta zorlanıyor ve bu nedenle ödevini yapamıyor olabilir. Bu problemi yaşayan çocuklar zaten sınıf içinde de akademik zorluklar yaşamaktadırlar. Bu durumda uzmana danışmanın faydası olacaktır.

Kız ve erkek çocuklarının ergenlik çağına geçişten itibaren, fizyolojik ve psikolojik sorunlarının ihmal edilmesi, gelecekte çözümü güç sonuçlar yaratabilir. Kadıköy Florence Nightingale Hastanesi Büyüme ve Ergenlik Merkezi, bu dönemdeki çocuklar ve ailelerin ihtiyaçlarına yönelik sağlık hizmeti veriyor.

Büyüme sağlıklı olmanın en önemli göstergesi. İlk bir yaşta hızlı bir büyüme çizgisi gösteren çocuk, ergenlik çağında da buna benzer bir süreci yaşıyor. Yaşamının ilk bir yılında bebekler ortalama 24 cm. uzuyor. Ergenlik çağında da erkekler 25-30 cm, kızlar ise 20 cm boy atıyor. Bu dönemde boy uzaması dışında fizyolojik ve psikolojik olarak birçok değişiklikler yaşanıyor. Kızlarda 10 yaş, erkeklerde 12 yaş civarında başlayan ve ortalama 3-5 yıl arasında süren bu süreçte ergenlik çağındaki çocukların sağlık kontrolünden geçmesi gerekiyor.Uzmanlar, "Ergenlik dönemi, çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemidir" diyerek ergenlikle ilgili şunları söylediler:

"Kızlarda meme gelişiminin başlaması ve cinsel bölgede kıllanma, erkeklerde ise genital bölge gelişmesi ve cinsel bölgede kıllanma ile ergenlik başlar. Ergenlik dönemindeki cinsel ve fiziksel gelişme daha erken tamamlansa da, psikolojik gelişmeyi de içeren adölesan dönemi 18-20 yaşına kadar sürer. Bu dönemde çocukların uzman hekim tarafından mutlaka takip edilmesi gerekir çünkü çocuğunuzun hayatının şekillendiği bu dönemde ortaya çıkan rahatsızlıklar, çocuğunuzda kalıcı hasarlara yol açabilir."

Ergenlik NE ZAMAN başlar?

Ergenlik belirtilerinin görülmesinde kızlar ve erkekler arasında farklar var. Sadece belirtiler açısından değil zamanlama olarak da kız ve erkek çocuklar arasında belirgin ayrılıklar bulunuyor. Kızlar ergenlik dönemine erkeklerden yaklaşık iki yıl önce giriyorlar. Kızların 10 yaşından, erkeklerin 12 yaşından itibaren ergenliğe adım attığı kabul ediliyor. Kızlarda meme büyümesi, erkeklerde cinsel organların büyümeye başlaması ile ergenlik başlıyor. Uzmanlar, bu noktada ailelere bir uyarıda bulunuyor: "Ergenlik 10-18 yaş aralığı kabul edilmesine karşın ender olarak kızlarda 8, erkeklerde 9 yaşından önce ergenlik belirtilerin ortaya çıkması bir hastalık ve tedavi edilmesi gerekir. Âdet döneminden sonra kızlar ancak 5-6 cm atabildikleri için ciddi bir boy kısalığı sorunu ile karşı karşıya kalabilir. Erkeklerde ise 13.5 yaşına kadar ergenlik belirtilerinin görülmemesi normal bir durum değildir. Bu yaşa kadar herhangi bir ergenlik belirtisi görülmezse merkeze başvuru gerekir."

Ergenlik dönemi sorunları merkeze başvuran ergenlere bir sorunları olsun olmasın uygulanan bazı tetkikler var. İlk etapta detaylı bir fiziksel muayeneden sonra ergenin boyu ve kilosu ölçülerek normal değerlerle karşılaştırılıyor. Bu dönemde kemik sağlığı yönünden sorunlar sık görüldüğü için kemik grafisi alınıyor. Kız ve erkek çocuklara tam kan tahlili yapılırken, kızlarda guatr mevcut ise T3, T4, TSH değerlerine bakılıyor. Uzmanlar, yapılan testler sonucu en sık karşılaştıkları sorunları şöyle sıralıyor:

Erken Ergenlik: Kızlarda 8 erkeklerde 9 yaşından önce ergenlik belirtilerinin başlamasıdır. Erken ergenlik tedavi edilmezse boy kısalığı ve erken adet görmeye sebep olur.

Boy kısalığı: Ergenlikte büyümenin en hızlı olduğu "büyüme hızı doruğu" kızlarda ortalama yılda 9 cm erkelerde ise 10.5 cm dir. Boy uzaması ergenliğin son evrelerinde giderek yavaşlar, kızlarda adetten sonra, erkeklerde 17-18 yaşlarında hemen hemen durur. Boy kısalığı genel olarak erken ergenliğe giren ve ergenlik dönemi kısa süren çocuklarda gözleniyor. Tiroid hormonu, büyüme hormonu, seks hormonları ve hatta iklim şartları boyun uzamasını etkiliyor. Genetik faktörler boy uzamasında tek başına yeterli değil. Çocuk, yaşıtlarından kısa olduğunda, yılda 5 santimetreden az uzadığında dikkatli olmak gerekiyor.

Cinsel gelişme yetersizliği: Özellikle ergenliğe geç giren erkek çocuklarda rastlanılan ve boy kısalığı ile birlikte görülen bir durum. Cinsel gelişme ergenlik dönemindeki hormonların salgılanması ile ortaya çıkıyor. Cinsel gelişmede yetersizlik gözlenirse, vakit geçirmeden mutlaka müdahale edilmesi gerekiyor.

Guatr: Özellikle kız çocuklarında görülen bu durumun mutlaka tedavi edilmesinde fayda var. Endrokrinolog tarafında yürütülen tedaviyle genellikle başarılı sonuçlar alınıyor.

Anemi: Ergenlik çağında, özellikle kız çocuklarında görülen bir hastalık olan anemi, halsizlik, yorgunluk, solukluk ve iştahsızlık gibi belirtilerle kendini gösteriyor.

Aşırı kıllanma: Kız çocuklarında, hormon bozuklukları nedeniyle oluşabiliyor. Özellikle adet düzensizliği ile beraber görülüyorsa vakit geçirmeden tetkik yapılıp, tedavi edilmesi gerekiyor.

Fiziksel sorunlar: Omurga eğrilikleri, bel ağrıları gibi ortopedik sorunlara ergenlik döneminde sıkça rastlanıyor.

Obezite: Kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, yüksek kolesterol, solunum rahatsızlıkları, eklem hastalıkları, adet düzensizlikleri obezite ile doğrudan ilişkili hastalıklar arasında yer alıyor. Ergenlik, vücuttaki yağ hücre sayısının belirlenmesinde kritik bir dönem. Bu dönemde yağ hücrelerinin sayısında artış oluyor ve bu aslında normal bir süreç. Ancak aşırı beslenme ve hareketsizlik durumunda yağ hücrelerindeki bu artış kolaylıkla obeziteye neden olabiliyor. Bu dönemde yağ birikiminin önlenmesi, ileriki yaşlarda obezitenin önlenmesinde de yardımcı oluyor. Ergenlikte obez olan her 10 çocuktan 7'si tedavi edilmezse ileride obez olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Âdet düzensizlikleri ve ağrılı adetler, ergenlik çağındaki kız çocuklarda sık rastlanıyor.

Erkeklerde meme büyümesi: Ergenlik çağındaki çocuklarda görülüyor. Hormonal bir bozukluk olup olmadığının belirlenmesi gerekiyor.

Kemik sağlığı: Vücuttaki kemik kitlesi en fazla ergenlik döneminde kazanılıyor. Genetik yatkınlık, beslenme, hormonlar ve egzersizler kemik kitle oluşumunu etkiliyor. İleri yaşlarda görülen osteoporozun temelleri çocukluk ve özellikle ergenlik yaşlarında atılıyor.

Günümüzde; sağlıklı beslenme, besinlerdeki katkı maddeleri, şişmanlığın sağlık üzerine etkileri konusundaki toplumsal endişeler hepimizin üzerinde çok fazla baskı oluşturmaktadır. Anne-babalar özellikle büyüme-gelişme dönemindeki çocuklarına sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırmak için ne yapacaklarını bilemez haldedirler. Aileler, çocukları ve gençleri, bir yandan aşırı kilo alımı ve obeziteden, bir yandan da kilo ve dış görünüş konusunda aşırı hassasiyetin getirebileceği yeme bozukluklarından korumak için uğraşmaktadırlar.

Gençlerde ve çocuklarda kilo ve beslenme ile ilgili kaygıların takıntılara dönüşüp, anoreksi gibi yeme bozukluklarına yol açmasına gittikçe daha sık rastlanmaktadır. Kızlarda daha sık görülen ve genellikle 11-13 yaşlarda başlayan yeme bozuklukları, vücut fonksiyonlarını etkileyecek kadar ağır kilo kayıplarına yol açabilmektedir. Erken dönemde fark edilirse doğru medikal yaklaşımla, kötü sonuçlar doğurmadan tedavi edilebilen bu sorunu gençler ne yazık ki aylar, hatta yıllarca ailelerinden gizleyebilmektedir.

Çocukların ve özellikle gençlerin görünüşleriyle ilgilenmeleri ve kiloları konusunda hassas olmaları normaldir. Ergenlik döneminde çocukların bedenleri hızla değişir ve karşı cinsin ilgisini çekmek gibi yeni sosyal baskılarla karşılaşırlar. Bu dönemde ailelerin beslenme ve yemeğe yaklaşım konusunda iyi örnek oluşturmaları, yemek seçiminde kiloyu değil sağlıklı olmayı vurgulamaları, onlara olan sevgilerinin nasıl göründükleriyle değil nasıl biri olduklarıyla ilgili olduğunu belli etmeleri çok önemlidir.

YEME BOZUKLUĞU nedir?

Yeme bozukluğu olanlarda; kendini beğenmeme, kilosu ve yemeklerle ilgili negatif düşünceler içinde olma ve günlük aktivitesini ve vücut fonksiyonlarını etkileyecek yeme alışkanlıkları sergileme gözlenir. Anoreksia nervozalı bir kişi, tipik olarak zayıf olmak için aç kalır ve aşırı kilo kaybeder, doktorların yaşa ve boya göre belirlediği ideal kilonun %15 kadar altındadır. Bazı vakalar yemek kısıtlamasının yanı sıra kusma ve barsak hareketlerini hızlandırıcı ilaçlar kullanarak kilolarını kontrol altında tutmaya çalışırlar.

Yeme bozukluğu olan çocukların görüntüleri ile kendilerini nasıl gördükleri arasında büyük fark vardır. Ne kadar zayıflarsa zayıflasınlar kendilerini şişman hissetmeye devam ederler. Yeme bozukluğu çocuğun kontrol edebileceği bir davranış değildir; mutlaka tıbbi destek ve tedavi gerektirir.

Yeme bozukluklarının NEDENLERİ

Yeme bozukluğunun nedeni tam olarak bilinmemektedir fakat psikolojik, genetik, sosyal ve ailesel faktörlerin katkısı olduğu düşünülmektedir.

Bale, jimnastik gibi ince olmanın önemli olduğu bazı sporların yeme bozukluğuna eğilimi arttırdığı düşünülmektedir. Ayrıca yakın akrabalarında yeme bozukluğu olanlarda artmış risk, genetik yatkınlığı düşündürmektedir. Yeme bozukluğu olanlarda; obsesif -kompulsif kişilik bozukluğu ve ansiyete gibi bazı psikiyatrik problemler de daha sık görülür.

Bazı araştırmalara göre medya yeme problemlerinin artışında etkin olmaktadır. Reklamlardaki, filmlerdeki, televizyondaki ve spor programlarındaki birçok kadın çok zayıftır; bu da gençlerin güzelliği zayıflıkla özdeşleştirmesine neden olmaktadır. Erkekler de medyada idealize ettikleri karakterlere benzemek için kilo vermeye veya aşırı egzersize yönelebilmektedir.

Sıklıkla yeme bozukluğu olanlarda kendine güven sorunu vardır, zayıflamaya odaklanarak özgüvenlerini kazanmaya çalışırlar.

Yeme bozukluklarının BELİRTİLERİ

Çocuklardaki normalde görülen dış görünüşe önem verme eğilimi ile yeme bozukluğunun uyarıcı bulgularını ayırt etmek bazen zor olabilir.

Gençler özellikle genç kızlar, dış görünüşleriyle ilgilenmeye başladıklarında kendilerini başkaları ile karşılaştırıp diyet yapmak isteyebilirler. Bu yeme bozuklukları olduğu anlamına gelmez. Yeme bozukluğu olanlarda anormal davranışlar ve fiziksel bulgular dikkati çeker.

ANOREKSİ'DE bulgular

  • Belirgin kilo kaybı( boya göre kilo normalin %15 altında)
  • Sürekli zayıflama diyeti(zayıf olsa bile)
  • Şişman olduğunu düşünme(kilo kaybettikten sonra bile)
  • Kilo alma korkusu
  • Kızlarda adet düzensizliği, adet görememe
  • Yemek, kalori, besin değerleriyle sürekli ilgilenme
  • Yalnız yemeği tercih etme
  • Aşırı egzersiz
  • Yeme krizleri ve kendini kusturma
  • Uykusuzluk
  • Saçlar ve tırnaklarda kolay kırılma
  • Sosyal olarak içine kapanma ve depresyon

Yeme bozukluklarının ETKİLERİ

Yeme bozukluğu ciddi bir mental ve davranışsal sağlık sorunu olduğu gibi birçok fiziksel sağlık problemlerine de yol açmaktadır.

Anoreksik bir çocukta sıvı kaybı bulgularının yanısıra ileri evrelerde beyin fonksiyonları bile etkilenebilmekte ve baş dönmesi, bayılma, sinirlilik, şuur bulanıklığı, konsantrasyon yetersizliği ve hafıza kayıplarına yol açabilmektedir.

Anoreksi, çocuklarda büyümeyi etkileyerek, kemik yoğunluğunda azalma, püberte gecikmesi, kalp ritm bozuklukları ve kan basıncında düşmeye neden olabilir.

Yeme bozukluklarının TEDAVİSİ

Yeme bozukluğu tedavisinde amaç bozulmuş yeme davranışını değiştirerek yemek konusuna farklı bir yaklaşım getirmek ve yeni bir yeme düzeni kurmaktır. Eğer anoreksia tanısı beslenme bozukluğu gelişmeden fark edilirse tedavi daha kolay olmaktadır. Tedavide tıbbi destek, beslenme danışmanlığı ve psikoterapi gereklidir.

Yeme bozukluklarından KORUNMA

Yeme bozukluklarından korunmak için aileler sağlıklı bir yaşam biçimini benimsemelidir . Sağlıklı ve besleyici yemeklerin düzenli hazırlanmasına çocukların da katılımı sağlanmalıdır.. Acıkınca yemek yemenin, tokken yemeğe hayır diyebilmenin normal bir davranış olduğu öğretilmelidir. Spor tüm aile için eğlenceli, düzenli bir aktivite haline getirilmelidir. Eğer ailede beslenmeye ve spora karşı sağlıklı bir yaklaşım varsa çocuklar ve gençler bunu örnek alabilirler.

0-2 yaş dönemi; çocukların  gelişiminin, kişiliklerinin, beceri ve zeka düzeylerinin şekillenmesi için en kritik dönemdir. Bu dönemin bilinçli olarak farkına vardığımızda, çocuğumuz fizik ve ruh sağlığı yerinde,  mutlu bir birey olacaktır.

0-2 yaş NİÇİN bu kadar önemli?0-5 yaş çocuk gelişimi

Yenidoğan bebeğin beyninde 100 milyar sinir hücresi vardır. Bu hücreler birbirileriyle, hücreler arası bağlantılarla gelişir ve bebeğin zeka gelişimine katkı sağlar. Bu dönemde bebeğe gösterilecek ilgi, hücreler arası iletişimi dolayısıyla bebeğin zeka seviyesini arttırır.

Bu dönemde beyin ağırlığı artar. 3. sene sonunda bebeğin beyin ağırlığı doğum beyin ağırlığının 3 katına ulaşır. Bunun için ilk yıllar boşa geçirilmemeli, zeka seviyesini güçlendirmek için çocukla yakından iletişim kurulmalıdır.

İlk 6 ay

Bebek 2. aydan itibaren annesini ya da bakım vereni gözleri ile takip etmeye başlar.  Annesinin sesini tanır, bu yüzden annenin bebekle bol bol konuşması önemlidir.

Bu dönemde bebek bilinçli olarak gülümsemeye başlar. Bebekle konuşarak ve gülümseyerek iletişim kurulmalıdır. Bebeğin aynı zamanda duyu organları da gelişir.  Bebek dokunarak cisimleri, kişileri tanımak ister. Önce annenin ya da bakım veren kişinin parmağını kavramaya başlar. Kavrama sonrasında objeleri tutmaya çalışır. Bebeğe önce objeleri göstermek, konuşmak sonra dokunmasına izin vermek onunla sosyal iletişim kurmak açısından önemlidir.

Bebek ilk 6 aylık dönemde henüz desteksiz oturamadığı için kucağınıza yaslanarak oturacaktır. Bebek kucakta ise dikkatini çekecek, dokunma şevkini arttıracak renkli, ses çıkaran oyuncaklar bebeğe uzatılabilir. Siyah, beyaz, kırmızı, mavi, tercih edilen renklerdir. Bu dönemde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, oyuncakları ağza götürebileceğinden, boğulma riskidir. Önlem için küçük,  parçalı oyuncaklardan sakınmak gerekir.

6-12 ay

6-12 aylık dönemde bebek önce emeklemeye sonra yürümeye kısaca hareketlenmeye başlar. Bu dönemde en dikkat edilmesi gereken ev kazalarıdır. Etrafta bebeğe zararı dokunacak cisimler varsa yerlerinin değiştirilmesi, bebek için izole ve güvenli bir alan açılaması gerekir.

Yutulma ve içilme riskine karşı, çamaşır suyu, deterjan, lavabo aç ve benzeri kimyasal maddeleri yüksek dolaplara yerleştirilmelidir. Elektrik prizleri minik parmaklar için çok cezbedici olduğundan prizler koruyucular ile kapatılmalıdır.

Bebek bu aylarda bir takım heceler söylemeye, agu gugu sesleri çıkarmaya başlayabilir. Bir yaşa yaklaşınca ise tek ve kısa kelimeleri söyleyebilir. Ancak her çocuğun gelişim hızı farklıdır bu yüzden bebeğin 1 yaşına gelmiş olmasına rağmen konuşamaması onun zeka geriliğinin göstergesi olamaz. Doktor kontrolleri bebeğin gelişimi hakkında en doğru bilgiyi verecektir.

Bu dönemde ilk aylarda olduğu gibi anne bebek ilişkisi, güven ve kaybetme duyguları önemlidir. Bu dönemde anneler bebeklerinden uzun dönem ayrı kalmamalı, bakım veren kişiler çok sık değiştirilmemelidir.

Asılı ve müzikli oyuncaklar bu yaş bebeklerin çok ilgisini çeker. Kumaş ve plastik kitaplar bebekle beraber okunabilir,  yürümesine destek olacak oyuncaklar hareketlenmesini sağlayabilir. Bu dönemde dikkat edilmesi gereken nokta yürüteç kullanılmaması gerektiğidir. Yürüteç  ayak kaslarının gelişimini yavaşlatır.

1 – 2 yaş

Bu dönemde bebek artık yürümeye başlamıştır. Yine bu dönemde kendi kendine yemek yemeyi dener ve bu ona çok zevk verir. Dokunarak öğrenmeye devam eder.

Basit ritmik şarkılar hoşuna gider; erişkinleri taklit eder. Bu dönem aynı zamanda isteklerin başladığı ve bağımsız hareket etme güdüsünün oluştuğu dönemdir. Bu isteklerine belirli sınırlar çevresinde izin verilmeli, müdahale etmemelidir.

Bebek bu dönemde tek başına oynayabilir, oyuncaklarını paylaşmayı istemez. Bebeği oyuncaklarını paylaşması konusunda zorlamamalıdır. İstediği yapılmadığı zaman sinirlenir ve bağırmaya başlayabilir.  

3 – 4 yaş

3 yaşından 4’e geçiş bebeklik evresinden çıkılarak çocukluk dönemine girilmesi anlamına gelir. Bu yaş aralığında çocuk  sosyal beceriler edinmeye başlar.

  1. Diğer çocuklarla birlikte oyun oynar
  2. Diğer çocuklara yardımsever davranmaya başlar
  3. Alıştıkları ortamlarda ebeveynlerinden rahatça ayrı kalabilir
  4. Eylemlerinde daha bağımsız olmaya çalışır, kendisi bazı şeyleri yapmak için inatlaşır
  5. Paylaşma ve sıra kavramını anlar

3 yaşındaki çocuğun ara sıra (özellikle reddedildiğinde) öfke nöbetleri geçirmesi normaldir.

3 Yaş Motor GELİŞİMİ

Motor gelişim hareketlerin gelişimini ifade eder. 3 yaşında bir çocuk;

  1. Parmak ucunda yürüyüp ve koşabilir
  2. Ağaca ve merdivene tırmanabilir
  3. Tek ayak üzerinde birkaç saniye dengede durabilir
  4. 3 tekerlekli bisikleti kullanabilir
  5. Top oyunlarında gelişim göstermeye başlar.
  6. Çatal ve kaşık kullanımına başlayabilir
  7. Tuvalet konusunda daha tutarlı olmaya başlar. Gece alt ıslatma haricinde gündüz bez kullanmayabilir.
  8. Karmaşık cümleleri doğru olarak kurabilir
  9. Hikâyelerden ve şakalardan hoşlanmaya başlar
  10. Bolca soru sorar

4 yaş çocuğu

4 yaş çocuğu artık sadece kendisinin merkez olmadığını, kuralları, başkalarının hak ve özgürlüklerini anlamaya başlar. Sabretmeyi, beklemeyi öğrenir. Oyun için kendisiyle anlaşan arkadaşlarını seçer. Kendi cinsiyle oynamayı yeğler.

Olaylar arasında neden sonuç ilişkisi kurabilir. Kendi başına bağımsız hareket etmek ister, inatlaşır.  Konuşması anlaşılır ve akıcı hal alır. Sıklıkla neden ve niçinli sorular sorar. Kelimelerin anlamlarını öğrenmeye çalışır. Gerçek ve düşü kavramını karıştırabilir, hikaye uydurabilir, gerçek olmayan olayları gerçekleşmiş gibi anlatabilir. Ezber yapabilir.

4 yaş çocuğuna NASIL DAVRANILMALI?

Sorularını sabırla cevaplayın. Kızarak terslemeyin.

Birlikte keyif alabileceğiniz oyunlar, faaliyetler planlayın.

Nesnelerin isimlerini düzgünce söyleyin. Cümleleriniz düzgün ve tam olsun. Bebekçe konuşmayın.

Ev adresini ezberleyebilir. Ezberleyebileceği kısa şarkı ve adres oyunu oynayın.

Bu yaştan itibaren özbakım becerileri gelişir. Burnu akınca burnunu silebilir, hapşırınca eli ile ağzını kapayabilir. Sofra kurallarına uygun şekilde yemek yiyebilir. Giysilerini giyip, çıkarabilir. Ayakkabı bağcığını bağlayabilir. Dişlerini fırçalayabilir. Öz bakım kurallarını öğretin.

Eşyalarını toplayabilir, ufak tefek işlerde büyüklerine yardım edebilir. Bu konuda destekleyici olun.

5 yaş çocuğu

İlk çocukluk evresinin son noktası olan 5 yaş aynı zamanda "altın yaş" olarak nitelendirilir. 5 yaş çocuğu olgun, çevresine karşı dostça bir yaklaşım içinde olan, kısmen sorumluluk sahibi küçük bir bireydir.

5 yaş çocuğu başladığı işi bitirmeyi sever. Artık daha çabuk karar verir pozisyondadır. Kas hâkimiyeti gelişmiştir, düzenli cümleleriyle insanları şaşırtabilir. Sosyal ilişkileri artmıştır. Ailesine, okuluna ve topluma uyum gösterir. Güven duygusu gelişmiştir.  Söylenenleri dikkatlice dinler, inanır ve uygular. Belleği güçlüdür.